İçeriğe atla
Hadîd 4Cüz 27 · Sayfa 538

Hadîd Sûresi 4. Âyet

الحديد

Sohbete sor

Huve-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ-l'arş(i)(c) ya'lemu mâ yelicu fî-l-ardi vemâ yaḣrucu minhâ vemâ yenzilu mine-ssemâ-i vemâ ya'rucu fîhâ(s) ve huve me'akum eyne mâ kuntum(c) va(A)llâhu bimâ ta'melûne basîr(un)

O, gökleri ve yeri altı günde (altı evrede) yaratan, sonra Arş'a kurulandır. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

Hadîd Sûresi

Başka ayet-i kerimeler olmasa sadece bu ayet-i Kerime insanın Cenab-ı Hakk’a ne kadar yakın, diğer bir ifade ile ne kadar birlikte olduğunu açık olarak göstermesi için yeter de artar bile.

Allah sadece göklerde değildir, göklerde de var da ama en yakın وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “vehüve meakum eynama küntüm” işte bahsedilen sırlardan birisi de budur. Yani Hz. Rasulullah’a açma dediği ama Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın açtığı sırlardan bir tanesi de budur. وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ Aslında sır da değil, çok açık ama o açıklığı alacak yerin hazırlanmış olması lazımdır. İç bölümde bir ruhaniyet, inkar etmeden, teşbihatta kalmadan, tenzihte de kalmadan gerekmektedir. وَهُوَ مَعَكُمْ O sizinle beraberdir, اَيْنَ مَاكُنْتُمْ siz neredesiniz. Efendim biz oradaydık da namaz kıldık, ibadet ettik, Hacca da gittik, peki bu ayet bana neden geliyor, böyle olmamız lazım ki bu ayet bize geliyor. Bu bir yerde ikaz bir yerde lütuftur. Bakın gayet açık وَهُوَ مَعَكُمْ O, sizinle beraberdir, ayrılığı biz icat ediyoruz. Siz neredesiniz hükmünde ayrılığı biz icat ediyoruz. Yani suni olarak bir ayrılık ortaya koymuş oluyoruz.

Bizlerin olduğumuzu zannettiğimiz müslümanlık hayâlimizdeki vehmimizdeki müslümanlıktır, âhirette bize en başta sorulacak olan “O sizinle beraberdi siz neredeydiniz?” (57/4) sorusunun cevâbını eğer bu dünyâ yaşantısında bulabilir isek, orada o cevâp verilmiş olacaktır ve daha sonraki sorular da kolayca geçilecektir. Cenab-ı Hakk cümlemize kolaylıklar ihsan etsin. “ İz- -T.B- ”

(Hadid Suresi 57/4 Ayette)

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ

ve hüve me’aküm eynema küntüm ve “hüve” me’aküm/sizin ile beraber/maiyetiniz siz eynema/nerede idiniz “O sizinle beraberdi siz nerede idiniz”? hitabına bu beraberliği bilenlerin vereceği “yarabbi seninle beraberdik” cevabı ne mutlu bir son olacaktır.

“Tefekkür gibi ibadet yoktur”[24]

Bu Hadis-i şerifin özünü çok iyi anlamamız erekmekledir.

Ne yazık ki fiilî ibadetleri, ibadetin son menzili zannedip sadece şekilleri ile iktifa etmeye çalışıyoruz, tefekkürün bizleri nerelere yükselteceği bu Hadis-i Şerif ile çok güzel ifade edilmekledir.

Hz. Mevlana da Mesnevi-i Şerifin 1. inci cildinde “Arif bir kişi ile bir saat soh­bet, yüz senelik nafile ibadetten hayırlıdır” buyurdular.

Sakın ha: ibadeti küçük görüyoruz zannetmeyin, anlatmak islediğimiz, uyuşuk, gaflet içinde, muhabbetsiz, yapılan ibadeti, gerçek, canlı muhabbetli ve idrakli yapmaya yönetmeğe yardımcı olmağa çalış­maktır.

“Allah nezdinde en mutlunuz onlardır ki sabah ve ak­şam Allah cemalini görürler, bu öyle bir zevktir ki bütün be­denî zevklere nisbeti bahr-ı muhitin (büyük dış deniz) bir damlaya nispeti gibidir.”[25]

Müthiş bir ifade, yorumunu siz yapın.

“Rabbınızı gördüğünüz zaman onu ay’ı gördüğünüz gibi (aşikar tecelli ettiğim) görürsünüz.” (Hadis-i şerif 55) *(6)

“Günahkar olduğun halde Allah’ın cemal tecellisin! gö­remezsin”[26]

Günah yükün üstünde olduğu müddetçe Cenab-ı Hakk’ı müşahede etmen mümkün değildir. Al­lah c.c cümlemizi kurtarsın.[27] “ İz- -T-B- ”


57/4 “ O sizinle beraberdir! Siz neredesiniz” Bu hallere düşmezden evvel inşeallah şuur ve idrakle-rimiz açılır, irade ve kudretimizi şimdiden ortaya koyarak o ilâhi kelâmların bu kadar yanımıza gelip, ancak takılan hayal, vehim ve nefs kalelerimizi kendimiz yıkıp o aziz misafirlerimizi beden şehrimizin gönül hanesinde lâyık oldukları üzere ağırlama imkânlarımız olur.[28] “ İz- -T-B- ”


Bizler de hakîkati Âdemîyyeyi idrâk ettiğimizde ve Âdemi mânâ bizim vücût arzımıza ayak bastığında artık kıyâmet alâmeti başlamış oldu.

