İçeriğe atla
Hadîd 3Cüz 27 · Sayfa 537

Hadîd Sûresi 3. Âyet

الحديد

Sohbete sor

Huve-l-evvelu vel-âḣiru ve-zzâhiru velbâtin(u)(s) ve huve bikulli şey-in ‘alîm(un)

O, ilk ve sondur. Zahir ve Batın'dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

Hadîd Sûresi

“hüve” evvelü ve ahırü ve zahirü ve batınü” ve “hüve” bikülli şey’in” külli/her şey ile alim olan“Evvel, ahır, zahir, batın odur; o her şeyi hakkıyla bilendir.”

“O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır” âyeti celilesi burayı ne güzel açıklıyor

Mi’racımız ise, Ahmed’den (53’ten) ► Ahad’a (13) olmuş oluyor.

Ahmet, taayyünün başlangıcında olduğundan varlıkların aslını oluş-turan “Atom”daki nötron, proton ve elektronların değeri 53 ediyordu.

Kıymetli gönül Dostlarım:

Düşünüyorum ki hayatımda en çok dikkat ettiğim korktuğum husus hataen bile olsa gönül sarayımın şeref konuğu olan “Terzi Babam”ı incitmekten daima Allah’a sığınıyorum.

Bu satırları yazdığım saatlerde ise, elime aldığım bir derginin rast-gele bir sayfasını açtığımda dikkat çekici olarak şu ifade yazıyordu;

“Ehlullah hakkında olumsuz söz söylemek insâna Allah’ın en büyük mekridir. Cenâb-ı Hak bir kimseyi yerin dibine batırmak isterse O’nu evliyaullaha düşman yapar.” Buhari Teberani’den nakledilen hadis-i kûdside şöyle buyuruluyor;

“Kim benim bir veli kuluma düşmanlık ederse, benimle sa-vaşmak üzere meydana çıkmış olur veya ben ona karşı harb ilân ederim.” Sizlere bu çalışmamızda Terzi Babamı tanıtmaya Allah’ın izniyle gayret ettim. Gönlümde kaynayan muhabbeti sunmaya çalıştım. Hemen aczimi itiraf etmeliyim ki O’nu mutlak olarak tanıtmak mümkün değil-dir. Ben fakir sadece O’nda neyi gördüysem, neyi okuduysam, hangi kemâllere şehâdetlik ettiysem onları sizlere beyan ettim. Birisi O’nu bize tanıt dese herhâlde anlatamazdım. Çünkü kendim henüz tam ola-rak anlamaya güç yetiremedim, onu ufuklarıma sığdıramıyorum.

Hemen belirtmeliyim ki, O’nunla ilgili çalışmamız sadece bu kitapla da sınırlı olmayacaktır. Öyle olacağını düşünüyorum ki, O’nun her bir eserinden çok sayıda eserler meydana gelecektir.

Düşündüğüm bir başka husus da, O’nun bütün eserlerini tekrar der-leyip bir bütün olarak “İnsân-ı Kâmil” ismiyle ve de tarih boyunca insânlığın yolunu gönlünü aydınlatmasıdır

O’nu tanımadan, hayatını bilmeden, gönüllerimizin O’nun sevgisiyle bezenmeden istenilen İslâmi hayatın bizlerde başlaması, oluşması mümkün değildir.

O’na karşı sevgide kemâle ermeden insânda kemâlâtın mümkün olamayacağını düşünüyorum.

O’nu sevmek demek, yolunu yol, sözünü söz edinip, yolunda “kurb’an” olmaktır diye düşünüyorum.

O’nun nefeslerinden pay almaya çalışmak bizler için en büyük lütûf olacaktır. O “kitab-ı ezeli”dir.

O’nu öğrenip okumak; başkalarına da öğretmek asli görevimiz olmalıdır diye düşünüyorum.

Bir hadiste peygamberimiz (s.a.v.)

“Sizin en hayırlınız Kûr’ân-ı öğrenen ve O’nu başkalarına öğreteninizdir,” buyuruyor.[7] “ İz- -T-B- ” Tavafa başlarken bitirirken “hacer’ül esved” istilâm (öpmek, el sürmek, selâm vermeyi isteme) ediliyor. Bu fakir de acizane olarak O’ nun sağ elinin içini öpüp de zâtını selâmlamış olarak, “bismillâhi Allahü ekber,” diyerek bu yolculuğu gönülden tamamlamak istiyorum.

Terzi Babamdaki ilâhi ihtişam O’nu İnsân-ı Kâmil cihetiyle değerlendirdiğimiz zaman beşer tasavvurunun çok üzerinde olduğunu görürüz.

O güzellikler hazinesinin sultanıdır. O’nu görebilmek ve tanıyabilmek bir bakıma arif ve bilge bir kişiliğe ve de O’na karşı muhabbet hisleriyle dolu olmaya bağlıdır.

