Men żâ-lleżî yukridu(A)llâhe kardan hasenen feyudâ'ifehu lehu ve lehu ecrun kerîm(un)
Kim Allah'a güzel bir borç verecek ki, Allah da onu kendisine kat kat ödesin. Ona çok değerli bir mükafat da vardır.
Kimdir o, Allah'a güzel bir borç verecek olan ki, Allah da onun verdiğini kat kat artırsın ve onun için şerefli bir mükafat da versin.
Hadîd Suresi 11. ayet, Allah'a güzel bir ödünç vermenin (infakın) mükafatını vurgulamaktadır. Ayet, 'ödünç vermek', 'güzel' ve 'kat kat artırmak' gibi kavramlar üzerinden infakın hem dünyevi hem de uhrevi bereketini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî'ye göre 'karz' (قَرْض), bir şeyi kesmek veya birine bir şey verip karşılığını beklemektir. Ayetteki 'yukridu' (يُقْرِضُ) fiili, Allah'a verilen malın, Allah tarafından kat kat iade edileceği beklentisiyle yapılan bir infakı ifade eder. Bu, Allah'ın vaadine güvenerek yapılan bir harcamadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Allah'a ödünç vermek' ifadesini mecazi bir anlatım olarak değerlendirir. Allah'ın aslında bir şeye ihtiyacı olmadığını, ancak bu ifadenin, yapılan infakın Allah katında büyük bir değer taşıdığını ve karşılığının mutlaka verileceğini vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Bu, teşvik edici bir üsluptur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'karz-ı hasen' (قَرْضًا حَسَنًا) kavramını, Kur'an'ın ekonomik ve ahlaki sisteminde önemli bir yer tutan, karşılıksız gibi görünen ancak Allah tarafından kat kat ödüllendirilecek olan bir tür 'yatırım' olarak açıklar. Bu, müminin Allah'a olan güvenini ve ahiret inancını gösteren bir eylemdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'karz' kelimesinin burada 'sadaka' ve 'infak' anlamında kullanıldığını belirtir. Allah'a verilen bu ödünç, aslında Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yapılan bir harcamadır ve karşılığı Allah tarafından garanti edilmiştir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'karz' kelimesinin kök anlamının 'kesmek' olduğunu ve buradan hareketle bir malın bir kısmını ayırıp başkasına vermeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'karzan' (قَرْضًا) ise, Allah yolunda harcanan malın, sanki Allah'a ödünç verilmiş gibi, karşılığının fazlasıyla alınacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî'ye göre 'hasen' (حَسَن) kelimesi, hem maddi hem de manevi güzelliği ifade eder. 'Karzan hasenen' (قَرْضًا حَسَنًا) ifadesi, verilen ödüncün sadece miktar olarak değil, aynı zamanda niyet, helallik ve ihlas açısından da güzel olması gerektiğini vurgular. Bu, Allah katında makbul olan infakın niteliğidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hasen' kelimesinin, bir şeyin hem zahiren hem de batınen iyi ve güzel olmasını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'hasenen' (حَسَنًا) kelimesi, ödüncün helal kazançtan olması, gönül rızasıyla verilmesi ve riyadan uzak olması gibi nitelikleri kapsar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'yudâ'ifu' (يُضَـٰعِفُ) fiilinin, bir şeyi iki veya daha fazla katına çıkarmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın, kendisine verilen ödüncün karşılığını sadece misliyle değil, kat kat fazlasıyla vereceğini ifade eder. Bu, Allah'ın cömertliğinin ve vaadinin büyüklüğünü gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'da'f' (ضَعْف) kökünden türeyen bu fiilin, Kur'an'da genellikle Allah'ın mükafatlandırmasındaki sınırsızlığı ve bereketi ifade etmek için kullanıldığını belirtir. 'Feyudâ'ifehu' (فَيُضَـٰعِفَهُۥ) ifadesi, yapılan infakın hem dünyevi hem de uhrevi olarak bereketleneceğini ve katlanarak geri döneceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî'ye göre 'ecr' (أَجْرٌ), bir işin veya hizmetin karşılığı olarak verilen mükafattır. Ayetteki 'ecrun kerîm' (أَجْرٌ كَرِيمٌ) ifadesi, Allah'ın vereceği mükafatın sadece maddi bir karşılık olmadığını, aynı zamanda şerefli, değerli ve sonsuz bir mükafat olduğunu belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ecr' kelimesinin, yapılan amelin karşılığı olarak Allah tarafından verilecek olan sevabı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ecrun kerîm' (أَجْرٌ كَرِيمٌ) ise, bu sevabın büyüklüğünü, faziletini ve Allah katındaki değerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî'ye göre 'kerîm' (كَرِيمٌ) kelimesi, bir şeyin hem maddi hem de manevi olarak değerli, şerefli ve cömert olmasını ifade eder. 'Ecrun kerîm' (أَجْرٌ كَرِيمٌ) ifadesi, Allah'ın vereceği mükafatın sadece çok değil, aynı zamanda nitelik olarak da üstün, şerefli ve sonsuz olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kerîm' kelimesinin, bir şeyin kendi zatında değerli ve yüce olmasını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'kerîm' (كَرِيمٌ) kelimesi, Allah'ın vaat ettiği mükafatın, insan tasavvurunun ötesinde bir yüceliğe ve cömertliğe sahip olduğunu gösterir.