“Rabbın seninle idi sen nerede idin?” (57/4) sorusuna doğru cevap verilebilirsen ondan sonrası kolay geçecektir. Hakikatleri idrâk etmiş olanlar cevap olarak hemen “Ben ömür boyu onunla beraberdim” diyecekler.

Yavuz Sultan Selim, ömrünün son zamanlarında çok hasta bir halde seferden dönmekte iken, hastalığının iyice ilerlediği bir zamanda doktoru kendisine “Sultanım Hakk’a yaklaşma zamanınız gelmiştir” hitâbını nezâketle yaptıktan sonra hiddetlenerek, “Sen bizi nerede zannediyordun şimdiye kadar.” demiştir.

Efendimiz (s.a.v)’e peygamberlik görevinin verilmesiyle kıyâmet düğmesine basıldı, bizler şu anda bu süreci yaşıyoruz. Bu âlemler her an olmakta ve bozulmaktadır. Hakikati Muhammedîyye şu anda kemâlatını sürdürmektedir. Diğer ümmetlerden bizim üstünlüğümüz 7. gün olarak belirtilen bu süreci yaşamamızdır. Bir şeyin olması kemâle ermesi ve aslına dönmesi mutlak kemâlattır, diğer ümmetlerde bu asla dönüş yoktur, sadece ortada kalmışlık vardır.

Merteb-i Muhammedîyyet bu asla dönüş yâni bâtından gelip zâhire çıkan bu âlemlerin tekrar bâtın ismine dönmesidir.

Dönemeyecekleri ehilleri de dünyâda kaybettiklerinden dolayı bulamayacakları İlâh-î hakîkatlerdir.

Kıyâmet alâmetleri olarak belirtilen oluşumlar çıkmaya başladı belki bizler açık olarak göremiyoruz. Örneğin, Dabbetül arz deniliyor, yâni iki ayağı üzerinde debelenen varlıklar, şöyle bir bakalım, ne mânâdan ne maddeden haberi olmayan ellerinde içki, sigara ile müzik eşliğinde durmadan debelenen insânlar, Dabbetül arz’dan başka ne olabilir ki.[29]

“ İz- -T-B- ”


Bizlerin olduğumuzu zannettiğimiz müslümanlık hayâlimizdeki vehmimizdeki müslümanlıktır, âhirette bize en başta sorulacak olan “O sizinle beraberdi siz neredeydiniz?” (57/4) sorusunun cevâbını eğer bu dünyâ yaşantısında bulabilir isek, orada o cevâp verilmiş olacaktır ve daha sonraki sorular da kolayca geçilecektir.[30] “ İz- -T-B- ”


وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 ayetinde beyan buyurulduğu üzere “ nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu durumda kimi kime davet edeceksin. Böylece başlangıçta Hak biz de yok değildir. Sizinle mevcut olduğu halde siz sizinle beraber olduğunu idrak etmediğiniz için bir başka yerdeydiniz. Yani “Kulum ben seninleydim sen kiminleydin” demek olur.

Yani O sizinle olduğundan siz de onda olmalıydınız. Onunla olmayı idrak edemediğinize göre o zaman nerede idiniz. Buna cevap verilemez çünkü O’nun varlığından başka varlık yok ki. Cevap verse bile “kendi var ettiğim mülkümdeydim” olur bu da batıldır. Biz başta Hakk’tan ayrı değildik ki sonradan O’na davet olunalım. Biz mevcut oldukça O bizimle beraberdir. İstersen ayır, istersen yırt, istersen yak, parçala Vücudundan parçalar keser atarsın ama O’nu atamazsın. O sana şah damarından daha yakındır. Bedeninin tamamını da atarsın gene O’nu atamazsın. O daima bizimle beraberdir.[31] “İz- -T-B-”


وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bizimle beraber olduğunu ispat edince yani 47/35 ayetinde “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bunu ispat etti Cenab-ı Hakk. Hani birçok ayette وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ 50/16 “Size şah damarından daha yakındır”, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 “Ona ruhumdan üfürdüm” ve وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ 2/253 “Sizi Ruh-ül Kuds ile destekledik” ve وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “ O sizinle beraberdi siz neredeydiniz” gibi ayetlerde de belirtildiği gibi.

Bu beraberlik Ümmet-i Muhammed’e has bir beraberliktir. Bizden evvelki ümmetlerin böyle bir beraberliği yoktu. Gayrılığı vardı. Neden? Hakikat-i Muhammedi üzere daha hayatları kemale ermediğinden gayrılıkları vardı. Ama ümmet-i Muhammed Hakikat-i Muhammedi üzere ilgileri ve bilgileri olduklarından ayniyet üzerine hayatlarını sürdürdüklerinden beraberlikleri vardır, ümmet-i Muhammed’e has bir oluşumdur. Onun için ne kadar şükretsek veya kendimizi ne kadar yüceltsek azdır. Nefsani olarak değil rahmani olarak tabi ki. Ümmet-i Muhammediyeden hakayık-ı ilahiyeye dahil olmayıp, yani ilahi hakikatlere dahil olmayıp, yalnız salih amel işleyen kimseler ulüvvden uluv-u mekaneti anladılar. Yani yücelikten mekanın yüceliğini anladılar. “Hakk mekandan münezzehtir” böylece bizim için sabit olan âlemiyet yani yücelik ilim hasebiyledir. Biz ilim olarak bir yücelik biliriz dediler, zira biz cisim-i kesifiz, mekaniyet ile muttasıfız. Yani kesif cisimleriz, mekan ile vasıflanırız.

