İçeriğe atla
Necm 1Cüz 27 · Sayfa 526

Necm Sûresi 1. Âyet

النجم

Sohbete sor

Ve-nnecmi iżâ hevâ

(1-2) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı.

Necm (Yıldız) Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“İnmekte olan yıldıza and olsun ki” Tefsirlerde bu konuda birçok değişik ifadeler vardır.

Bazıları, “çıkmakta olan yıldıza andolsun, demiş;

Bazıları ise, (meselâ Diyanetin Kûr’ân-ı Keriyminde)

“batmakta olan yıldıza andolsun,denmiş.

Burada Elmalı ise, “İnmekte olan yıldıza andolsun ki,” demiş. Demek ki kişiler yıldızın hâline değişik mânâlar vermişlerdir.

Halbuki burada aslı itibariyle Cenâb-ı Hakk’ın muradı çok değişiktir. Ancak bizler hep lâfız kısmına (kelimelerin dış ifadelerine) takıldığımızdan, özüne ulaşmamız çok zorlaşmaktadır.

“İnmekte olan yıldıza and olsun ki”

“necm” yıldız demektir.

“iza heva” yukarıda belirtilen mânâ da “inmekte olan yıldıza and olsun,” şeklindedir.

Buradaki “heva” kelimesine alîmler bir çok değişik mânâlar ver­mişlerdir ve pek çok izahlarda bulunmuşlardır.

Biz bu “heva” kelimesini bir satır aşağıda geçen (Necm Sûresi 53/3)

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ

ve ma yentı­ku anil heva “O hevadan arzularına göre konuşmaz.” yani “o kendi nefsi “heva”sından konuşmaz” şeklinde ifadesini bulduğu şekliyle düşünmek istiyoruz.

Heva’nın burada hayâl, hayalâte dönüşük bir ifadesi

vardır. Hayâl ve hevadan konuşmaz. Burada heva, hakk’ın dışında olan şeyler demektir.

Bu âyette “heva” kelimesi Hz. Peygamberin kendi varlığından, nefs-i hevasından konuşmadığı şeklinde ifadesini bulduğundan, havaiyyat olarak da düşünmeyi uygun görüyoruz.

Her merte­bede değişik mânâlar ifade eden Kûr’ân Âyetlerini sadece bir mânâ ile ifadelendirirsek çok büyük haksızlık etmiş oluruz, hadis-i şe­riflerde Kûr’ân Âyetlerinin bir çok mânâları olduğu açık olarak ifa­de edilmiştir.

Şimdi biz burada Hakk yolunun yolcuları, sâlikler yönünden baktığımızda, verilmesi gereken mânâ şöyle oluşmaktadır.

(Necm Sûresi 53/1)

نَجْمِ إِذَا هَوَىٰعوَالذُّ ﴿١﴾

“vennecmi iza heva”

“yıldızın heva olduğu zamana and olsun ki” yani “yıldızının havaiyattan başka birşey olmadığını anladığın zamana yemin olsun.” İşte bu senin için, hakikate giriş veya çıkış kapısıdır.

Cenâb-ı Hakk “heva”ya yemin ediyor.

Cenâb-ı Hak kolay kolay yemin etmez. Kendimizden düşünelim, bizler dahi öyle kolay kolay yemin etmeyiz, eğer yemin edeceksek en değer verdiğimiz şeyler üzerine yemin ederiz.

Cenâb-ı Hakk, ettiği bu yemin ile birşeye dikkat çekilmesini istiyor. Nitekim Cenâb-ı Hak tin (incire), zeytine, asr’a vs. yemin eder, ki tahkik yönünden bizim dikkatimizi çekmek ister.

“Yıldızın heva olduğu zamana andolsun ki,” Kûr’ân Âyetlerini mutlak sûrette iki yönlü, yani afa­ki ve enfüsî olarak biri, genel mânâda, diğeri de, kendi içimizdeki yaşam şekliyle anlamak zorundayız.

Mamafih bu düşünmede daima sadece Peygamber Efendimize ve umum olarak geldi diye düşünülür. Halbuki Efendimiz şahsında, “insân”a, insân’daki “akla” gelmiştir.

Bu yüzden de dinimiz, akıl dinidir.

Kâmil akıl ile yapılan fiiller hakikate ulaştırır, akılsızca yapılan işler ise, taklidi olmaktan ileriye gitmez.

Dinimizi taklidi olarak kullanırsak “ehl-i taklit” oluruz ve maalesef “ehl-i tahkik” olamayız.

Kişi beş vakit namaz kılması, hacca gidip, zekât vermekle dini işinin bittiği zannı içinde hareket ediyor. Bunlar beden ile ilgili olandır.

