Lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(c) ve-ila(A)llâhi turce'u-l-umûr(u)
Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Bütün işler ancak O'na döndürülür.
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Bütün işler O'na döndürülecektir.
Bu ayet, Allah'ın evren üzerindeki mutlak egemenliğini ve tüm varoluşsal meselelerin nihai olarak O'na döneceğini vurgular. Dilbilimsel olarak, mülkiyet, yaratılış ve nihai dönüş kavramları ön plana çıkar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mülk' kelimesinin 'tasarruf ve tedbirde tam yetki sahibi olmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'mülkü' ifadesi, Allah'ın gökler ve yer üzerindeki sınırsız ve mutlak tasarruf hakkını, yaratma, yönetme ve yok etme gücünü vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mülk' kelimesini 'sultanlık ve egemenlik' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın gökler ve yerin yegane hakimi ve yöneticisi olduğunu, başka hiçbir varlığın bu alanda O'na ortak olmadığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mülk' kavramının Kur'an'da Tanrı'nın evren üzerindeki mutlak egemenliğini ve yaratıcı gücünü ifade eden merkezi bir kavram olduğunu belirtir. Bu ayette, Allah'ın gökler ve yer üzerindeki 'mülkü', O'nun her şeye kadir oluşunun ve evrenin yegane sahibi oluşunun bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'semavat' kelimesinin 'yüksek ve yüce olan her şey' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'semavat', yedi kat gökleri ve onların içerdiği tüm varlıkları kapsayan geniş bir anlam taşır, Allah'ın hükümranlığının genişliğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sema' kelimesinin 'yüksek olan her şey' olduğunu ve Kur'an'da genellikle 'yedi kat gök' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, 'semavat' Allah'ın kudretinin ve mülkiyetinin kapsadığı geniş alanı, yani evrenin üst katmanlarını temsil eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'arz' kelimesinin 'üzerinde durulan, yayılan ve genişleyen yer' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'arz', Allah'ın hükümranlığının sadece gökleri değil, aynı zamanda yeryüzünü ve üzerindeki tüm canlıları ve cansızları da kapsadığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'arz' kelimesinin 'yeryüzü' ve 'alt katman' anlamlarına geldiğini ifade eder. Bu ayette, 'arz' Allah'ın mülkiyetinin ve egemenliğinin yeryüzü ve onun tüm bileşenleri üzerindeki mutlaklığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rücû'' kelimesinin 'bir yerden ayrıldıktan sonra oraya geri dönmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'türca'u' ifadesi, tüm işlerin nihai sonucunun ve hükmünün Allah'a ait olduğunu, her şeyin O'nun takdirine ve iradesine bağlı olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'rücû'' fiilinin 'bir şeyin aslına veya başlangıç noktasına dönmesi' anlamını taşıdığını açıklar. Bu ayette, 'türca'u' kelimesi, tüm varoluşsal meselelerin, kararların ve sonuçların nihai olarak Allah'ın mutlak hükmüne ve iradesine döneceğini, O'nun nihai merci olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rücû'' fiilinin Kur'an'da genellikle 'dönüş, geri dönüş, nihai varış noktası' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'türca'u' ifadesi, insanların tüm amellerinin, kararlarının ve evrenin işleyişinin nihai olarak Allah'ın takdirine ve hükmüne tabi olduğunu, O'nun her şeyin son merci olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'umur' kelimesinin 'işler, haller, durumlar' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-umur', hem dünya işlerini hem de ahiret işlerini, yani tüm varoluşsal meseleleri kapsar, bunların hepsinin Allah'a döneceğini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'emr' kelimesinin 'emir, iş, durum' gibi çeşitli anlamlara geldiğini açıklar. Ayetteki 'el-umur' kelimesi, Allah'ın evrendeki tüm yaratma, yönetme, hükmetme ve takdir etme işlerini kapsayan geniş bir anlam taşır, her şeyin nihai olarak O'nun kontrolünde olduğunu vurgular.
Hadîd Sûresi
Rûh mevzuu içine girilmeye cesaret edilemeyecek kadar derin bir mevzuu imiş. Fakat elinde Cenâb-ı Hakk’ın verdiği adres ve pusula olan kimseler az da olsa o deryaya dalıp, oradan bazı inciler çıkarmaya çalışıyorlar. Yine baş tarafta belirtilen Âyet-i kerîme’ye gelelim.