Eğer bizim ulüvvumuz mekan ile olsaydı bizim ile maiyet-i Hak sabit olduğuna göre yani Hakkın mahiyeti sabit olduğuna göre Hakkın mekandan münezzeh olmaması lazımdır. Eğer Hakk bizimle beraberse bunu biz ilim olarak düşünürüz. Fiil olarak değil, bizatihi Hakk bizimle beraber düşünemeyiz. Eğer Hakk bizimle beraber olsa o zaman Hak mekandan münezzehtir, biz ise mekanız Hakk bizimle birlikte olmuş olduğuna göre Hakk bir mekanda olmuş olur. Biz bunu böyle düşünemeyiz, bundan da tenzih ederiz. Hakkın mekandan münezzeh olmaması lazım gelir eğer seninle beraberse. Niye böyle düşünüyorlar; Meseleye kişilik yönünden baktıkları için öyle düşünüyorlar, kişiyi kişi olarak görüyorlar ondan öyle düşünüyorlar. Halbuki ümmet-i Muhammed yapmış olduğu riyazatlarla cesetlikten berî olmuş kurtulmuş oluyor.

İşte o şekilde kişi ile Allah birliktedir, Muhammedileri vasfı odur zaten. Nefsani, yaramaz sıfatlardan kurtulması beşeriyetinden kurtulması dolayısıyla ruhani hale gelmesi, ruhaniyle birlikte latif ulüvv-u mekanet haline gelmesi işte o zaman Cenab-ı Hakkın onunla birlikte olması özelliği ortaya çıkıyor.

Ama bunun böyle olduğunu bilmeyen Salih amel işleyen Muhammediler bunu inkar ediyor, “bu ilmi bir olaydır “diyorlardır. Nasıl ki فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayetinde nereye baksanız Allah’ın veçhini görürsünüz ve وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ 24/32 Cenab-ı Hakk “ ilmiyle her tarafı kuşatmıştır” ifadesinde bulunuyorlar, zatıyla değil ilmiyle burasını da böyle anlıyorlar. Onların da anlayışına hürmet edilir, onlar da o kadarını biliyorlar. Yani Güneşten aldıkları ziya Allah’ın ilminden aldıkları o kadardır. Ama ilmin ulüvvu, yüksekliği, sonu olmadığından ümmet-i Muhammede de bütün bu ilimler verilmiş olduğundan kim ne kadar hakikat-ı Muhammediden ilim alırsa o kadar ulüvv-u mekanet hükmüne girer.

Bu yükselme mekanda değil manadadır. Halbuki o amelin sureti olur. Yani salih amel işlediği zaman bu amellerin birer sureti olur ve suret ise mekan ister. Hak bizimle beraber olup ulüvvumuz dahi ulüvv-i mekanet ve mertebe den ibaret olunca amalimizin suretleri nerede mahpus olur deyip amellerinin ecri fevt olacağından korktular. Yani yanlış bir şeyler düşünüp de amellerimiz boşa gitmesin hiç hükmüne gitmesin diye korktular, ilim ile beraberdir dediler. Yani bu ilmi bir oluşumdur, yukarıdaki ayette وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” bu ilmi bir oluştur dediler, fiili bir oluş değildir dediler.

Eğer Allah bizdedir beraberdir hükmüne girdiğinde amellerinin yok olacağından korktular. Tabi ki orada amel yok olacaktır. Eğer sen varsan amelin varsa suçun günahın iyiliklerin varsa, sen varsın demektir. Sen varsan Allah orada yoktur. Çünkü sen orada nefsinle kaimsin orada demektir. Kişi enaniyetinden kurtulmadıkça Allah ile birlikte olamıyorsun. Bunun için Hakk Teala وَاللَّهُ مَعَكُمْ ” kavline mütakiben “Allahüteala amal-i cismaninizden ve onların ücurundan bir şey noksan kılmaz” buyurdu onlara. Yani amelleriniz yok olmaz onların ecirleri hepsi verilir diye onlara güç verdi. Şimdi amel mekanı ve ilim mekanatı ister. Eğer biz amel sahibi isek yani sadece amel sahibi isek bir mekana ihtiyacımız vardır. O zaman o mekan yücelmiş oluyor. Yüce bir mekan olmuş oluyor. Yine o mekan senin varlığınla değerlenmiş oluyor. Zira amel cismin aza ve cevarihı vasıtası ile sadır olan suretlerden ibarettir. O suver âlem-i kevnde yani o suretler kevn âleminde muhafaza edilir. Yapmış olduğu namazından, konuşmasından her şeyinden meydana gelen suretler bu âlemde muhafaza edilmektedir.[32] “ İz- -T-B- ”


İşte Hakk Teala hüviyetinin bizimle beraber olduğunu وَهُوَ مَعَكُمْ 57/4 Yani O sizinle beraberdi diyor, ne zaman ahrette diyor. Ondan sonra siz kiminleydiniz buyuracak. “Vallahü makum” Yeminle, mutlaka Allah sizinle beraberdir. Kavliyle isbat buyurmakla âlemiyette iştirakı ilham ettikten sonra yani birleştirdikten sonra yani ulüvv-i mekan ile ulüvv-i mekaneti üstünüzde birleştirmiş oluyor. Burada çok büyük müjdeler vardır tabi ki anlayabilene.