Hadîd Sûresi
Karz-ı hasenin on vasfı taşıdığı ifade edilmiştir. 1. Sarf edilecek malın, helal maldan olması lazımdır. Çünkü Allah Teâlâ temizdir, temiz olmayanı sevmez. 2. Kişinin sahip olduğu malın en iyisinden olmalıdır. 3. Karz-ı hasen sahibi sıhhatli, yaşama ümidi besleyen, fakirlik korkusu içinde tutumlu hareket eden birisi olmalıdır. 4. Malı, en muhtaç ve en uygun olana vermelidir. 5. Verdiği malı, gizlemeli, açığa vurmamalıdır. 6. Arkasından başa kakmamalı, eziyet etmemelidir. 7. Maksadı, sırf Allah rızası olmalıdır. 8. Verdiği çok olsa da az ve ehemmiyetsiz görmelidir. 9. En sevdiği malından vermelidir. 10. Malı, fakire evine götürerek vermek suretiyle onu en fazla memnun edecek yöntemi seçmelidir. Burada Allah'a karşı karz-ı hasen tâbirinin kullanılması, mecazî anlamdadır. Malın en iyisini ve verilecek en faydalı ciheti seçerek Allah yolunda ihlâs ile harcama yapılması ve Allah'ın buna kat kat sevab ve karşılığı taahhüd buyurması hususunun bir karz-ı hasene benzetilerek fiilde bir istiâre-i tebeiyye veya görünüşte bir istiâre-i temsiliyye yapılmıştır.[64]
Burada “men-kim” rububiyet-tarikat mertebesi itibari ile Uluhiyet mertebesine “karz-hasen” yaparsa Allah yani uluhiyet mertebesinden karşığılını alır. Burada verdiği borç kendi varlığında bulunan esmâ-i ilâyiyyeyi Hakka vermesi ve Fena-i Esmâ yani esmâ-i ilahiyyede fani olmasıdır. Uluhiyet mertebesi her mertebenin hakkını yerli yerince verir. (M.D.) Allah kendisine güzel bir borç olarak verilen (karz-ı hasen) zekât ve sadakaları kat kat artıracağını “Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder” (Bakara, 2/245) âyetiyle vadetmektedir. Bu ilahî vaade rağmen sadaka verme hususunda cimri davranmak imanın yetersizliğine delildir. İbnü’l-Arabî’ye göre eğer insan bu vaade inansaydı, dünyada iken peşin ve vadeli kazançlar için koşturduğu gibi Allah’tan alacağı karşılık için de sadaka ve zekât vermeye koşardı. Zira daima kârını gözeten nefsin mizacı böylesine kazançlı bir ticarete direnç gösteremez. Kul buna rağmen direniyorsa ya Rabbine ya da Rabbinin vadine olan imanı yetersiz demektir.[65]
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyiti ve şerhi ile devam edelim.
Allah' a ikrâz edin, bu tenin azığından karz ver! Tâ ki ivazında gönülde çimen bitsin!