O’nun esrarını anlatmanın sonu yoktur. Çünkü ne kadar söylense, ne kadar anlatılmak istense, O’nu bir tarif cümlesine sığdırmak müm-kün olamıyor.

O’nunla konuşan kişi anlar ki, evvelce söylediği sözlerin hiç biri O’nu tarif edememiştir. O zaman da evvelce söyleyip, yazdıklarının acizli-ğinden kifayetsizliğinden utanarak susmayı tercih eder.

O İnsân-ı Kâmil’de, O’nunla tefekkür ediyorum. İnsân-ı Kâmil kendi lisanıyla, “ben her şeyde varım, herşey de bende var; kâinattaki her zuhura gelen varlık, ben senin şanının yüceltmek için gel-dim,” diyor. (Ç.H.U.)


Cenâb-ı Hakk sadece yerde değil “ve’l Evvelû ve’l Ahîrû ve’z Zahîrû ve’l Batînû” (57/3) hükmüyle bütün âlemde mevcud’tur. O’nun olmadığı bir yer zâten yoktur. Eğer O’nun olmadığı bir yer olmuş olsa, o zaman Hakk’ın tasarrufunun dışında bir yer olmuş olur ki, oraya bir başka İlâhın sâhip olması gerekir. Şimdi meselâ bin dönümlük bir çiftlik düşünelim, o kişi çiftliğin sâhibiyse bin dönümün hepsinin sâhibidir. Eğer onun içerisinde bir alan olmuş olsa da, o çiftliğin sâhibi o alana sahip olmamış olsa, o zaman, o mülk içinde başka birinin de mülkü var demektir ki, o zaman mutlak mâ’nâda o çiftlik onun çiftliği değildir. İşte böyle bir şey tasavvur edemeyeceğimize göre, bu âlemde ne varsa, zâhir ve bâtın, eksi ve artı, bilinen ve bilinmeyen bunların hepsinin hükmü üzerinde Allah’ın hükmü geçmekte ve kendisi de sıfatlarıyla, isimleriyle, fiilleriyle bütün bu âlemde yaygın, yayılmış vaziyettedir. Ancak baktığımız zaman şu tahta, şu cam bardak Allah mı, Rabb mı? değil tabi. Sadece burada Allah’ı müşâhede edersek bu da putperestliğin ta kendisi olur. Ancak Tenzîh mertebesiyle bu Allah değildir dersek, bunu da yanlış söylemiş oluruz, o zaman buna ayrı bir kimlik vermemiz gerekecektir. Allah’ın varlığıyla, eğer bu var değilse, o zaman kendi varlığıyla var hükmü tabî olarak ortaya çıkacak ve kendi varlığıyla var olanın da İlâh olması gerekeceğinden, biz bu bardağa o şekilde düşünürsek İlâhlık hüviyeti vermiş olacağız.[8] “ İz- -T-B- ”

“Huve’l evvelu vel âhiru ve’z zâhiru ve’l bâtınu ve hûve bi kulli şey’in alîm.” (57/3) Evvel O’dur, son O’dur, görünen O’dur, görünmeyen O’dur. Yâni zâhir O’dur, bâtın O’dur. İşte bu anlayış üzere biz herhangi bir yerde Hakk’ı bir vasfı ile müşâhede ettiğimiz zaman, bu işte şeriatın bâtını itibari ile anlaşılmış bir hüküm olur. Çünkü şeriat vâzediyor. Görünen de O’dur, görünmeyen de O’dur. Ama şeriatin zâhiri ilmi içerisinde herhangi bir madde, bir varlık, Allah’ın varlığı değil de ötelerde bir bilgisi öğretilmektedir. İlim olarak îmân mertebesinde öğretilen husus, zâhiri olarak. İşte o Kûr’ân-ı Kerîm âyetinin içinde hem zâhiri hem bâtını var şeriatın. Kûr’ân-ı Kerîm’in tamamı, hadîsi şeriflerin tamamı, şeriat-i Muhammediyye değil mi? Yanıldığımız büyük noktalardan biri de burasıdır. Şeriat mertebesi dediğimiz zaman sadece fiziki uygulamayı düşünüyoruz, aklımıza geliyor. Yâni fıkıh bildirimini, fıkhî mâ’nâdaki hükümleri, şeriat ya da bunu zannediyoruz. Bunun dışında bir şey yok diyoruz. Ama yine aynı Efendimiz diyor ki zaman zaman olduğu gibi: Kûr’ân-ı Kerîm’in bir zâhiri var, bir bâtını var, bir haddi var, bir matlaı var. İşte zâhiri, bildiğimiz zâhir, abdestini al, namazını kıl, elini yıka. Zâhir, fizik bedeninle ibadetini et gibi. Bunlar ilim ile. İlk öncel ilim, öncü ilim olarak öğrenilmiş ve öğretilmiş oluyor. Ama burada kalırsa kişi, hayatını bu sistem üzerine sonuna kadar götürüyor.