Ancak sen bunu kendi beşeriyetine verme, bundan tenzih et, Hakkın mutlak vücudu dolayısı ile bu yükseklik size verildi. Yani Hakkın mutlak vücudu sende zuhur etmesi dolayısıyla verildi yoksa senin nefsaniyetin, beşeriyetin dolayısıyla değil bunu iyi anla buyuruyor. Zaten o beşeriyetini daha evvelce amal-i saliha ile indiremezsen, ortadan kaldıramazsan ulüvv-u mekanete de ulaşman mümkün değildir. Yani burada senin varlığın ortadan çıkınca Allah sizinle beraberdir ifadesi sizin hakikatinizle beraberdir manasındadır, yoksa nefsaniyetinizle beşeriyetinizle değildir.[33] “ İz- -T-B- ”


“Men arafe nefsehu fakat arefe rabbehu” kim ki nefsini bildi o rabbını bildi, rabbını bilen kimseye sorgu sual olur mu, olmaz. Hani bunun da hikayeleri vardır ya Bayazid-i Bestami Rahmetlik olmuş ta aradan birkaç gün geçtikten sonra yakın dostları onu rüyasında görmüşler soruyorlar “Ya Bayazid nasıl karşılandın sana neler sordular” diyor ki sorgu sual melekleri geldi, başladılar bana sormaya işte sen kimsin, Rabbın kimdir, dinin nedir gibi, ben onlara dedim ki durun, durun bir dakika sizden izin istiyorum müsaade edin ben size bir şey sorayım evvela siz sonra bana istediğinizi sorun dedim.

Melekler de bu işe hayret ettiler nasıl bir adam diye diyor, böylesiyle hiç karşılaşmadık diyorlar, meleklere diyor ki siz nereden geldiniz işte biz bir yılı 50 bin yıl olan yerden geldik, diyorlar o da ya öyle mi, peki gelirken rabbınızı unuttunuz mu diyor, melekler de unutur muyuz diyorlar, bunun üzerine, ben bir metre yukarıdan geldim rabbımı unutur muyum diyor. Melekler tamam, tamam zaten senin böyle diyeceğinizi biliyorduk, hadi Allah rahatlık versin diyorlar gidiyorlar. İşte böyle öyle bir yerde kayıp geçiyor ki Cenab-ı Hakk melekler insana bir tek şey soracaklar evvela kabirde diyor tabi şeriat ehline göre peygamberin kim rabbin kim kitabın ne bunlar sorulacak ama bunlardan ötede bir şey sorulacak وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “O sizinle beraberdi siz neredeydiniz” bu soruya cevap verenin ötekilerin hepsini kolay cevap verir diyor. Yani O dünya hayatında ömür boyu sizinle beraberdi siz nerede idiniz, ondan haberiniz yoktu, bunun cevabını orada verirse burada da onu öğrenirsek artık bize ne soru meleği gelir, ne de bir şey gelir. Melek neyi soracak ki hesap kitap neyini soracaktır. Vücudu kalmamış varlığı kalmamış, bir varlığa ne soracaktır ki. Kim ne soracaktır ki, hepsi sahibini bulmuş ortada bir şey kalmamış ki sorulacak kimse kalmamış sorarsa Allah’tan sorsun.

Çünkü hepsi ondadır, O’na da kim soracak ki bir şey. Ölmeden evvel ölmek, ölmüş kişiye bir şey soruyorlar mı, kabrine başına gidip te şunu ver bunu ver, yok yok ki zaten kendi yok yoktan yok çıkar, bunu herkes gayreti nisbetinde yaşar, ama bunu yaşamaktan bilmesi çok büyük bir hadisedir. Yani sadece bilmesi bile büyük bir hadisedir. Yaşaması da çok güzel bir hadisedir. Yapılacak şey bakın kendimizi tanımak bundan daha ileriye daha ileride bir fiil yok bir anlayış yok bu dünyada daha ileride daha bir değer yoktur. Bütün bu odanın içini altın ile doldursalar onun yanında bir toz tanesi kadar yapmaz. Toz tanesi kadar değer yapmaz. Çünkü o burada kalacak onu ahirete geçiremiyoruz ki yani geçmiyor ki hani kefenin cebi yok derler, işte kabaca basit olarak kefenin cebinde yok ama ruhumuzun cebinde her şey vardır, yani ruhumuzda cep var, oraya koyarsak onunla birlikte gider veya gönül cebimize koyarsak imanımızı da muhabbetimizi de her şeyimizi de oradan gider bizimle beraber.[34] “ İz- -T-B- ”


Nerede olsanız O sizinle beraberdir. (Hadid 57/4)

G:\DCIM\Camera\2014-04-19 01.32.43-1.jpg

14-4-2014 günü Balat Fatih’e sohbete gittik. Kadir Has caddesi üzerinde Belediye Haliç Sosyal tesislerinde Ö… E… üstteki hat çerçevesini torbasından çıkarıp bize gösterdi. Efendi Babam bunu yazın bende hat olarak yazdırdım dedi. “Ve huve meakum eyne mâ kuntum” yazmaktaydı. Akşam sohbet çıkışında 12 numaralı evin demir (Hadid) kapısı önünde Ö… E…[35] bize bu çerçeve içinde hat yazısını hediye etti. İsmail adında arkadaşıma yazdırdım dedi. Sana, kendime ve yazana olmak üzere üç adet yazıldı diye ilave etti.

Buradan bununla ilgili bir yazı kayda alınması gerektiğini düşünerek bu yazıyı kayda alıyoruz. Cenab-ı Hakk’tan hayal ve vehimden uzak tutarak bu âyetin bu cümlesinde ne murat etmişse bizlere açmasını niyaz ederiz.

Bu ayeti İsmail’in yazması ve Ö… E… getirmesi ile Bu âyetten gelen Hakk’ın sesinin işitilerek aşık, tutkun ve Hakk’a dost olmuş bir şekilde hayata, yaşantıya geçirilmesi Murad ediliyordu.

Evin numarası (12) Hakikat-i Muhammedi ve içinde 57 sayısını barındırmaktadır.