“De ki ey habibim, rûh rabbimin emrindendir.” Şifre buradadır. Meselenin yükü ve yumağın ucu buradadır.
Mevlâ’m onu kısaca “emrindendir” dedirtmiştir. Şimdi düşünelim; “rûh”, “emir” kelimesi ile açıklanmıştır. “Emir” ise kuvvet, iş, fiil demektir. Hâl böyle olunca demek ki rûh’un açıklanması “O rabbinin işlerindendir, fiillerinden bir fiildir, demek olur.
Bunu teyit eden başka bir Âyeti kerimede de Cenâb-ı Hakk “Ve ilâllahi türceul umur” “Bütün işler Allah’a dönücüdür.” (Hadîd, 57/5) ve birçok benzerleri.
“Öyle ise bütün işler Allah’tan çıkar ve Allah’a döner.” Demekte sakınca olmayacaktır, fakat biz yine onu şöyle diyelim: “Bütün işler Allah’ın verdiği kuvvetle olur.” Yine düşünelim, Bakalım C. Hakk’ın işi, emri bu madde âlemine nasıl erişiyor? Aradaki bağlantı nasıl kuruluyor? Yavaş, yavaş anlamaya çalışalım. Etrafımıza şöyle bir bakarsak bir sürü yenecek nesne görürüz. Her türlü varlığı görürüz. Bunlar nasıl meydana geliyor? İşte Rabb’ımın emri ile yani işi ile iyi anla. Meselâ, bir elmayı ele alalım. Elma emir ile elma olur. Emir de iş olduğuna ve iş de hesapla olduğuna göre onun oluşması birçok tebeddülât geçirmesini gerektirir. Netice de elma kemâle erer fakat; elma, elma olduğunu bilmez. Onu ancak yaradan-halkeden ve insân bilir. Bunun gibi çiçek çiçekliğini, rengini bilmez. Gül, kokusunun farkında değildir. O kendinde bulunan ve kendi sahip olduğu kokuyu koklayamaz. Onu sadece insân koklar. Ne kuş, ne çekirge onun renginden ve kokusundan istifade edemez. Ancak ondan insân zevk eder. İşte eğer insân da gaflette ise kendini ve kendinde olan İlâh-î “rûh”u (işi), “nûr” u idrak edemez.
Cemadat, nebatat, hayvanat hayatı yaşar. Gafil olarak herhangi bir varlık gibi hayatını sürdürür. Fakat kendine akıl nimeti verildiği ve bu akılla hakikatleri araştırması gerektiği için onu yerinde kullanmadığından şiddetle cezalanır. Eğer o kul araştırma yapar, evvelâ kendini bilir, bulursa o yoldan da rabbini bilir, bulur.
“Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” yani “kendini bilen rabbini bilir” buyrulmuştur. Bu hakikat tecelli eder. İşte insân’ın diğer yaratılmışlardan farkı budur. Yani farkı, idraktır. Diğer varlıklar kendilerini idrak etmezler.
Şimdi birazda kendi kalıbımızı inceleyelim: İçimizdeki organlar kâlp, ciğer, mide, adale… Kendinden ve yaptığı hizmetten haberdar mı? Hatta düşünen ve hisseden dediğimiz aklımız, beynimiz, onun sinirleri, hücreleri, eti, kemiği, kanı, iliği… Acaba içerisine aldığı o kadar bilgiyi, sırları, renkleri, şekilleri idrak edebiliyor mu? Onlardan kafanın içersindeki et parçasının yani beynin haberi var mı? Hayır!
Parmakların bir iş yaparken ne yaptığının bilincinde mi? Hayır!
Senin cismâni vücudunun hiçbir zerresi yaptığı işin bilincinde değil. Ancak onun içerisine yerleştirilmiş olan rûh, bunlardan kısım kısım haberdardır. O da sınırı kadardır. Meselâ; rûh’un kalbi çalıştıran kısmı sadece onu biliyor. Ve kaç saat kuruldu ise onu o kadar çalıştırıyor. Sonra bırakıyor. Ancak onu idrak edebiliyor. Bütün organlarda böyledir.
