Sâbikû ilâ maġfiratin min rabbikum ve cennetin ‘arduhâ ke'ardi-ssemâ-i vel-ardi u'iddet lilleżîne âmenû bi(A)llâhi ve rusulih(i)(c) żâlike fadlu(A)llâhi yu/tîhi men yeşâ/(u)(c) va(A)llâhu żû-lfadli-l'azîm(i)
Rabbinizden bir bağışlanmaya ve eni, gökle yerin genişliği kadar olan, Allah'a ve Resulüne inananlar için hazırlanan cennete yarışırcasına koşun. İşte bu, Allah'ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.
Rabbinizden bir mağfirete; Allah'a ve peygamberine inananlar için hazırlanmış olup, genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşuşun. İşte bu Allah'ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.
Hadîd Suresi 21. ayet, müminleri Allah'ın mağfiretine ve cennetine ulaşmak için yarışmaya teşvik ederken, bu lütfun Allah'ın dilediğine bahşettiği büyük bir fazilet olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, 'sabiku', 'mağfiret', 'cennet' ve 'fadl' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi lütuf ve mükafatın büyüklüğünü dile getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sebq' kelimesinin bir şeyde öne geçmek, diğerlerinden önce davranmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sâbikû' emri, Allah'ın mağfiretine ve cennetine ulaşma konusunda müminlerin birbirleriyle hayırda yarışmalarını, bu uğurda acele etmelerini ifade eder. Bu, sadece bir çağrı değil, aynı zamanda bir teşviktir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sâbikû' ifadesini 'acele edin, koşun' şeklinde tefsir eder. Ayetteki kullanımı, mecazi olarak Allah'ın rızasını kazanma yolunda gösterilecek gayreti ve çabayı vurgular. Bu, fiziksel bir koşudan ziyade, manevi bir yarışa işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sebq' kavramının Kur'an'da genellikle hayırlı işlerde öne geçme, Allah'ın emirlerine uymada acele etme bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'sâbikû' emri, müminlerin cennete ve mağfirete ulaşma konusunda proaktif olmaları, bu hedefe ulaşmak için azami gayreti göstermeleri gerektiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğafr' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi örterek korumak olduğunu, 'mağfiret'in ise Allah'ın kulunun günahlarını örtmesi ve onu azaptan koruması anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'ilâ mağfiretin' ifadesi, müminlerin ulaşmaya çalıştığı nihai hedeflerden birinin Allah'ın affı olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mağfiret'i Allah'ın kulunun günahlarını affetmesi ve onu cezalandırmaması olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, bu bağışlanma, cennete girişin ve Allah'ın rızasını kazanmanın ön koşulu olarak sunulur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mağfiret' kavramının Kur'an'da Allah'ın kullarına yönelik rahmetinin ve affediciliğinin bir tezahürü olduğunu belirtir. Bu ayette, müminlerin yarışması gereken hedeflerden biri olarak zikredilmesi, mağfiretin ne kadar değerli ve arzu edilen bir lütuf olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cenn' kökünün örtmek, gizlemek anlamına geldiğini, 'cennet'in ise ağaçlarla örtülü bahçe olduğunu ve ahiretteki mükafat yurduna bu isim verildiğini belirtir. Ayetteki 'cennetin' ifadesi, müminlerin ulaşmak için yarıştığı, genişliği gökler ve yer kadar olan ebedi mutluluk yurdunu temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, cenneti, müminler için hazırlanmış, içinde her türlü nimetin bulunduğu, ağaçlarla ve yeşilliklerle dolu bir mekan olarak açıklar. Ayetteki 'genişliği yerle göğün genişliği kadar olan' tasviri, cennetin büyüklüğünü ve ihtişamını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, cennetin, Allah'ın salih kulları için hazırladığı, içinde ebedi nimetlerin bulunduğu, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve beşer aklının tasavvur edemeyeceği bir mekan olduğunu ifade eder. Ayetteki tasvir, bu mekanın sınırsızlığını ve eşsizliğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fadl' kelimesinin bir şeyin fazlası, artığı ve üstünlüğü anlamına geldiğini, Allah'a nispet edildiğinde ise O'nun lütfu, ihsanı ve bağışı olduğunu belirtir. Ayetteki 'zâlike fadlullâhi' ifadesi, mağfiret ve cennetin Allah'ın bir lütfu, bir ihsanı olduğunu, kulun kendi çabasıyla değil, Allah'ın fazlıyla elde edildiğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'fadl'ı, bir şeyin aslından fazla olan kısmı ve iyilik olarak tanımlar. Allah'ın fazlı, O'nun kullarına karşılıksız olarak bahşettiği nimetler ve lütuflardır. Ayetteki 'Allah'ın büyük lütuf sahibidir' ifadesi, O'nun cömertliğini ve ihsanının sınırsızlığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fadl' kavramının Kur'an'da Allah'ın insanlara yönelik cömertliğini, lütfunu ve ihsanını ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, cennet ve mağfiretin Allah'ın bir 'fazlı' olarak nitelendirilmesi, bu nimetlerin kulun hak edişinden ziyade, Allah'ın sonsuz rahmetinin bir sonucu olduğunu vurgular.
Hadîd Sûresi
Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
Her bir men-kim kimlik sahibinin bağlı bulunduğu Rabb-i Hası vardır. Mağfiret, nefsi perdeleyen her şeyden arınıp kurtulması ve esma-i ilahiyyeyi perdeleyen esma-i nefsaniyyeden kurtulmasıdır. Uluhiyet ve Risalet mertebesini kapsayan Hakikat-i Muhammedi mertebelerine inanarak 7 nefis ve Zât-i cennetlere koşun.
Bu her halükârda Uluhiyet mertebesinin lütüf ve fazli keremindendir. (M.D.)
"Sâbiķū, nefsin 'fenâ fillâh' makamına ermek için hevâsından süratle uzaklaşmasıdır. Bu, 'ölmeden evvel ölme'ye koşmaktır."[87]
Sâbiķū ilâ mağfiretin: Nefs, hevâsının zulmetinden Hakk'ın nûruna koşmalıdır. Cennet, onun bu koşuşunun sonunda ulaşacağı 'vahdet' halidir. Bu, fadlullâhtır; nefs, ancak O'nun lütfuyla bu makama erer."[88]
"Arđuhe’s-semâvâtu ve’l-arđ: Cennetin genişliği, ârifin kalbinin Hakk'ın 'Zâhir' ve 'Bâtın' isimlerini kuşatması gibidir. O, hem mülk hem melekût âlemine şahittir."[89]
"Lilmu’minîn: Cennet, 'âmenû' diyen nefsin, Hakk'ın 'Mü'min' ismiyle tahakkuk etmesi için hazırdır. O, nefsini Hakk'a teslim edenindir."[90]
"Fadlullâh, nefsin 'hakkı' değil, Hakk'ın 'rahmettir'. Nefis, 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh' diyerek bu lütfa sığınır."[91]
"Yu’tîhi men yeşâ’: Hakk, nefsi 'şâe' (diledi) ise, yani o nefs kendi iradesini Hakk'ın iradesine teslim etmişse, lütfu verir."[92]
"Fadlu’l-azîm, nefsin 'azîm' ismiyle tahakkuk etmesidir. O, Hakk'ın cömertliğinin sınırsızlığını ancak kendini fânî bildiğinde anlar."[93]