Ancak daha ileriye gitmek isteyen kişiye yol açık. Şeriat mertebesi, tarikat mertebesi, hakîkat, marifet mertebesinin tümü Şeriat-i Muhammediyye. Hepsini Efendimiz getirmedi mi bunların. Onun şahsında ortaya çıkmadı mı? İşte onun getirdiğinin hükmüne de şeriat deniyor. Hukuk yâni bir sistem. Şeriatin karşılığı nedir? Yol mâ’nâsınadır. İşte Hakîkat-i Muhammedî yolu, ehlûllah yolu, Allah yolu, sırât-ı mustakîm ve sırâtullah üzere bakın şeriat. Zâhiri şeriat ve tarikat mertebesi yolu sırât-ı mustakîm; hakîkat ve marifet mertebesi itibari ile yolu sırâtullah, Allah’ın yolu. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’de bir âyetin içerisinde hem şeriati var, hem tarikati var, hem hakîkati var hem de marifeti var. Öyle olmazsa Allah kelâmı olmaz, ona Allah kelâmı denmez. Kul kelâmı denir. Tek mâ’nâyla ifadelendirirsek te orda sınırlarsak başka şey yoktur, budur dersek, böylece sınırlamak sûretiyle en büyük yanlışlığı hem kendimize hem Kûr’ân’a, Peygamberimize hem de Allah’a yapmış oluruz,.[9] “ İz- -T-B- ”


Mü’min de güzel bir îmân ehli olarak, kendi hakikatini idrak ederek, bir yaşam olmaktadır. Mühim olan nokta bu mü’minlikte aynalık başlıyor olmaktadır. Mü’min hakikatini idrak eden de de, diğer esmâ-i Îlâhiyye seyredilmeye başlanıyor. ”Mü’min mü’minin aynasıdır “ sözünün hakikati de buraya dayanıyor. Yani mü’min ismiyle ve mü’min hakikatiyle aynalık başlamış oluyor. İşte bu aynalık-aynilik Mü’min hakikatiyle ortaya çıkmaktadır. Ve bu kişinin gönlü Mü’min aynası olduktan sonra, diğer bütün esmâ-i İlâhiyyeyi, o aynada seyretmek mümkün olmaktadır.

Mü’min hakikati ortaya çıkmadıkça, aynalık hakikati ortaya çıkmaz. Aynalık hakikati ortaya çıkmayınca da, Cenâb-ı Hakkı seyir güzelliği, hususiyeti özelliği olmuyor. İşte şartı bakın, mü’minliğe bağlı ve o kadar müthiş bir dört kelime ile cümle sıralanmış ki, ”Hakk’an mü’min olarak sabahladım. ” Bakın bütün esmâ-i İlâhiyye bu sözün içerisindedir.

Aleyhisselâtü vesselâm efendimiz, bunun üzerine buyurdu-larki, (Hz zeyd b. Hârise’nin sözü üzerine) “Ya Hârise her şeyin bir hakikati vardır. ” Bakın bir kelâm ortaya söylenir ama bunun sahibi olmak lâzımdır. Yani “Hakkan sabahladın” ama bu sözün ispatı nedir gibilerden sordular. Her şeyin bir hakikati vardır. Şimdi senin “îmânının hakikati nedir Ya Hârise?”

-“Hak’kan mü’min olarak sabahladım..”. Mü’min îmân etmiş olarak. Ama lâfzı ma’nâ da bir îmân değil. Gerçek ma’nâ da bir Allaha îmân etmiş, hayali bir Allaha îmân etmiş değildir. Ama ne yazık ki, üzülerek söyliyelim hayali olan bir Allaha îmân genelde söz konusudur. Nasıl! Her birerlerimiz hayallerimizde bir Allah tasavurru çizmişiz. Bugün bir yerde de konuşuluyordu, Allah nerde ötelerde tahtında oturuyor, şeklinde yanında hizmetçileri vardır. O hiç bir şeye el değdirmez, aynen bir padişah tasviriyle Allah budur diyor. Öteki de diyor ki, bende dedim ki diyor. Allah her yerde vardır, bütün âlemde vardır. Yok senin allahın öyle değil allah yukarıdadır, tahtında oturmaktadır diye söylüyor yani allah başka türlü olmaz diyor. Onun Allahı o işte, Yani hayalinde var ettği allahına îmân ediyor. Ve bunu benim Allahım böyledir diye kabul ediyor savunuyor.