Günün tarihi aynı zamanda 15-04-2014 bağlanan gece idi.

15+4+20+14= 53

Ve huve meakum eyne mâ kuntum” Sayısal değerini hesaplarsak;

Vav:6, He; 5, Vav: 6: Mim: 40, Ayn: 70, Kef: 20, Mim: 40, Elif: 1, Ye: 10, Mim: 40, Elif: 1, Kef: 20, Nun: 50, Te:

400, Mim: 40

6+5+6+40+70+20+40+1+10+50+40+1+20+50+400+40= 799[36]

(7) Yedi Nefs ve 7 Subuti Sıfat mertebesi, (99) Esma’ül Hüsna, Âyet sayısal değeri;

5+7+4= 16

(16) İlm’el Yakin, Ayn’el Yakin, Hakk’el Yakin ve Hakikat-i Muhammedi dir…

57-4= 53 Ahad Ahmed ve Şifre sayımızdır. TERZİ BABA


Ve huve meakum eyne mâ kuntum” harfleri inceleyecek olursak…

Sondan başa doğru gidecek olursak, Mim; Muhammed’ül Emin mertebesi,

Te: İlahi ve Beşeri Tevhid, Kün: Olmak, Efal âleminde Nur’un zuhura çıkışı Elif: Hazret-i Muhammed mertebesinin batınında bulunan Allah cc… (Rabbi Hassı) Mim: Hz Muhammed mertebesi, Nun: Nuru Muhammedi

Ye: 28 mertebeyi Müşahade, Elif: 13 (Hz. Muhammed başka diğer kişilerin yaptıkları Rabbi Haslarına olan seyr) Mim: Hakikat-i Muhammediye

Kü= Kün ( Ol emri ile Esma-i ilahiyyenin sabit aynlarının oluşumu) Ayn = Ayan-ı Sabite Mim= Hakikat-i Ahadiyet’ül Ahmediyye, Vav= Uluhiyet (Sıfat) He= Hüviyyet (Âlemler ve Kabe) Vav= Allah (Zat) Hazreti Muhammed’in miracı sıfatından zatına, diğer enbiya ve evliyaların seyirleri Efal’den Esma yani Rabbi haslarınadır.


Bir bütünlük olması bakımından bu ayetin tamamı ve tefsirini aşağıya alıyoruz.

هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

Huvellezî halakas semâvâti vel ardafisitteti eyyâmin summestevâ alel arş(arşi), a’lemu mâ yelicu fîl ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ ya’rucu fîhâ, ve huve meakum eyne mâ kuntum, vallâhu bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).

O'dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı (halk etti). Sonra arş üzerine istivâ etti (hükümran oldu). Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede olsanız O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

“O, semavat’ı ve arz’ı altı günde halk etti”… İlâhi günler olarak altı günde halk etti. Yani Âdem (a.s) zamanından Hz. Muhammed (s.a.v) zamanına kadar süren altı aletle halk etti. Bu da hafta döneminin tamamından ibarettir. Yani Hak bunlarla perdelendi ve halk zuhur etti. Çünkü halk, Hakk’ın eşya ile perdelenmesinden ibarettir. İşte bu zamana perdelenme zamanı denir. “Sonra istiva etti.” Hakikat-i Muhammedi “arşı”nın üzerine bütün sıfatlarla zuhur etti. Ne sıfatların bazısı bazısını, ne sıfatlar zatı, ne de zat sıfatları perdeledi. Bilakis, bunların tümü yedinci günde (Cuma) zuhur etmek suretiyle istiva etti. Ya da şöyle bir anlam kastedilmiştir: “Kaf” suresinde zikredildiği gibi altı cevher ve arazdan oluşan altı mertebe suretinde zuhur etti. Sonra bütün eşyaya eşit düzeyde rahmani surette etki etmek ve ismiyle zuhur etmek suretiyle bütün eşyaya tesir ederek en büyük ruh arşına istiva etti.

…Gireni bilir” cismani âlem arzına giren tür suretlerini malumatının suretleri oldukları için bilir. “Ve ondan çıkanı bilir.” ondan ayrılan ruhları, fesat ve fena zamanında ondan zail olan suretleri bilir. Bunlar semadan inen ve ona yükselen suretlerdir. Ya da kastedilen anlam şudur: Ruh semasından inen ilimleri, kalbe feyiz ve ışık veren nurları, ondan yükselen, ayrılan küllileri ve hissedilen cüzileri, tezkiye edilmiş amellerin heyetlerini bilir. “Nerede olursanız, O sizinle beraberdir.” Çünkü sizin varlığınız O’nunla gerçekleşir ve O sizin mazharınızda zuhur etmiştir. “Allah yaptıklarınızı görür.” Onları önceden bilir, yaptıklarınızın suretleri huzurundaki melekut âleminin dört levhasına nakşedilmiştir.[37]


Aşağıdaki paragraflar “Nerede olursanız sizinle beraberdir” ilgili konular Fussus’ül Hikem’den özet olarak alınmıştır.