Fakat beyindeki rûh öyle değildir. O her şeyi anlıyor, biliyor, idrak ediyor, ayırıyor, fark ediyor. Renkleri tanıyor. Göz görüyor fakat ne gördüğünü idrak edemiyor. Gözün gördüğünü ancak akıl idrak ediyor. Gözün yağı, siniri, göz bebeği değil. Onun için denmiştir ki;
Yegâne vasıtayı rû’yet iken Göremez kendini dide bile.
Göz aklın bir penceresidir. Dışarıyı gören içerisidir. Cam da bütün gün sokağa bakar fakat bir şey göremez. Ancak içerideki insân dışarıyı görür.
Şimdi gelelim diğer meseleye: eğer camın önünde oturan insân “kör” ise, bir şey göremez. Eğer idraki noksan ise yani deli ise yine bir şey idrak edemez.
Ancak o camdan bakan kâmil bir insân ise gelen geçen her şeyi ayrı ayrı bilir ve tanır. İşte bütün bunlardan hisse kapıp düşünürsek, biz de bir mekânız amma neyin mekânı?
Vücût binamızı ya nefis istilâ etmiştir, ya nûr ya da rûh. Ya da aşk-ı İlâh-î ve zât’ullah ihata etmiştir.
-Eğer içimizi nefs istilâ etmişse dışarıya hayvanatın baktığı gibi bakarız.
-Eğer içimizi insân-ı nâkıs ihata etmişse biraz daha idrakli bakarız.
-Eğer içimizi insân-ı nâtık idraki ihata etmişse o daha kemalli bir görüştür.
-Eğer içimizi aşk-ı İlâh-î ve zât’ullah ihata etmişse onu sözle anlatmak mümkün olmaz. Ancak yaşanır.
Beyazıd-ı Bistami “cübbemin içinde Haktan başka kimse yoktur” sözü bunu anlatır. Bir hadis-i şerifte “zaman gelir ben kulumun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum.”sırrına erişilir.
İşte ey can! O gözü bul, ondan yana ol, ondan sakın ayrılma ki Hakk’ın tecellisine sende mazhar olasın. Zevkini tadasın. Aşkına yanasın.
Ey can! Epey yukarılara çıktık. Haydi bakalım tekrar geriye dönelim de yavaş yavaş yürüyerek yolumuza devam edelim. Zira en güzeli ve emniyetlisi budur.
Buraya kadar öğrendiklerimizden anladık ki âlemde hiçbir şeyin kendinden haberi yoktur. O halde nasıl oluyor da bütün bu âlem bu kadar nizam ve intizam içinde akılları durduracak, çatlatacak kadar düzenli hareket ediyor??
Neden mi?
Çünkü tek elden tek kumanda altında da onun için. Eğer bu saltanatta müşriklerin düşündüğü gibi; bir çok ilâh olsaydı işler karma karışık olurdu. Tek elden ve güzel bir idare sistemiyle idare edilen bu kâinat düzeni kurucusunun koyduğu zamana kadar faaliyetini sürdürecektir. Zamanını da ancak kendi bilir.
Şimdi düşünelim: bundan 20 bin sene evvel doğan güneş aynı. 10 bin sene evvel olan elma, portakal aynı. Milyonlarca senedir yağan yağmur aynı. Niçin değişmiyor?
Yüz sene evvel ki fasulye de aynıdır.
Bu devamlılığı acaba çekirdek mi yoksa kabuk mu yoksa dal mı sağlıyor? Yoksa ustadan çırağa geçen bilgi gibi birbirlerine öğretiyorlar da, toprak altında bizler görmeden o tohumlar yenilerini mi imal ediyorlar? Bu işler nasıl oluyor?
Bir tek otomobilin meydana gelmesi için yüzlerce dönüm arazi fabrika şekline getiriliyor ve binlerce işçi ile çalışıyor.
Bir damla ilacı meydana getirmek için koskoca fabrika bir sürü işçi ile çalışıyor. Fakat buğdayın, fasulyenin, meyve-lerin, sebzelerin, çiçeklerin meydana gelmesine ne fabrika ne işçi ile ne de mühendis iledir. Geri kafamızın inkârcı görüşüne göre ekip, kazıp ilaçlamamızladır.