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Müzzemmil’de vâki’ (Müzzemmil, 73/20) ya’ni “Allah’a karz-ı hasen ile ikrâz75 edin. Nefsiniz için takdîm ettiğiniz şeyi Allah’ın indinde bulursunuz” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde ulemâ-i zâhir derler ki: “Karz"dan murâd, Allah için sadaka vermek ve malını Hak yolunda sarf etmektir ki, gerek dünyâda ve gerek âhirette onun bedelini edâ ve ihsân eder. Ve ulemâ-i bâtın bu ma’nâ-yı zâhirîden başka dîğer bir ma’nâ dahi beyân edip derler ki: “Karz"dan murâd, kişinin vücûd-ı abdânîsidir. Bu vücûd-ı abdânînin huzûzunu Hak yolunda terk edip onu Hakk’a fedâ etmek onu karz-ı hasenle Hakk’a ikrâz etmektir ki, Hak bu karzı vücûd-ı Hakkânîsini vermek sûretiyle öder. Ve dîğer taraftan ehl-i hakîkat indinde “halka karz vermek” hakikatte Hakk’a vermektir. Zîrâ halkın vücûdu, Hakkin Varlığında ve vücûdunda mütekevvin bir nümâyişten76 ibârettir. Nitekim hadîs-i kudsîde Mûsâ (a.s.)a vârid olan hitâbda '“Acıktım, beni it’âm77 etmedin!" buyrulmuştur. Kulun it’âmı bu mertebe-i kevnde Hakki it’âmdır. Beyt-i şerîfde hem ma’nâ-yı zâhirî ve hem de bu ma’nâ-yı bâtınîye işâret buyurulur. Ya’ni, “Bu cismin gıdâsından muhtaç olanlara tasadduk ve infâk et ki, Hak Teâlâ ona bedel senin kalbinde feyiz çimenleri bitirsin! Ve kezâ cisminin hazzını ve nefsini Hakk’a fedâ et ki, ona bedel olarak kalbinde müşâhede-i hakâik çimenleri bitsin ve her şeyi vücûd-ı Hakkânî ile göresin!”[66]
Mevtın-i[67] Evvel: Tafsili budur ki birinci yerleşme yeri zuhur yeri bir yuvarlak daire çizilmiş olsun yahut çapı ortasından geçsin bunun üst kısmı Hz. Uluhiyetin zuhur mahalidir, vücud-u mutlakın vacibiyetidir. Bil cümle sıfatı esmaiye bu mertebede meydana çıkmış ve içtima etmiştir, toplanmıştır
Bu mertebede uluhiyet mertebesi hadisten münezzehtir. Yani sonradan meydana gelmekten münezzehtir. Asliyle mevcuttur. İşte İbrahim’in (a.s.) sıfat-ı ilahiyeye tahallülü ve duhulü bu Hz. Uluhiyetin zuhurundadır. Böylece sıfat-ı beşeriyeden fani ve nafilelerle Hakkta yaklaşım sağlayarak sıfat-ı ilahiye ile vasıflanan insan vücut dairesinin üst kısmına yükselir. Buradaki esma ve sıfat-ı ilahiyenin toplu haline dahil olur. Onda sıfat-ı ilahiyenin ahkamı zuhur eyler. Çünkü bu mahal sıfat-ı Hakkiye mahalidir, zuhur yeridir. İbrahim (a.s.) sıfat-ı ilahiye ile vasıflanmasının hükmü bundan dışarıya çıkmaz.
Mevtın-i Sani: İkinci zuhur yeri, mahalli yeri dairenin alt kısmıdır. Burası halk edilmek ile hadis edilmenin sonradan meydana gelmenin taayyünüdur. Yani zuhura gelme yeridir. Böylece Hakk taayyün ve zuhur cihetiyle imkan âleminden ibaret olan bu en aşağı mertebeye tenezül ettiğinde sıfat-ı halkıye ile zahir olur.
Yani yukarıda sıfat-ı ilahiye ile zuhurda iken o çemberin alt kısmında zuhur ettiğinde sıfat-ı halkiye ile zahir olur. Bu âlem-i imkanda buraya imkan âlemi de deniyor, mümkinat âleminde taayyün elbisesi giyinmiş olan yani meydana gelme elbisesi ile meydana gelmiş olan şahsın vücudunda meydana gelmiş olan Hakk olduğundan kendisinden sıfat-ı halkiye meydana gelir.
İlahi sıfatlar değil halk sıfatları meydana gelir. (Burada tenzih mertebesinin ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır.) Hakkın hile yapma, alay etme, hastalık, açlık, susuzluk gibi sıfat –ı halkiye ile zuhuru Kur’an ve hadiste sabittir. Nitekim Hak Teala buyurur, “Onlar Allah’a eziyet ederler.(33/57)
يُوءْذُونَ اللَّهَ “..Onlar Allah’a eza ederler…” وَمَكَرَ اللَّهُ 3/54 “.. Allah hile yapar..” اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ 2/15 “..Allah onlar ile alay eder..” سَخِرَ اللَّهُ مِنْهُمْ 9/79 اِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُوءْمِنِينَ 9/111 ”.. وَاَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا 57/18 “..güzel bir şekilde Allah’a borç veriniz..” وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ 8/13 “.. kim ki Allah’a zorluk çıkarır.. ” اِنَّ اللَّهَ لايَسْتَحْيِۤ 2/26 “.. muhakkak ki Allah haya etmez, utanmaz..” Kudsi hadiste; “ben hasta idim beni ziyaret etmedin” ve “muhakkak ki Allah benden gayri değildir” böylece bu mevtının muktezası yani bu zuhurun iktiza ettiği yön ile yani yukarıda belirtilen zuhur yönleri ile bu gibi noksan sıfatlar Hakk’a muzaf kılınır, Hakk’a ait olur. Lakin bu hüküm bu mevtından tecavüz etmez. Yani bu zuhurdan dışarı çıkmaz, burada kalır. Uluhiyet mertebesi bu hadis sıfatlardan münezzehtir.[68] “ İz- -T-B- ”