Tarîkat tarîkiyle hakikate ulaşma ise (ki onları kabul etmiyor veya şüphe ile bakıyor) aklının, rûhunun, lâtif tarafının işidir.

Kesif taraf ile lâtif tarafı ayırmak gerekir.

Ceddimiz bunları ayırmış. Bizden evvelkiler bunları ayırmışlar ve kitaplar dolusu ilmi kendinden sonraki nesillere bırakmışlar, yani bize bırakmışlar. Çalışma sistemleri bırakmışlar.

Bir sistem yetmemiş, birçok sistemler bırakmışlar. Bir çok yol tespit etmişler ve hangi meşrebde isen, meşrebine göre intisab ettiğin tarîkat ile Hakk ve hakikate ulaş demişlerdir.

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri “Kişi gerçek hayvanlık mertebesine (hayvanlık hakikatine, yani hayy anlamı-na) ulaşamadıkça, insânlık mertebesine geçemez,” buyuruyor.

Fusûs’de “İshak Fass”ında, “Allah’a en yakın madenlerdir; ondan sonra nebatlar, bitkiler, sonra hayvanlar ve en sonra insânlar gelir,” diyor.

Bu yön ile bakılırsa, “Allah’a en uzak olan varlık insândır,” deniyor.

Allah önce madenleri, sonra bitkileri, sonra hayvanları en son insânı halketti.

Burada “hayvanlık”tan murad, avamın anladığı mânâda yani tahkir anlamında değildir.

Hayvanlık mertebesi, hayy isminin tatbikatı olması ile, taltif bir kelimedir.

Madenlik mertebesinde, durağanlık vardır, kendilerinden oluşumları yoktur. Bu yönleri ile mutlak Hakk’a tabidirler.

Nebatlar mertebesinde, yavaş yavaş kimlik bulmaya başlarlar.

Maden, yataydır; nebat, dikeydir.

Madenler de, nebatlar da aslı itibariyle hayvandır. Ama Hayvanlar müstakillik kazanmıştır. İşte onlarda bu müstakillik hâli onların hayvan ismini almasına sebep olmaktadır.

Cenâb-ı Hakk’ın sıfatı subutiyesinin (hayat, ilim, irade, kudret, kelâm) evveli olan hayy kelimesinin zuhuru geniş mânâda hayvanlarda görünmeye başlıyor; bu yüzden tahkir değil, taltif anlamındadır.

Hayvan kelimesi açıldığında, “hay - ve - an” yani “her an yaşayan” demektir.

İşte kişi kendisindeki hayvan “hayy” (hayat) mertebesine ulaşmadıkça, insânlık mertebesine geçmesi mümkün olmaz. Yani biz kendimizdeki hayatı idrak

edemezsek, bunun üzerine ilmi idrak edemez ve ne de onun üzerine inşa edebileceğimiz irademiz, kudretimiz nasıl olur ki, yani bu durumda insânlığımızı nasıl idrak ederiz?...

Hayy esmâsı ile vücûdun zuhurda olduğunu hayvanlık mertebesinin (yaşamın, bireysel faaliyetin ortaya çıkmasının) idrakı ve böylece o yaşamın ilminin idrakı, sonra onu tatbik etmenin iradesi olacak ve irade için kudretin olması ile böyle “sıfat-ı subûtiye” devam etmiş olacaktır.

Bu yüzden önce kendimizi çok iyi tanımamız gerekiyor. Bu tanıma da bu mertebe ile başlıyor.

Kûr’ân-ı Keriym’in bütün insânlara genel hitabı olduğu gibi; bir de, tek tek, birey birey her birerlerimize “nüzulü” inişi vardır.

Önceden biz Hz. Muhammed’in Kûr’ânını okuyoruz, ne zaman ki, o Kûr’ânın mânâlarını biz bünyemize indiririz, mânâsını işleriz işte o zaman (dışarda yağan yağmura çıkıp da kişinin iliklerine kadar işlerse o zaman o kişi yağmurdan hissedar olduğu gibi) Kûr’ân bize de nâzil olmuş olur. Yoksa lâfzi, duygusal, iyi niyetle dinlemede kalırız. Tabii ki onun da bir faydası vardır; ancak biz sadece duygu noktasında geçici olmasını değil de ebedi malımız olması yönünde arzulu olmalıyız.

“Kûr’ân, insânın bir bâtından doğan öz kardeşidir.” İnsâna bir bâtından doğan öz kardeşinden (ana-baba hariç) daha yakın birşey var mıdır?...

Bir ana-babadan doğmuşuz, ahadiyyet mertebesin-den ve hüvviyyeti ile, inniyetinden zuhura gelmişiz.

Babamız, akl-ı kül, hatta akl-ı evvel;

Anamız, nefs-i kül diyelim, ama biz kardeşiz.