Evet, insân’a bu küçük vazife verilmiştir. Onun gücü ancak ona yeter. Yani sebeplere yani ekip, toplamaya kadardır. Peki; ekilen tohum nasıl oldu da bir müddet sonra yumuşadı, uzadı, renklendi, gövdelendi, köklendi. Kuvvetlendi, çiçek açtı, meyvelerini verdi. Tekrarını sağlamak için özünü de aslını da yani tohumunu da yine verdi. Peki, ben ektim, biçtim, yaptım dersin. Hiç ekilip biçilmeden, dikilip kazılmadan çıkanlar yok mu? Onları kimler çıkarıyor, onlar nasıl oluyor, olgunlaşıyor? Yeryüzünde insan yok iken ağaçlar, nebatlar, meyveler hepsi vardı. Âdem (a.s.) yeryüzüne indiği zaman onları hazır buldu. O zaman onları kim ekti, dikti, kazdı, suladı?
İşte ey insân! Aldanma sen sadece sebepleri yerine getiriyorsun. Onu damı, yapmamalısın. Zâten hazırcısın. Biraz yorulman için seni bunlarla vazifeli kıldılar. Mümkün olsa onları da yapmayıp yan gelip yatacaksın. Kendi nefsi menfaatin için daha çok kazanayım diye sulayıp, gübreleyip, kazıyorsun.
Şimdi düşün bakalım! O tohumun toprak altında geçirdiği safhaları bir laboratuarda uygulamaya çalışsak kimyagerler, laborantlar, hademeler, mütehassıs cihazlar, binalar lâzım gelecekti. Ve yine o özellik olmayacaktı.
Bir an olduğunu düşünelim; acaba o bir avuç buğday sun-i olarak yapılsa idi insân oğluna kaç bin liraya mal olacaktı? Belki bir ömür çalışması ona ancak bir gün karnını doyurmasına kâfi gelebilecekti. Her laboratuardan çıkanlar birbirinin aynısı olmayacaklardı. İşte gördüğümüz bu kocaman dünyanın dört bir tarafındaki nebatat aşağı yukarı iklim farklarına göre az bir şekil değişiklikleri ile birbirlerinin renk, koku ve tatta aynıları oluyor.
Çevresi 40 bin km. ve yüzölçümü 510 milyon km kare olan bu dünya bahçesinde hangi bahçıvan bu bahçeyi son derece bereketli yapıyor. İyi düşün de aklın başından taşsın. Anlayıp kendi hiçlik ve hakirliğini idrak et. “ben yaptım, ben ettim. Şu kadar buğday, bu kadar çiçek çıkardım” deyip şirke düşme.
Bütün bu izahlardan sonra insânoğlu bunları yapamıyorsa ve de hiç bir şey kendi kendine var olma imkânına sahip değilse;
Bu görünen hareket, bereket ve renkler içinde olan, dolup boşalan âlemdeki hayatı kim meydana getiriyor?
Bir mümin için onun tek cevabı: Muhakkak ki Allah-u azim’üş-şandır.
Eğer kişi kısır bir hayat sahibi ise daha fazlasını araştırmaz. Bu kadarı ona yeter. Çünkü gaflettedir. Camın arkasından dalgın gözlerle bakmaktadır. Gelen geçeni pek ayırt etmez. Amma gözü açık olan işin teferruatını anlamaya ve onları da bizzat nefsinde yaşamaya çalışır.
Evet, âlemdeki her şeyin tasarrufu C. Hakk’ın kudretindedir, ilmindedir, ilgisindedir. Fakat madde ile arasındaki ilgi nasıl kuruluyor? C. Allah nasıl oluyor da yarattığı her şeyini en küçük teferruatına kadar kontrol ediyor ve kemâlini sağlıyor. İşte mânâdan maddeye olan bu ilgi bağlantı ve kontrol “emir”le yani rûh ile oluyor.
Evvelâ bilelim ki hâlkiyyet rûh-u 4 kısımdır.
1-Rûh-u mâdeni
2-Rûh-u nebâti
3-Rûh-u hayvâni
4-Rûh-u insâni’dir.
