Ve menâte-śśâliśete-l-uḣrâ
(19-20) Lat ve Uzza'ya ve diğer üçüncüsü Menat'a ne dersiniz?
Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat'ı?
Necm Suresi'nin 20. ayeti, müşriklerin taptığı putlardan Menat'ı zikrederek, onun ilahlık vasfından yoksunluğunu vurgulamaktadır. Ayet, 'Menat' kelimesi üzerinden putperestliğin anlamsızlığını ve Allah'ın birliğini sorgulayan bir dilbilimsel derinlik sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Menat kelimesinin kökeni 'menâ' (ölüm, kader) ile ilişkilendirilir. Müşrikler, bu putu kader ve ölümle ilgili işlerde aracı kabul ettikleri için ona bu ismi vermişlerdir. Ayetteki kullanımı, bu putun ilahlık vasfından yoksunluğunu ve kaderi tayin edemeyeceğini ima eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Menat, Mekke ile Medine arasında Kudeyd denilen yerde bulunan bir puttur. Araplar, hac ibadetlerini tamamladıktan sonra onun yanında ihramdan çıkarlardı. Ayet, bu putun sadece bir taş parçası olduğunu ve ilahi bir gücü olmadığını vurgulayarak, müşriklerin ona atfettiği kutsallığı reddeder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İslam öncesi Arap toplumunda Menat, genellikle kader ve ölüm tanrıçası olarak algılanmıştır. Kur'an, bu tür putları zikrederek, onların gerçekte hiçbir güce sahip olmadığını ve Allah'ın mutlak birliğini pekiştirmek amacıyla bu kavramları kullanır. Ayetteki 'Menat' zikri, tevhid inancının putperestliğe karşı üstünlüğünü gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sayısal bir sıfat olan 'sâlis' (üçüncü), burada Menat'ın Lat ve Uzza'dan sonra zikredilen üçüncü put olduğunu ifade eder. Bu sıralama, putların önem derecesini veya zikredilme sırasını belirtmekle birlikte, Kur'an'ın asıl amacı onların ilahlık iddialarını çürütmektir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sayılar, Kur'an'da bazen bir şeyin miktarını belirtmekle kalmaz, aynı zamanda bir bağlam içinde belirli bir vurgu da taşır. 'Üçüncü' ifadesi, Menat'ın diğer iki putla birlikte anılarak, müşriklerin taptığı bu üç ana putun ortak bir yanılgı içinde olduğunu göstermeyi amaçlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): el-Uhrâ kelimesi, 'diğeri' veya 'sonuncusu' anlamında kullanılır. Ayetteki bağlamda, Lat ve Uzza'dan sonra gelen Menat'ı işaret eder. Bu ifade, putların sıralamasını belirtirken, aynı zamanda onların ilahlık iddialarının geçersizliğini de ima eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): el-Uhrâ, bir şeyin diğerinden sonra geldiğini veya farklı olduğunu belirtmek için kullanılır. Necm Suresi'ndeki bu kullanım, Menat'ın diğer putlarla birlikte anılmasına rağmen, onun da diğerleri gibi ilahlık vasfından yoksun olduğunu vurgular. Bu, müşriklerin putperestlikteki yanılgılarını pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'âhir' kökünden türeyen kelimeler, genellikle bir şeyin sonunu, sonrasını veya diğerini ifade eder. 'el-Uhrâ' kelimesi, Menat'ın Lat ve Uzza'dan sonra zikredilmesiyle, bu putların hepsinin aynı kategoride, yani ilahlık vasfı taşımayan varlıklar kategorisinde olduğunu belirtir. Bu, Kur'an'ın tevhid mesajını güçlendirir.
Necm (Yıldız) Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Diğer üçüncü olan Menat'ı da (görmez misiniz - anlamadınız mı?).
Bunları Cenâb-ı Allah yüce Kûr’ân içerisinde niye söylüyor. Yani putların burada ne işi var diye düşünüyoruz. Veya bazı kimseler tarafından düşünülüyor, çünkü Cenâb-ı Allah abes halk etmeyeceği için bunların bir hikmeti, şifreler var demektir. Burada “lât” “uzza” ve “menat” putlarından bahsediliyor. Bunların belirli özellikleri olmasa idi buraya geçmezdi.
Lât: Bir bakıma, Lâhud, zât ve sıfat âlemlerinin karşılığı olarak anlaşılmaktadır.
Uzza: Aziz, esmâ âleminin ifadesi olarak anlaşılmaktadır.
Menat: Minnet, ef’âl âleminin varlığı hakkında anlaşılmaktadır.