Eğer her birerlerimiz ayrı, ayrı bitaraf olarak gerçekçi düşünür-sek, hepimizin aklında bir Allah çizgisi vardır. Çizgisi derken bir Allah remzi var, tasavvuru vardır. İşte biz bu Allaha îmân ediyoruz. Rabbül âlemîn olan Allaha îmân edebilmemiz için onu tanımamız gerekiyor. Ve her birerlerimiz kendi Îlâhımızı ürettiğimizden, o İlâh bize sevimli geliyor. Çünkü hayalen üreticisi biz oluyoruz, ürettiğimiz şeyi de seviyoruz. Neden? Çünkü hayalimiz ona uygun geliyor. Ve üreterek sevdiğimiz o İlâhımızıda savunuyoruz. Benim İlâhım budur diye. Tabi burada doğru söylüyor, kendi İlâhını savunuyor, Allahı savunmuyor. Allahın savunmaya ihtiyacı zâten yoktur.

Ama Kur’an-ı Kerîm Allahın öyle olmadığını açık olarak söylüyor. ”Vel evvelü vel ahiru vezzahiru vel batın (57/3) Her şeyin evveli odur zahiri odur batını odur. Diyerek kendi kendisini açık olarak belirtiyor.[10] “ İz- -T-B- ”


İbrâhîm (a.s.)a kadar îmân dua mahiyetinde idi. Yani Allahı idrak etme şuurlanma şeklinde dua mahiyetinde geçti. İbrahim (a.s.) ile tevhid hakikatleri ortaya çıkmaya başladı, onun mertebesi tevhidi af’al, kendisi de tevhidin babası ünvanını aldı. Îmânı tevhidi af’alin îmânı oldu.

Mûsâ (a.s.) ile tenzih hakikatleri ortaya geldi. O mertebede Allah sadece göklerdedir bilinmez ve ulaşılmaz haldedir, tenzih mertebesi itibarıyle. Bu yüzden Mûsâ (a.s.) ın îmânı tenzih oldu. Ve kendisinden bahsedilirken Mûsâ’nın rabbı diye ifade edildi. Neden Mûsâ (a.s.) anladığı ve kavmine öğrettiği bir îmândı. Buna ne diyorlar yahovalar, yahve adını verdiler. Bu arada firavun boğulurken ne dedi? Ben Mûsâ’nın rabbine îmân ettim dedi. Allaha îmân ettim demedi de Mûsâ’nın rabbine dedi. Neden, Mûsâ kendi rabbına nasıl îmân etmişse, bende öyle îmân ettim dedi. Yani oradaki îmânın en ileri derecesine ulaşan Mûsâ (a.s.) dır.

Îsâ (a.s.) ile teşbih hakikatleri ortaya geldi. Benzetmeli ifadelerle gerçekler izah edilmeye başlandı. Meselâ bir şeyi genel ma’nâ sı ile anlamak anlatmak mümkün değil iken, onu daha küçük vasıflı bir şeye benzeterek, misallerle anlatmak. Bunun neticesinde üçlü Allah anlayışı îmânı ortaya çıktı. “Ebâ-ebi ve ruhul Kudüs” anlayışı ortaya çıktı. Yani “Baba oğul ve ruhul Kudüs” ile ifade edilmeye çalışıldı.

Muhammed (s.a.v.) de ise, museviyetin tenzihi, yani ötelerde bir Allah inanışı, Îsevilerinde teşbih misallendirilmesi birleştirilip tevhid oluşturuldu.

Yani museviler Allahı yukarılara attılar tenzih yaptılar aşağıda görmediler, hıristiyanlar ise, o gökte değil yerdedir Allahın oğlu da buradadır dediler ve Allahı aşağıya indirdiler gökte olan Allahı kaldırdılar.

Ama Cenâb-ı Hakk hem gökte hem yerde ve her yerdedir. “Vel evvelü-vel âhiru-vezzâhiru-vel bâtın.) (57/3) bütün âlemleri ihâta etmiş olduğundan Muhammed (s.a.v.) ın şahsında da tevhid dediğimiz gerçek îmân ortaya çıktı ki, aslı ve kemâli îkân’dır.[11] “ İz- -T-B- ”


"Hüvel evvelü, vel âhiru, vezzahiru, vel batın, ve hüve bikülli şey'in alîm" (Sure 57 Âyet 3) yani o hem evveldir, hem âhırdır, hem zâhirdir, hem bâtındır, ve o her şeyi bilicidir, dediğimizde, Cenâb-ı ALLAH'ın hem evvel, hem âhır, hem zâhir, ve hem bâtın, ve de her şeyi bilici ol­duğu bildiriliyorsa, o hâlde Hakk'dan başka bir varlığın mevcudiyetinden bahsetmek mümkün müdür?

İşte bu gerçeği ilk idrak eden kişi "hanif' yani tevhid ehli Hazret-i İbrâhîm'dir. Böylece ilk defa tevhid-i af’al bi­linci oluşmuş ve bundan da “lâ fâile illâllah” hükmü kayna­ğını bulmuş oluyor.