Kendisi bizim "hüviyyet"imiz olduğunu “İşiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum...” Hadîs-i kudsîsinde bize bildirdi. Ve Hakk'ın bize bunu bildirmesi, şu­nun içindir ki, Hakk’ın rahmetini ancak kendi nefsinden dolayı, kendi nefsi üzerine mecbûri kıldığını biz bilelim. Çünkü onun nefsi, bizim "hüviyyet"imizdir. Ve onun vücûdu, hakîkî vücûd ve bizim vücûdumuz ise, onun vücûduna bağlı olan bir i'tibârî vücûttur. Bundan dolayı o, bizim bâtınımızdır. Ve onun nefsi, bizim bâtınımızın ve hüviyyetimizin aynıdır. Böyle olunca rahmet, Hakk'ın vücûdundan hâriç olmadı. Şu halde, rahmet eden Hak olduğu gibi, rahmet edilen de Hak'tır. Ve mâdemki "râhim" ve "rahmet edilen" Hak'tır; bundan dolayı Hakk'ın bahşetmesi ve ihsânı kimin üzerine olur? Oysa vücûdda ondan başka bir şey yoktur. Ve bu gördüğümüz çokluk taayyünleri, O'nun mutlak vücûdunun taayyününden ve kayıtlanmasından başka bir şey değildir. Gerçi bu, böyledir. Fakat "hálk" dediğimiz izâfî vücûtlara baktığımız zaman, onların ilimlerde bir diğerinden farklı olduğunu görüyoruz.

Hâs Rabb bizim bâtınımız olduğu için biz zımnen O'nunla berâberiz. Ve biz O'nun zâhiri olduğumuz için, O açıklık ile bizimle berâberdir. Ve bu, zımnen bizim O'nunla ve açıklık ile O'nun bizimle berâber olduğumuzun delîli, Hak Teâlâ hazretlerinin “ve hüve meaküm eyne mâ küntüm” (Hadîd, 57/4) ya'nî "Siz nerede iseniz o sizinledir" mübârek sözüdür. Çünkü nerede olursak olalım, O'nun bizimle berâber olması, O’nun bizim bâtınımız, bizim O'nun zâhiri olmamıza bağlıdır. Bundan dolayı Hak, isimleri eliyle bizim alınlarımızı tuttuğu için biz Hak ile berâberiz. Ve bizim taayyün etmiş vücûtlarımız, Hakk’ın mutlak vücûdunun bu isimleri dolayısıyla taayyünü ve kayıtlanmasından ibâret olup, O'nun vücûdunun gayrı olmadığından, her bir ismin sırât-ı müstakîminde bizimle berâber yürüyen Hak'tır. Bundan dolayı Hak, kendi nefsiyle berâberdir. Ve mâdemki âlem sûretlerinden her birisi bir ismin görünme yeridir ve o isim kendi görünme yerini alnından tutup kendi sırât-ı müstakîmi üzerinde götürür, şu halde âlem fertlerinden, sırât-ı müstakîm üzerinde olmayan hiçbir ferd yoktur ve bu sırât dahi mutlak olan Rabb’in isimlerine mahsûs olan sırâttır.

(S.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın mârifetini, nefsin mârifetine bağlı kılıp “Men arefe nefsehû fakad arefe Rabbehû” yâni “Nefsine ârif olan Rabbi’ne ârif olur” buyurdu. Çünkü mutlak vücût, nasıl ki âfâkta mevcût ise, nefislerde dahi öylece mevcûttur. Nitekim Hakîm Senâî Hazretleri bu ma’nâya işâreten buyururlar:

Tercüme: "Kendi nefsini tanıyamayan, bilmeyen kimse, Hâlık'ı nerede bilir? Sen kendi nefsinin elinde zebûn oluyorsun, nasıl Kird-gâr’a ârif olursun?" Şimdi Râbb'ine ârif olmak için kişinin ilk önce kendi nefsine ârif olması lâzımdır. Nefsini icmâl olarak ârif olan, Rabb'ini de icmâl olarak ârif olur. Çünkü insâni nefs, kevni ve ilâhî mertebelerin hepsini içine almıştır. Ve Hak dahi bu mertebelerde açığa çıkmasından dolayı, onların hepsini içine almıştır. Ve ârif Rabb'inin mertebelerini, nasıl ki mücmel olarak bilirse, kendi nefsini de, daha çok ancak icmâl üzere bilir.

Ve nefsine ayrıntılı olarak ârif olan zât, ancak zâhiri kayıtlardan ve bâtınî taayyünlerden kurtulmuş ve zorunlu ve imkâni hükümler kendisinde gözüken kimsedir. Bundan dolayı bu zât, Rabb'ini de ayrıntılı olarak ârif olur; ve hakîki mârifetin oluşması, ancak âfâki sûretlerde yayılmış olan ilâhî îşaretler ile nefslerdeki ilâhî işâretler mârifeti arasını birleştirmekle olur.

Nitekim Hak Teâlâ buyurur: "Biz işâretlerimizi yakında onlara âfâkta gösteririz." (Fussılet, 41/53) Ve "âfâk" dediğimiz şey, senden hâriç olan şeydir; yânî âfâki taayyünler senin taayyününe göre başka bir taayyündür. Ve Hak her bir taayyünde başka başka tecellîler ile zâhir oldu.

Ve aynı şekilde, Hak Teâlâ buyurur: "Biz işâretlerimizi onların nefislerinde onlara gösteririz." (Fussılet, 41/53) Ve o "nefis" de senin "ayn"ındır. Ve Hak, kevni ve ilâhî mertebelerin tümü ile mü'minin kalbine istivâ etti. Tâ ki onlara, yânî bakanlara, açıkça belli olsun ki, âfâk ve nefslerde görünen Hak'tır. Ve Hakk'ın âfâkta ve nefslerde görünmesi, sen Hakk'ın sûreti olduğun ve Hakk’ın da senin rûhun olduğu yön iledir. Şu halde sen, Hakk'ın cismi sûreti gibisin ve Hak senin cesedinin sûretine, onu idâre eden rûh gibidir. Yânî âfâk ve nefslerde müşahede edilen görünme yerlerinde Hakk'ın zâhir olması ve âfâk ve nefslerin Hak ile kâim bulunması, rûhun cesette açığa çıkması ve cesedin rûh ile kıyâmı gibidir. Bundan dolayı Hak senin hüviyyetin ve bâtının; ve sen Hakk'ın sûreti ve zâhirisin. Bununla berâber Hak, rûh değildir; belki rûhun rûhudur. Çünkü mutlak vücûdun mertebelere tenezzüllerine göre rûhlar âlemi üçüncü mertebedir. Ömer Hayyâm buyurur:

Tercüme. "Hak cihânın cânıdır ve cihân bütün her şeyiyle bedendir. Meleklerin rûhları da bu bedenin havâssidir. Felekler ve unsurlar ve mevcûtlar ise bu bedenin âzâsıdır. İşte tevhîd budur; bunun dışındakiler hep çokluk perdeleridir" Yânî Muhammed (s.a.v.) sûresinde olan “Fe lâ tehinû ve ted’û iles selmi ve entumul a’levne vallâhu meakum ve len yetirekum a’mâlekum.” (Muhammed, 47/35) âyet-i kerîme­ sindeki “ve entumul a’levne” yâni “Siz âlîlersi-niz” sözü ile Hak Teâlâ bizi âlî oluş yâni üstün oluş ile vasfedip “vallâhu meakum” yâni “Ve Allah sizinle berâber” sözü ile de bizimle berâber olduğunu isbât edince, Muhammedî ümmetinden ilâhi hâkikâtlerden haberi olmayıp yalnız sâlih ameller işleyen kimseler, ulüvvden mekânet ulüvvünü an­ladılar; ve "Hak, mekândan münezzehdir; bundan dolayı bizim için mevcût olan âlî oluş, ilim yönüyledir. Çünkü biz kesîf cisimiz ve mekâ­nı oluş ile vâsıflanmışız. Eğer bizim ulüvvümüz mekân ile olsa, bizimle Hakk’ın berâberliği mevcût olduğuna göre, Hakk'ın mekândan münezzeh olmaması lâzım gelir. Oysa amellerin sûreti olur. Ve sûret ise me­kân ister. Ve Hak bizimle berâber olup ulüvvümüz de mekânet ve mertebe ulüvvünden ibâret olunca amellerimizin sûretleri nerede muhafaza olur?" diyerek amellerinin mükafatının kaybolacağından korktular. Bunun için Hak Teâlâ “vallâhu meakum” yâni “Ve Allah sizinle berâber” sözünü tâkiben “ve len yetirekum a’mâlekum” yâni "Allah Teâlâ cismâni amellerinizden ve onların mükâfatlarından bir şey noksan kılmaz" sözünü beyân buyurdu.

Hakk'ın hakîkati bende açığa çıkmıştır. Bu sûrette biz Hak için bir zarf mesâbesindeyiz. Çünkü o bizim sûretlerimize ve renklerimize göre bizim ile açığa çıkıp taayyün etti. Nitekim şekilleri ve renkleri muhte­lif birtakım bardaklara su konsa, su aslında taayyünsüz ve renksiz iken, bardak ne şekilde ise o şekle uyarak taayyün eder. Ve bardakların renklerine göre kırmızı, yeşil, mâvî ve sarı görünür. İşte Hakk’ın zâtı da böyle taayyünsüz ve renksizdir. Bizim taayyünlerimize göre muhtelif ve türlü türlü sûretlerde açığa çıkar.

Şimdi "su" ile "zarf ' ancak bir örnekten ibârettir. Çünkü "su" ile "kap" arasında ikilik ve gayri oluş vardır. Suyun vücûdu ile barda­ğın vücûdu başka başka şeylerdir. Suyun bardağa dâhil oluşu, girme sûretiyledir. Daha önce tekrar tekrar bahsedildiği üzere, Hakk'ın bizim taayyünlerimize tahallülü yânî karışması ise ikilik ve girme sûretiyle değildir. Bizim bu vücûdumuz, mutlak vücûdun tenezzülünden oluşmuş, kayıtlı bir kesîf vücûttur. Bundan dolayı, ayrı bağımsız bir zarf ve hâriç sayılamaz.

Girmeye inanmış olanlar, Hakk’ın vücûdu ile hálkın vücûdunu bir dîğerinin gayri zannettikleri için bu girme çukuruna düşmüşlerdir.

Sen ayn-ı sâbiteni tanı ki, o Hakk'ın zâti işlerinden bir iş ve onun bilineni olan sûretlerinden bir sûrettir. Ve sen "hü­viyyet"ini bil ki, sen ayn-ı sâbitenin özelliğinde açığa çıkan Hakk'­ın vücûdusun. Ve Hakk'a nisbetini bil ki, senin Hakk'a nisbetin, kayıtlının mutlaka ve gölgenin ayakta duran şahsa nisbeti gibidir. Ve ne şeyle Hak olduğunu anla! Çünkü sen "hüviyyet"in ve "hakîkat"in yönüyle Hak'sın ve "taayyün"ün yönüyle âlemsin ve Hakk'ın gayrısın. Ve bu sözlere benzer ne varsa o'sun. Ve âlimler bu ilimde çeşitlidir. Kimi bilendir ve kimi daha çok bilendir. Ve bu farklılık müşâhededeki farklılığa dayanmaktadır. Şöyle ki:

Çokluk taayyünlerini müşâhede eden kimseler, "hálk"ı görürler.

Bu çokluk taayyünlerinde tecellî edici olan ahad vücûdu müşâhe­de eden kimseler, "Hakk"ı görürler.