Lât putu, insân sûretinde imiş. Orada putperestlik döneminde oraya gelen o zamanın hacılarına çok hizmet eden birisi varmış. Onun bu iyi hâlinden, ona benzer bir sûret yapmışlar. Ondan sonra orada hizmet edenler ilhamlarını ondan alarak vazifeleri ifa etmişler. Nesiller geçtikçe önce muhabbetle başlayan, sonrada örfe, ve maddi örfe dönüşerek; insân sûretinde heykel hâline getirilmiş.
Uzza putu, ağaçtan yapılmış.
Menat putu, taştan yapılmış.
Dikkat edilirse Lât → insân Uzza → ağaç Menat → taş Burada mertebeler var. Aslında bize vermek istenen budur. Biri “insân” - biri “ağaç” - biri ise, “taş” sûretindeler. Lât → insân → sıfat âleminin hayâlini Uzza → ağaç → aziz, esmâ âleminin hayâllerini.
Menat → taş → minnet, ef’âl âlemindeki hayâlleri ifade etmektedir. İşte bunları “gördünüz mü?” deniyor. Yani oradaki bulunan putları bu hakikatleri ile bilebildiniz mi? Denmek isteniyor.
Risâle-i Gavsiye’de bu hususta çok mühim bir ibare vardır. Cenâb-ı Hakk, “Ya gavs haremime (mahremiyetime, gönül kâ’be’me) girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberuta iltifat et,” buyuruyor. Yani bunlara iltifat etme.
Mülk âlemi → Madde âlemi Melekût âlemi → Esmâ âlemi Ceberut âlemi → Sıfat âlemi Burada belirtilen üç ilâh bâtınen bu mertebelere iltifat edenlerin ilâhlarıdır.
Menat → Mülk âlemini, Uzza → Melekût âlemini, Lât → Ceberut âlemini, simgelemektedir.
Risâlet-i Gavsiye’de devam ediyor;
“Şüphesiz ki mülk → alîmin;
melekût → ârifin;
ceberut da → vakifiye’nin (vakıf olanın) şeytanıdır.
Kim bunlardan birine razı olursa o indimde tard olunmuşlardan olur,” ve buyurdu ki “ey gavs-ı a’zam, zahidleri → nefis yolunda;
ârifleri → kalb yolunda;
vakıfları → rûh yolunda ve nefsi de → hür olanlara mahal kıldım.
Oyüzden hürlerin kalbleri esrar kabirleridir.”
Yani zahidleri nefis yolunda perdeledim.
Zühtü takva deriz, çok zikir, ibadet yapar. Çok ittika eder, ondan, bundan sakınırlar.
Ârifleri kalb yolunda perdeledim.
Vakıfları rûh yolunda perdeledim.
Nefsi de, hür olanlara mahal kıldım, deniyor.
Buradaki nefis, nefesin nefsidir, ki kişinin kendi hakikatidir. İlâhi varlığın zuhur yeridir.
Hz. Şems, “Hür ol, hürlerle ol, hürlükle yaşa,” buyuruyor. Burada bu hakikati ortaya koyuyor. Hürlerin kalbi esrarların kabirleridir. Esrarları, yani sırrı ilâhiyyeyi muhafaza eden yerlerdir. Bu mertebeler sahiplenmek üzere değil, terakki görünmeleridir. Eğer bu mertebeleri sahiplenir de, orasını mahal edersen Hakk’a ulaşmanda senin perden olur.
Nitekim Hz. Peygamberimize de Mi’raca çıkarken birçok talepler oldu, hep onu davet ettiler. Ancak hiçbirine iltifat etmedi sadece Hakk’ı talep etti ve böylece kitlendiği murad hasıl oldu. Biz de gerçek yolda isek, hakiki bir el tutmuş isek, yol üzerindeki güzergahlarda ihtiyac molası dışında eğlenmeden gerekli yeni teçhizatları alarak yolumuza devam etmeliyiz. Fakat o güzergahlardaki güzelliklerle eğlenirsek orası perdemiz olur. Onlara iltifat edenleri iltifat ettiği ile onları perdeledim, buyuruyor.Her bir aşamada kişinin idrakı değiştiğinden, aldığı isim de değişmektedir. Böylece perde isimleri de o isimler ile olmaktadır.
Böylece Cenâb-ı Hakk, “haremime (mahremiyetime, gönül kâ’beme) girmek istersen, ne mülke, ne melekûta, ne ceberuta iltifat et,” buyuruyor. Yani “bunlara iltifat etme,” diyor.
Eğer iltifat edersen o zaman
“Şüphesiz ki mülk → âlimin şeytanıdır.” Ne kadar ağır bir söz değil mi?...