Makam-ı İbrâhîm'in ileri safhalarına gelindiğinde ise Cenâb-ı Hak bu defa kullarına "Belâ men esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün" (Sure 2 Ayet 112) yani, « iyi bilin ki kim vechini ALLAH'a teslim ederse ona ihsan olunur,” diye hitabetmektedir. Burada "vechini" ifadesi yüzünü, al­nını, kaşını, gözünü v.s. gibi dar ma’nâ sıyla yorumlanırsa çok sathi kalınmış olur. Oysa ki, vecih kelimesinin başka anlamları da vardır. Yani kişi, Hakk'a sadece bedeni ve uzuvlarıyla değil; bilgisiyle, ruhuyla, özüyle, nefsiyle hep­siyle birlikte yönelmeli ve tüm varlığını O'na teslim etme­lidir. işte bu kimseye "muhsin" denilir ki "ihsânı alan" "ih­sân edilen" anlamını taşır.[12] “ İz- -T-B- ”


Büyükte ve küçükte ve umuru bilende bilmeyende Allah'ın "ayn"ı zâhirdir (2).

Ya'nî bu "halk" dediğimiz eşyanın bu âlemde görünen ne varsa ister büyüğü olsun, ister küçüğü; ister emirlere vâkıf olanı olsun, yani ister bu işleri bilen olsun ister olmayanı; yani ister kendinden gafil olsun yani ne olursa olsun hepsinde, Allah'ın "ayn"ı zâhir ve zâtı ve "hüviyyeti hâzırdır. Efendim orada şu var burada bu var o da Allah mı, Hakk mı,? Burada dediğine göre Hakk, eğer o başkadır dersek nefsimize ters gelen şartlandığımız, hani ilâhi ile süfli şeyler arasında şartlandığımız şeyler diyelim. Bir kemik yere atılmış o da Hakk mı şimdi, değil dersen ne olacak şimdi, Hakk değilse kemiği nereye koyacağız, o zaman kemiği İlâh edinmemiz gerekecektir, bakın başka yolu yoktur, eğer Hakk’ın dışında dersek. Yani ona kendi kendini halk eden, kendi ile var olan bir varlık olarak kabul etmemiz gerekecektir.

Bakın küçücük bir düşünce bizi nerelere götürüyor veya insanı nerelere getiriyor, Hakk’ın tecellisinden başka bir şey değildir. هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ 57/3 “O evveldir, âhırdır, zâhirdir, bâtındır, ve o her şeyi bilendir.”

O onu öyle yapmaya da kadir, bir başka türlü yapmaya da kadirdir. Bize iyi görünenleri bizim İlâh’ımız yaptı kötü gelen şeyleri başkasının Allah’ı yaptı deme şansımız var mı,? varsa o zaman biz şirk ehliyiz, iki Allah kabul ediyoruz demektir. Kötü gelenleri yapan Allah Mecusilerin dediği gibi zulmet, nur Allah’ın, onlar öyle kabul ediyorlar. Hepsinde Allah’ın aynı zâhir ve Zât’ı ve hüviyeti hâzırdır. Bakın hem zâhir ve hem de hâzırdır.

Ancak, peki o kemik Allah mı? Değilse neden değildir, Uluhiyeti mutlaka yönüyle o Allah değildir, Zât-ı Mutlak yönüyle Zât’ı yönüyle Allah değildir, ama zuhuru ve bir ismi yönüyle teşbih mertebesi itibariyle, benzetme ve kayıtlı hükmüyle, Zât-ı Mutlak değil, Zât-ı Mukayyedin orada görünmesinden başka bir şey değildir. Allah değil, mutlakiyeti yönünden Zât-ı Mutlak yönünden değil, hiçbir şey değil aslında, ne iyisi ne kötüsü, diğer taraftan bakıldığında da, iyi kötü diye bir şey de yoktur, biz nefsimize kötü gelen istemediğimiz şeylere kötü diyoruz nefsimizin istediği şeylere de iyi diyoruz.

Meselâ gübre ile tatlıyı yan yana koyduğumuz zaman, yahut gübre kokusu ile, gül kokusunu yan yana koyduğumuz zaman, nefsimiz bunların birini tercih ediyor, neden çünkü işine öyle geliyor, ama o kötü koku dediğimiz şeyi, ehli alıyor diğer kokulara karıştırıyor herkesin isteyerek kokladığı, kokuyu meydana getiri-yor. Özü cüzlere ayrıldığı zaman işte o kötü kokudan başka bir şey değildir. Ne kadar kötü kokuyor deyip, tiksindiğimizde aslında onun kemâlini tasdik ediyoruz da farkında değiliz. Çünkü o da bir kemâldir. Yani bir şey ne kadar ekşi kokarsa orada o kadar kemaldedir, o gül kokusu ne kadar güzel kokarsa o da gülün kemalidir ama hepsinde bir kemal vardır, neye göre? kendi mertebesi itibariyle kemaldedir.