Başta belirtilen Âyet-i kerîme’de “yes’eluneke anir rûh. Kul’ir rûh-u min emri rabbi”. “Ey habibim sana rûh-u soruyorlar. De ki; rûh rabbimin emrindendir.” (17/85) Emir; iş’tir. İş de her zerrede vuku bulduğuna göre demek ki yeryüzü dünyamızda zâhir hayatımızda C. Hakk’ın “er-Rahmân” ismi şerifi altında oluyor. Bütün zerreler, varlıklar durmadan “er-Rahmân, er-Rahmân” diye zikredip ondan medet umuyorlar. Çünkü kemalleri onunla sağlanıyor. Hastanın doktor aradığı gibi “aman ya rûh, aman ya rûh, aman ya iş, aman ya iş! işle de bizi tamamla. İnsânlara hizmet edelim. Çünkü biz onlar için birer fayda sağlayıcı ve fedaiyiz. Onların vasıtası ile miracımızı yapalım” diye yalvarıyorlar.
İşte C.Hakk’ın “rahmân” isminin coşmasıyla bütün âlem baharda canlanıyor ve kendi mihverinde raksa başlıyor.
Ey can! Gözünü aç, her zerrede Rabbinin Rahmân ismini her an her saniyede gör.
Akıt gözünden yaşı, gör kimler işler işi.
Kul olursa bir kişi, bu mülke sûltân olur mu?
İşte sûltân olmak istersen kölelikten kurtulmaya çalış. Sûltân olmak istersen ince işlere akıl erdirmek gerekir. Eğer iyi anlamaya çalışırsan Rahmân’ın ne kadar yakınında seni her taraftan ihata etmiş olduğunu görürsün. Rahmân öyle gani öyle hoş görülü öyle zengin ki kendisini inkâr edeni de doyurur, inkârını yüzüne bile vurmaz. Çünkü rahmânın şanı vermektir. Almak onun sıfatı değildir.
Bir gece İbrâhîm (a.s.) a misâfir gelir. Geceyi yanında geçirip geçiremeyeceğini sorar. Bunun üzerine İbrâhîm (a.s.) misafirinden dinini sorar. Mecûsi olduğunu öğrenince misâfir edemeyeceğini kendisine bildirir. Bunun üzerine misâfir üzülerek gecenin karanlığına doğru gider. Fakat tam o anda İbrâhîm (a.s.) C. Hakk’ın sesini duyup;
-Ya İbrâhîm! Ben o kulumun Mecûsîliğine bakmadan tam 60 senedir besliyorum. Sen bir gece mi besleyemedin!!
Hitabını duyuyor. Bunun üzerine İbrâhîm (a.s.)hemen konuğun peşinden koşup, onu bulup getiriyor. Özür dileyip ihtiyaçlarını giderdikten sonra yatırıyor. Sabah kalkan misâfir kendine gösterilen bu hüsn-ü kabulden son derece memnun olup,
-Ya İbrâhîm, bana dinini öğret.
Deyip, o günün İslamiyetini kabul ediyor.
Yine bir gün Süleymân (a.s.) düşünceye dalmıştı. Bu arada dünyanın durumunu ve kendi zenginliğini hatırına getirerek “Ey Allah’ım, müsaade et de senin mahlûkatını ben doyurayım.” Demiş. Bunun üzerine C:Hak “Ya Süleyman, doyuramazsın” dediyse de ısrarı karşısında “peki öyleyse doyur.” Demiş. Uzun hazırlıklardan sonra meydan sofraları kurulmuş, bütün mahlûkat’a haber verilmiş ve hepsi gelmeye başlamışlardı. Fakat onların hepsinden evvel bir karınca sürüsü gelip bütün yemekleri yeyip bitirmişti. Bunu gören Süleyman (a.s.) C. Hakk’a tövbe edip, bu işin kullar için imkânsız olduğunu anlamış.
İşte C. Hakk ne Müslüman, ne kâfir, ne sağcı, ne solcu, ne kâtil, ne zâni… demeden bütün insânları “rahmân ve rezzâk” isminin tecellisiyle besliyor. Yalnız insânlarını değil bütün mahlûkatını, kurtlar, kuşlar, sebzeler, meyveler.. her şey beslenmektedir.