Yani madde âleminin ilmi içerisinde kalmış olan âlim, aynen bu ilim ona vehim olmaktadır. Çünkü yukarıya geçemediğinden, yukarıdan bakamadığından ve içinde bulunduğunu gerçeği ile değerlendiremediği için, o ona vehim ve hayâl, yani hak ve tevhid yolunda, gitmekte şeytan olmaktadır. Onu meşgul eden, oyalayandır.
Âlim ne kadar âlim olursa olsun, ilmi fazlalığı sathi genişlemedir, yani mertebesi yükselmez sadece sathıyatı genişler. Mertebesi yine aynen mülk âlemi içindedir. Ayağı toprağa basmakta, gök ehli olamamaktadır. İrfan ehli’nin âlim kadar bilgisi olmayabilir, mücmel (icmal olmuş) bilgiye sahip olabilir fakat helezon sistemini bilir. Yani şeriat ilmine 100 desek ve âlim bunun hepsini bilse ve ârifin bundaki yeri yüzde on (10/100) olsa yani kendine yetecek kadar dahi olsa bile helezon sistemi ile tarîkattan alacağı çok az bir ilimle dahi o âlimden daha ileridir. Kim ki bulunduğu yerde kalırsa, o bulunduğu yer o kimseyi oyalar. O mertebe ona ayak bağı olur, o mertebenin gafletinde kalır. Bu durumda “mülk, alîmin perdesi,” olur.
“melekût → ârifin şeytanıdır.” Melekût da ârifin perdesi olur. Buradaki ârif, ârif-i billâh olan değil de tarîkat ehlinin irfaniyetidir. Şeriat ehline göre bir üstte olan, ki biz ona muhabbet ehli diyelim.
“ceberut da → vakifiye’nin (vakıf olanın) şeytanıdır.” Mertebeye vukuf olandır.
Meselâ Üsküdarı öğrenmiş ve Üsküdar da kalmış, Üsküdarlı olmuş. Bu durumda Üsküdar ona perde olmuş. İstanbul sadece Üsküdar olmadığına göre, Üsküdara İstanbul demek, öyle görmek onun hayâl ve vehmi olur.
Mamafih aşağıdakine göre tabii ki daha ileri bir durumdur.
Burada eskilerin kullandığı bir tabiri müsaadenizle, özür dileyerek kullanırsak “dolap beygiri gibi olma,” hâlinde olmayalım, ki dolap beygiri yine de su çekip tarlaya v.s. su verir ve faydalı olur. Biz ise bu durumda o suyu da çekmiş olmayız. Biz o suyu çeksek, beslenmiş olacağız. Yani Hay esmâsının hayat suyunun kendi tarlamıza döksek beslenmiş oluruz ve döne döne letâfete geçeriz ama onu da yapamıyoruz.
“Kim bunlardan birine razı olursa o indimde tard olunmuşlardan olur,” buyuruyor. Tard olunma, kendimden uzaklaştırılmış olan, ki bana muhabbeti olmama hâlidir. Yani hangi mertebe olursa olsun, o mertebenin gereği benim, var ettiğim şeye olan muhabbetiniz olup da orada oyalanmanız, benim zâ-tımdan tard (benden mürted) olunmadır, deniyor.
Halka olan muhabbet, ondaki Hakkın varlığı içindir, yoksa halkı ayrı varlık görerek, ona duyulan muhabbet o zaman “lât, uzza, menat” putlarına duyulan muhabbet olur, ki putperestlik tatbikatında oluruz.
Mülk âlemine muhabbet “menat” a (madde, taş – minnet, ef’âl âlemi) Melekût âlemine muhabbet “uzza” ya (ağaç – aziz, esmâ âlemi) Ceberut âlemine muhabbet “lât”a (insân – sıfat âlemi) olmaktadır.
Esasında fiilen tapmasak dahi manen bu hâli yaşamış oluyoruz.
Efendimiz geldiğinde kâ’beyi bütün bu putlardan temizledi; yani Hakikat-i Muhammediyye geldiğinde bütün bunlar silinip gidiyor. Böylece sadece Hakikat-i Muham-medyiye orada kalmıştır. Ne kadar açık değil mi?...
Bütün bu mertebeler zât mertebesi ile birlikte olursa hepsi yerli yerinde ve gerekli olur. Ama onların kulu olursan, o kulu olduğun şey senin şeytanın, perden olmaktadır.
(Necm Sûresi 53/21)
كُرْ وَلَهُ الْأُنْثَىعالْكُمُ الَّذِى