İşte gerçek ma’nâda tevhid bütün bu zıtları bir arada toplayıp hepsi Hakk’ın bir isminin gereği zuhuru diye bilmektir. Bir ölçü vermişler kendini test etmesi için kişinin kendi bünyesinde ne kadar zıtları birleştirebilirse, tevhidliği o kadardır, tevhid ehli o kadardır. Bu bir ölçüdür. ister büyüğü olsun, ister küçüğü; ister emirlere vâkıf olanı olsun, yani ister bu işleri bilen olsun ister olmayanı; yani ister kendinden gafil olsun yani ne olursa olsun hepsinde, Allah'ın "ayn"ı zâhir ve zâtı ve "hüviyyeti hâzırdır. Yani Allahın hakikati zâhir meydanda yani Zât’i ve hüviyeti de hazırdır.

Ve nefes-i rahmanisi yani ilk olarak âlemlere Cenâb-ı Hakk evvelâ başlangıçta “Huuu” diye nefesini saldı kişi de kendi “huh” dediği zaman soğuk cam üzerinde bir yoğunlaşma oluyor, onun gibi işte Allah’ın kendi bünyesinde ne varsa Rahmaniyet lisanından yahut kanalından, ağzından “Huuu” diye bütün âlemlere yaydı, bunların hepsi bütün âleme yayıldı, ancak biri bir tarafa gitti, biri bir tarafa gitti biri bir tarafa değil, her tarafa gidende hepsinden vardır. Bir tarafa “Cemal” ler gitti, bir tarafa “Celaller” gitti değil her zerrede hepsinden vardır. Zâten öyle olmazsa aynı toprağın içinde bir tarafta gül bir tarafta meyve olmaz. Bölünseydi gül yetişen yerde meyve olmazdı. Coğrafi özellikler nedeniyle bazı farklılıklar olabilir.

Ve tecellî-i ilâhîsi ile zuhuru eşit surettedir; zîrâ halk-ı Rahmân'da halk edilişte benzerlik yoktur, hepsi değişiktir. Cenâb-ı Hakk bir tecellisini ikinci defa etmez, ebeden etmez, zâhirde baktığımız ne varsa hepsi birbirinin aynı imiş gibi görsek de, hiç biri birbirine benzemez. Bir ağacın bütün yapraklarını üst üste koysak hepsinde farklılık görürüz. Ve her bir zerre ancak onun zâtiyle mevcûddur. Eğer bir zerre varsa yani en küçük parça veya daha büyüğü neyse onu meydana getiren bir varlık olmamış olsa o varlık zâten olmaz. İşte o varlığın olması kendisini meydana getirenin ilk ispatı odur. Bir malzeme onu üretenin fabrikanın en büyük ispatıdır. Mademki bizler varız yeryüzünde o halde bizi var eden bir varlık vardır. İşte bizler Allah’ın varlığının en büyük delilleriyiz. Başka delile gerek yok kendimiz en kuvvetli deliliz.

Allah’a inanmayanlar için o da bir imandır yokluğa iman etmiştir, ama batıl bir imandır geçersizdir. İnanmadığı rab ona ahirette ne yapsın ki. Ve zât-ı Hak onların her birerlerinde birer isim ile mütecellîdir; bu âlemde ne varsa zâhirde ve bâtında, zerreden kürreye kadar ne varsa her birerlerinde birer ismi ile yani o varlığın sırat-ı mustakıymi hali tavırları ne için halk edilmişse, birer isim ile tecellidir, yani o isim ile tecelli etmiştir tecelli demek ayna olmak, meydana getirmek, çıkarmak yansıtmak zuhura getirmektir ve o isimler, o mazharların ruhları ve idare edicileri-dir. Yani o esma-ı ilâhiye o varlıkların ruhları ma’nâları yani hakikatleri ve müdebbirleri, yani tedbir edicileri yönlendiricileri ihtiyacını görücüleri, programını takip ettirdikleri melekleri kuvvet-leridir.

İşte biz gece yattığımız zaman rahat rahat yatıp uyuyoruz ama melâike-i kiramın hiç birisi uyumuyor. Hepsi görev başındadır. O toprak içindeki o tanenin etrafında, melaike-i kiram fıldır fıldır dönüyorlar. Bize hizmet ediyorlar, işte müdebbir dediği budur. Hangi eczadan hangisi çekilecek, o toprakta o eczaların tamamı vardır, yani o meyvenin ya da, hububatın yetişmesi için lâzım olan eczayı çekiyorlar topluyorlar, kanala getiriyorlar o kılcal kökler vasıtasıyla ana köke alınıyor, onun içinden de yer çekiminin aksine yukarı doğru hareket ettiriyorlar ve yeni dallar üretiyorlar.