Bir yaprağın büyümesi için birçok fiziki değişiklik ve besine ihtiyaç vardır. Çiçek, sebze ve meyve de öyledir.
Mâdenler yerin altında ne kadar safhalardan geçer de ancak ondan sonra özelliğini bulur. İşlenecek hale gelir.
İşte “rahmân” yer altında mâdenleri olgunlaştırmasaydı bugün hiçbir mâden cevheri çıkaramazdık. İhtiyaçlarımızı karşılayamazdık. Ne petrol bulur ne de kömürümüz olurdu. Eğer onları kendimiz imâl etmeye çalışsaydık, acaba kilosunu kaç binlerle liraya mal edebilirdik. Onu da yapamazdık ya, neyse.
İşte er-Rahmân’ın işi mâdende, nebatta, hayvanda ve insânda başka başka tecelli eder. Madende rûh-u mâdeni, nebatta rûh-u nebâti, hayvanda rûh-u hayvâni, insân cesedinde ise rûh-u insâni hayvanî’dir.
Rûh-u mâdeni; mâdenleri basit cevherden kullanılır, işlenir hâle getirir. Onun kemâli rûh-u nebâti’dir. O da mâdeni yenilecek hâle getirir. Onun kemâli rûh-u hayvâni’dir. Onun da kemali cesed-i insân’dır.
Bunları kısaca anlatmak istedik. İzahları uzun sürer. Ancak şunu diyebilirim ki ilim adamları toprak altındaki taşların nefes aldıklarını ve büyüdüklerini tespit etmişlerdir. İşte böylece rûhta da yani emir-işde de kemalât olduğunu anlamış olduk.
İnsân vücûdunda kemâle eren rûh yani “er-Rahmân” ismi şerifi ve tecellisi, insân’ın kemalâtı için “er-rahim” ismi şerifinin tesirine girmesine zemin sağlar. Zira Rahmân tecellisi olmadan Rahîm tecellisinin sırrına varmak mümkün değildir. kemâle eren Rahmân tecellisi yerini Rahîm’e bırakır.
Eğer kişi tam insân yani şekil ve mânâ yönünden insân-ı kâmil olmak isterse, Rahmân’dan Rahîm’e yol bulması gerekir. Bunun da kapısı, yolu ehlullahın eşiğidir, gayrisi yoktur.
Kâmile hizmetten murad ne ki bilesin seni.
Sıdk ile öyle sarıl tâ ki dilesin seni.
Denmiştir. Yol o dur. Rahîm sırrı ancak ondan tahsil edilir. Fakat çok çalışma ve fedakârlık gerektirir. Yoksa Rahîm ismi şerifi âhirette tecelli eder diye bekleyip durursun.
Kısaca anlatmak gerekirse Rahmân yani rûh ismi şerifi varlıkları yokluktan meydana çıkarır, var eder. Benlik kazandırır. Rahîm ismi şerifi ise kendinde bir varlık bulan benlik iddiasındaki canlıyı eski haline yani yokluğa götürür. İster bu hâli kendi idrak etsin isterse etmesin.
Yani bir nesne kemâle erer Rahmân ile; ortadan kalkar, yok olur, aslına döner Rahîm ile.
Yalnız insânda tecelli eden Rahîm ismi şerifi 2 yönlüdür.
Biri gafil insândaki tecellisidir. O hayatını boşa geçirmiş ve hayattan hiçbir şey anlamamıştır. O toprak olur ve toprak içinde çürür, gider. Mesuliyeti vardır. Bir müddet toprağın Rahminde gizli kalır sonra hesap vermek için tekrar diriltilir.
Diğeri bir mânâ ehline bende oldu ise bu dünyada daha ölmeden hiçliğini anlar ve ona göre yaşar. Rahîm ismi şerifi onda tam mânâsı ile ve istenilen şekilde tecelli eder. Onun cesedi vardır fakat içini Rahîm ismi şerifi ihata etmiştir. Yani kendini, nefsini boşaltmış oraya Hakk’ın nurûnu doldurmuş, maddeden mânâya geçmiş, ölmeden evvel ölünüz hadisinin sırrını yaşamıştır.