İki îtibâr ile iki yönü de müşâhede eden kimseler, hem hálkı ve hem de Hakk'ı görürler.

Bağıntılar ve izâfetler ile çoğalmış olan sûretleri bir hakîkat olarak mü­şâhede eden, yânî zât ile isimlerin ahad oluşu ile küll yânî bütünsellik müşâhede eden kimse, Allâh'ı hakkıyla tanıyan ehlullahdandır.

Halkı görmeksizin Hakk'ı müşâhede eden kimse, fe­nâ makâmı olan "cem" makâmında hâl sâhibidir.

Hakk'ı hálkta ve hálkı Hak'ta müşâhede eden kimse, fenâdan sonra hâsıl olan bakâ ve "cem"'den sonra hâsıl olan "fark" ma­kâmında kâmil müşâhede sâhibidir. Ve bu makâmın sâhibi diğer makâm sâhiplerinden daha âlimdir. (Kâşâni Şerhi'nden alınmıştır) Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de “Er rahmânu alel arşistevâ” (Tâ­hâ, 20/5) yânî "Rahmân Arş üzerine istivâ etti" buyurdu. Ve Resûl'ünün lisânıyla da "Allah Teâlâ her gece dünyâ semâsına inip buyurur ki: Tövbe eden var mıdır ki, tövbesini kabûl edeyim ve istiğfâr eden var mıdır ki, onu mağfiret edeyim" dedi. Ve aynı şekilde Kur'ân-ı Kerîm'de “Ve hüvellezî fîs semâi ilâhun ve fîl ardı ilâhun” (Zuhruf, 43/84) Yânî "O öyle Allah'dır ki gökte de Allah'dır; yerde de Allah'dır.” Ve “ve hüve meaküm eyne mâ küntüm” (Hadîd, 57/4) Yânî "Nerede olursanız, O sizinle berâberdir" buyurdu. Şimdi Arş, yer, gök ve bizim bulunduğumuz yerler, hep sınırlı mekânlardan ibâret ve mutlak vücûdun tenezzül ile taayyününden hâsıl olmuş bulunduğundan bunların hepsi sınırlı oluşu içinde barındırır. Bu şekilde Hak, nefsini ancak sınır ile vasfetmiş olur.

"Sekâ-hüm Rabbühüm" şarâbın içen âşıklar ey Nakşî Erer ma'şûkuna onlar mekândan lâ-mekân söyler.

Çünkü onların benlikleri Hakk'ın benliğinde mahvolup salt kul olmuşlardır. Nitekim Şeyh Nizâmî (k.s.) buyurur. Beyit:

Tercüme: "Bu taayyün etmiş vücûdumdan "Sensin" dedikten sonra, bir de dönüp "benim" demeyi sana karşı câiz görmem".

Yânî vücûdda, göz ancak Hakk'a bakar; ve hüküm ancak Hak üzerine olur. Çünkü, vücûdda ondan başka bir mevcûd yoktur ki görülebilsin ve üzerine de bir hûküm eklenebîlsin. Bundan dolayı gören ve görülen ve hâkim ve üzerine hüküm verilen hep Hak'tır. Rubâi:

Ben bilmez idim gizli ayân hep Sen imişsin Tenlerde ve canlarda gizli hep Sen imişsin Sen'den bu cihân içre nişân ister idim ben Sonra bunu bildim ki, cihân hep Sen imişsin Yânî bizim vücûdumuz onun içindir. Çünkü o bizim sûretlerimizde açığa çıktı. Ve biz O'nunla mevcûduz. O'nun iki elinde O'na tâbîyiz. Bizim alnımızdan tutup bizde tasarruf eder. İyi ve kötü her bir halde biz, mutlak ve kayıtlı yakınlık ile onun nezdinde hâzırız; ve O'ndan ayrı değiliz. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “ve hüve meaküm eyne mâ küntüm” yânî “Siz nerede iseniz O sizinledir” (Hadîd, 57/4).

Yânî Hak, sınırlı olan muhtelif sûretlerde açığa çıktığı için inkâr olunur. Çünkü câhil Hakk'ı, bütün görünme yerlerinde müşâhede edemediğinden, Hak Teâlâ, onun hayâl ettiği sûrete ters olarak tecellî edince, Hak değildir, diye inkâr eder. Ve Hak bu sebepten dolayı ârif olunan olur. Çünkü câhil Hakk'ın inanışına uygun olan sûrette tecellîsinde, bu Hak'tır, der. Ve ârif ise, Hakk'ı bütün sûretlerde müşâhede ettiğinden, Hak bütün görünme yerlerinde ârif indinde ârif olunan olur. Ve yine bu sebepten dolayı, Hak tenzîh olunur. Çünkü Hak her anda bir şânda ve bir sûrette tecellî ettiğinden ve O'nun belirli bir sûreti olmadığından, ârif O'nu sûretlerden tenzîh eder. Ve câhil ise, inanışına uygun sûretle açığa çıkıştan onu tenzîh edip: Hak cisim değildir, cevher değildir ve araz değildir, gibi sözler söyler. Bu câhil tenzih edicinin hâlidir. Çünkü cisim, cevher ve araz denilen şeyler Hakk'ın vücûduna dâhildir. Bunlar, Hakk'ın vücûdunun gayrı olsa, iki vücûd olması gerekir. Ve aynı şekilde bu sebepten dolayı Hak vasfolunur. Çünkü Hakk'ın Hayât, İlim Sem’, Basar, İrâde ve Kudret ve Kelâm gibi sı­fatları vardır ki, hálk ile kendi arasında ortaktır. Teşbih edici O'nu o sıfatlar ile vasfeder.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(8)