Bu Mi’rac hadisesi ne muazzam bir hadise; bundan sonra oluşan Kâdir gecesi, Mi’rac hadisesi ile kendi kadri kıymetini, hakikatini idrak eden İnsân-ı Kâmil yani Hakikat-i Muhammediyye’ye diğer kardeşi olan Kûr’ân-ı Keriym, Kâdir gecesi lûtfedildi; vuslat ettirildi, birleştirildi. O gece çok muhteşem bir gece öyle kolay değildir.

Ufkunu geniş tut, ey zâhit, biz öyle fakir insân değiliz. Yani üç beş kuruşa (sevaba) fit olacak insân değiliz, sonsuza açık olan gözümüzü, ufkumuzu perdelerle kapatmayalım, gereksiz heva perdeleri icat etmeyelim. Akıl, düşünce vs de olan prangaları yıkalım, onlardan kurtululalım ve yüz metre ilerisi ile yetinmeyelim, gerçek ufkumuzu görelim.

O iki kardeş “âlem-i ervah”da veya “âlem-i misâl”de değil, ancak “âlem-i şehâdet”te (yani müşahâde âleminde, burada) buluşmaları mümkündür.

Bu âlemin ismine “esfel-i sâfilin” derler, esasında burası Hz. Şehâdet’tir, (yani Hazret âlemi’dir.) Burayı biz esfel-i sâfilin yapıyoruz.

“Hazerat-ı Hamse” deniyor ya birincisi (Hz. Ef’âl) burasıdır.

İşte burada Hz. İnsân ile Hz. Kûr’ân ancak “Hz. Şehâdet”te buluşur.

Kûr’ân ancak burada nâzil olmaktadır. Nâzil olmak demek, bir gökten diğerine cisim olarak gönderilmesi, indirilmesi demek değildir.

Nâzil (nüzûl) olması, mânâsının indirilmesi, anlaşılmasının kolaylaştırılması demektir.

Yani “kardeşimiz” aslı olarak gelmiş olsaydı onu

beşer olarak anlamamız mümkün değildi.

O’nun (Hz. Kûr’ânın) ilk yazılışı “Ulûhiyyette - zât mertebesinde”- “Allahça”;

sonra “Rahmâniyette - sıfat mertebesinde”- “Hakça”;

sonra “Rububiyette - esmâ mertebesinde”- “Rabça” sonra “Şehâdette - ef’âl mertebesinde - “Arapça” Böylece kolaylaştırılarak, bizlerin anlayacağımız şekle nüzûl ettirildi.

Biz bunun sadece bir mertebesinde yani sadece Arapça mertebesi etrafında ve peşinde dolaşıyoruz.

Arapça beşer lisânı, Hz. Kûr’ân ise, Allah kelâmı ama kapısı, arapçadandır; işte biz arabçasıyla rabcasını, Hakkçasını, Allahçasını çözmeye çalışıyoruz.

Bunun doğrusu Arapça olan kapısından girip, önce rabcasını, sonra hakkçasını, sonra da Allahçasını tahsil edebilmemizdir.

“Allah’ı Allah bilir,” denmiştir. Bu mertebelerle karşılaşmadan o mertebeyi anlamak mümkün değil demektir. Okullarımızda yapılan eğitim, Türkçe ve Arapça olduğundan sadece zahirini, o da ne kadar veriliyorsa!...o kadar ile anlayıp, orada kalınıyor.

Sûret ve şekil idrakı olan bu anlayışda kalıp, hakikati kendimize nuzül ettiremiyoruz, yani şeklini, kabuğunu başımızın üstüne koyuyoruz ama kardeşimizi kucaklayıp, bağrımıza basamıyoruz. O da bir hürmettir ama tam yeterli değildir.

Seneler önce “Kûr’ân hâlik midir, mahlûk mudur?” diye ihtilâfa düşülmüş.

Bazıları “hâlik”tir,” demişler;

Bazıları da “mahlûk”tur,” demişler.

Bilseler ki, ikisi de doğru fakat eksik söylüyorlar.

Kûr’ân Allah kelâmı olmakla (ki kelâm zât’a bağlı, zâtın aynıdır) “hâlik”tir.

Yani özü ve mânâsı itibariyle “hâlik”tir.

Sûreti itibariyle; görüntüsü, kağıdı, cildi, mürekkebi ile “mahlûk” tur.

Elimizdeki kitabı ateşe atarsak yanar. Kâğıt (maddi) olarak Allah’ın maddi nizamına tabidir. Ancak Allah dilerse ve biiznillâh dediğimiz nizam-ı ilâhı gereği o şeyin taşıdığı mânâ-i hakikati ilâhisi gereği Allah yakmayabilir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(8)