İşte o insân artık ölümden korkmaz. Komşu kapıya gider gibi hatta ondan da kolay gider. Önlerinde “Ve lâ havfün aleyhim ve lâhüm yahzenun” (Bakara 2/12) yani “ onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.” Âyet-i kerîmesi’nin sırrı zâhir olur.
Bu iş ise ancak bir kâmilin önünde diz çöküp uzun zaman hizmetinde bulunmakla olur. Böylece Hakk’ın muradı da yerine gelir. Onun muradı dünyayı yaratmak-var etmek ve orada insân-ı yaşatmak. İnsân-ı da kendi cemâlini seyretmesi için bir ayna yapmak ve oraya tecelli edip, temaşa etmek istemesidir.
İşte “talâk” Sûresinde belirtildiği gibi “innellahe hâlikun emrihi” yani “muhakkak ki Allah işini tamamlar” kavli şerifi ile yukarıda kısaca anlatılan neticeyi hasıl eder. Bu bir piramittir. Ağırlıklar altta kalır. Daha tecrübeli, daha ustalar, daha hafifler yukarıya doğru çıkarlar. Çıktıkça da iş zorlaşır. Nihâyet “yanarsam ben yanayım” denir. Ve yola devam edilir.
İşte yine bir Âyet-i kerîme de “Ve ilâllahi türceul umur” yani “Bütün işler Allah’a dönücüdür.” (Hadîd 57/5) Buyrulmuştur. Eğer bu Âyeti kerîme’ yi idrak edebildin ise “Tebârekenin” sırrına erdin demektir.
“Rahmân” ismi şerifi ile her şey bâtından zâhire çıkar. “Hay” ismi şerifi ile de hayatiyetlerini devam ettirirler. Daha sonra hayatiyetlerini sona erdirenler “Rahîm” ismi şerifi kontrolü altında zâhirden bâtına giderler. Meselâ buğdayı ektik. Filiz oldu, sap oldu, başak oldu, tane oldu. Kökü saman oldu. Ya hayvan yedi ya da toprağa girdi, çürüdü. Rahîme karıştı. Tohum ise aslına kavuştu. Ve her şeyi içinde sakladı. Ta ki tekrar yere ekilip üzerinde yine Rahmân tecellisi başlayıncaya kadar. Bu hâl maddede böyle devam eder gider.
Fakat insânda böyle değildir. Eğer insân kendini kurtaramamışsa cesedi toprak olur. Rûh-u ise hüsrandadır. Kurtarabilmişse rûh olur, oradan nûr’a yükselir ve artık ölmez. Zâhirde çürüyen vücût o değildir. O posadır, öz değildir. Onu görüp de aldanma. O da öldü deme yanılırsın.
“Ölen hayvan imiş aşıklar ölmez” denmiştir. Onun için Yüce Mevlânâ da “mâden oldum, öldüm. Nebat olarak dirildim. Nebat olarak öldüm, hayvan olarak dirildim. Hayvan olarak öldüm, insân olarak dirildim. Fakat bir daha ölmedim” diyerek bu hakikati çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor.
İşte sende öyle bir hayat yaşa ki bir sefer öl, bir daha ölme. Bu dünyaya gelenler iki şeyden hâli kalmadı.
Ya rûhunu ten eyledi gitti, Yahut tenini rûh etti gitti.[38]
“Vücud O’ndan başladı ve emri olduğundan yine O’na dönecektir.” Yani dönme emri olduğundan yine her şey O’na dönecektir. Birçok âyet-i kerimenin sonunda buyruluyor:
﴿وَإِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ﴾
“Ve ilâllâhi turceul umûr” “bütün işler Allah’a dönücüdür ve sizlerde ona dönücüsünüz.” (57/5)
﴿إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ﴾
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” “Muhakkak ki biz Allah içiniz ve ona döneceğiz,” (2/156) döndürüleceğiz. Bunlar gibi birçok âyet-i kerimenin sonunda bu dönmeden bahsedilmek-tedir. Zaten insanın başka gidecek, başka dönecek yönü, yolu, yeri de, mekânı da yoktur. Çünkü bütün âlemler Allah’ın mekânı, Allah’ın varlığının zuhur mahalleridir. Kim nereye giderse gitsin, nereye dönerse dönsün, gerçek manada irfaniyetiyle baktığı zaman mutlaka Hakk’a dönmüştür..[39]