Efendim onu tabiat yaptı, güneş çıktı yağmur yağdı, hava ısındı bu zâten bitki tarafından hep kendi kendine yapılır, diyenler işin batınını bilmeyenler perde ehilleridir. Bakın orada sistem tersine çalışıyor, su genelde yukarıdan aşağıya gider, ama kökte tam tersidir, aşağıdan yukarıya doğru gidiyor, sonra bu olay ağacın her dalında ve yaprağında vardır. Kılcal kökler rutubetli toprağın içine dağılan suyu oradan nasıl ayırıp alıyor sonra, metrelerce yukarı pompalıyor. Sonrada onunla kalmıyor ekşi, tatlı, acı tatlar nasıl meydana geliyor. O renklenmeler nasıl oluyor. Aynı gövdeye aşı yapıldımı birinde sarı diğerinde kırmızı kiraz oluyor.

Ve bu mazharlar da o isimlerin suretleridir. İsimler onların ma’nâları ruhları, görünen madde olan da zuhur, yani mazhar orada zâhir olan da o ismin suretleridir. Yani elma diye gördüğü-müz Rezzak isminin oradaki suretidir. meselâ arıları görüyoruz uçuyorlar, o arılar Rezzak isminin orada uçan ma’nâlarıdır, ayrıca arı diye kendine ait bir şey yoktur, ama biz eşyayı birbirinden ayıralım, karıştırmayalım diye, hepsine uçan Rezzak, duran Rezzak kalkan Rezzak yenen Rezzak içilen Rezzak dersek bunlar karışır onun için bunlara ayrı isimler verilmiştir. Binâenaleyh her bir zerre, tâbi' olduğu ismin sırât-ı müstakîmi üzerinde yürür bu da onun doğru yoludur, hepsinin doğru yolu değildir.[13] “ İz- -T-B- ”


Sessizler konuştu: O, kendilerinin aynıdır.” Cenâb-ı Hak zatını, sıfatını, isimlerini, fiillerini zaman içerisinde izafi yokluktan varlığa doğru çıkarmaya başladı, işte o zaman sessizler konuştu. Bu konuşma her varlığın kendi mertebesinden kendi lisanı ile oldu ve olmaya devam ediyor. Şu anda bütün varlıklar henüz ortaya çıkmış değil, bizim yaşadığımız şu zamana kadar çıkanlar çıktı ama her an değişik bir zuhur olduğundan, her an yeni zuhurlar olduğundan bunlar izafi yoklukta sessiz oldukları halde varlık sahasında boy gösterdikleri zaman konuşmaya başladılar. Ne ile? Kendi hal lisanlarıyla konuşmaya başladılar. Rüzgâr fırtına diliyle konuşmaya başladı; sabah, güzelliği ve sessizliği içerisinde konuşmaya başladı yani görüntüye gelmeye başladı. Onun görüntüye gelmesi zaten konuşmasıdır. Gündüz açıklığını ortaya koyduğu zaman açıklık konuşmasına başladı. Çiçekler açtığı zaman açma konuşmasına başladı; renk, kokusu ile nefes-i rahmani konuşmasına başladılar. İşte böylece o kendilerinin aynıdır. Bütün bu sessizlerin zuhura çıkıp konuşmasıyla onlarda olan oluşumunun kendilerinin aynıdır yani sessizlerin konuşması dahi kendinin bâtından zâhire zuhurda görünmesiyle konuşmaları onların aynı oldu.

Çünkü;

﴿هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ﴾

Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın kendisidir. (57/3) Bâtında sessiz haldeyken zuhura çıktığında yani zâhire geldiğinde konuşmaya başladılar. Her zâhire gelenin, mutlak manada bir konuşması vardır yani hal lisanıyla kendisini anlatması vardır. Eğer bu konuşması yani hal lisanıyla kendini ortaya koyması anlatması olmamış olsa o varlık tanınmaz, bilinmez ve yine gaybde olmuş olur.[14] “ İz- -T-B- ”


“Keza insanın fazileti, cinsi izinde, onun kapsadığı manadan kazancı kaderince olacağına göre” Bir insanın fazileti ve insanlığını ancak kendi cinsinin izinde ve yolunda gittiği ölçüdedir. Çünkü “İnsan, insanlığını insanlar arasında anlar, bilir veya bulur” demişlerdir. İnsan, insanlığını yani gerçek manada insanlığını, gerçek manada insanlar arasında bulur. Burada insandan kasıt kamil insanlardır. Bütün insanların arasında insan, insanlığını bulabilir mi? Tabi ki hayır. Neyi bulur? Bulunduğu camia hangi hayat tarzıyla hareket ediyorsa o hayat tarzındaki insanları bulur.

Yani kişinin müntesip olduğu cemaati arkadaşları, aile efradı, dostları, kardeşleri, ilgilendiği herkesin bir grubu vardır, yaşadığı sürece yakın grubu, uzak grubu işte bu gruplar hangi anlayış içerisindeyseler, onların da anlayışları Allah’ı bilmeleri, kendilerini bilmeleri o mertebeden olur. Bir grup ki, hayal ve vehimle hareket ediyor, işte o insanlar arasında Allah’ı bulmak tabi ki mümkün değil, yok çünkü orada, var da farkında değiller. Allah her tarafta var, ama onlar o Allah’ın varlığının farkında değiller. İşte burada mühim olan farkında olabilmektir. Cenab-ı Hak “Hüve’l-Evvelü ve’l-Âhiru ve’z-Zâhiru ve’l-Bâtın ve Hüve âlâ kulli şey’in kadîr.” (57/3) hükmüyle her yerde zahirde, bâtında, görünende, görünmeyende hepsinde var ve her şeye Kâdir yani bir yerde var da, bir yerde yok olursa, bunun aczi anlaşılır yani bir varlığın acziyeti anlaşılır. Ama yine kendisi Kâdir-i Mutlak olduğundan kendi ifadesiyle, Kâdir sıfatı da kendisinin olduğuna göre gerçek manada her yerde vardır. O zaman bir insan hayalde de olsa vehimde de olsa ondada vardır, ancak kendisi farkında olmadığından bu bilince bireysel olarak kâdir değil, muktedir değil, bu ilmi almamıştır.

İşte o insanlar arasında Allah’ı bulmak mümkün değildir. Peki, neyi bulmak mümkündür, elbette onlar arasında olan hevâ ve hevesleri bulmak mümkündür. İşte “insan, insanlığını insanlar arasında anlar” hükmü gerçek manada Hakk’ı bilmiş, bulmuş olanların arasında yetişerek, onlara benzeyerek, onların halleriyle hâllenmek suretiyle insanlar arasında gerçek halini bulabilir.[15]


HUVEL EVVELİ VEL AHİRİ, (57/3) o hem evveldir. Hem ahirdir. Evvel ve ahir olan tek şeydir. Ruhunun Ruhu Külli, aklının Akl-ı Külliye mensup olduğunu, kendine değil oraya mensup olduğunu, Hakkal yakîn müşahede edip -yalnız burada bir ifade yanlışlığı olsa gerek. Hakkal yakîn müşahedesi burada olmaz da İlmel yakîn ve aynel yakîn, Hakkal yakîn çok daha sonra ve neticeye geliştir. Yani, çıktıktan sonra iniştir, Hakkal Yakîn. Oraya gelinceye kadar Aynel Yakîn. İlmel yakîn bir mevzuu ilim olarak ve gerçek olarak bilmektir. Ondan evvelki bilgi ise ilmel yakîndir. Yani bilim ile bilmek ile yakınlıktır. Bir de ilim ile yakınlık var ki, en az buradan başlamak lâzımdır. İlmel Yakîn. Ve bu müşahede neticesinde aynel yakîn olur. Ayn yani göz... Görerek müşahede ederek. Hakkal Yakîn daha başka iştir. Bunu böyle belirttikten sonra aynel yakîn müşahede edip anlarsın. Yani tatmin olmuş bir şekilde bunu idrak edersin diyor.[16] “ İz- -T-B- ”


Aynı yönde iki yüzü vardır:

a) Zâhir… Ki, bu, dünyadır…

b) Batın... Ki bu, âhirettir... Cenab-ı Hakk'ın isimleri bilindiği, gibi birbirine zıt olan isimler zâhir ve bâtın iki ismidir. Zâhir olan bu dünyadır yani bu âlemlerdir ve bizim vücud varlıklarımızda bu zahir hükmü altındadır. Bâtın ki, bu da ahirettir yani şu an da göremediğimiz için gelecekte gidilecek bir mekan olduğundan işte oraya da bâtın olarak demekte, halbuki şu anda da zahir ve bâtın iki halde de yaşayabiliyoruz. "Hüvel evvelü vel ahıru vez zahiru vel bâtınu ve hüve bi külli şey'in alîm" (57/3) O hem zâhir, hem bâtındır.[17] “ İz- -T-B- ”


Z Â H İ R…

Yüce ve sübhan olan yüce Allah, kullarından bazılarına da; bu ZAHİR ismi ile tecelli eder… Kadim ismi ile başladı, diğer isimler olarak devam ediyor. Bu isimler, her kişide ayrı ayrı tecelli ediyormuş gibi zannediliyor devamında, okunuşunda. Bazı insanda Kadim ismi ile bazı insanda Kuddüs ismi ile, bazı insanda Zahir ismi ile tek tek tecelli ediyormuş gibi zannediliyor ama her insana bütün isimleriyle tecelli etmekte. Ancak şu farkla; bazı insanda Kadim ismi daha ağırlıklı, bazı insanda Kuddüs ismi, bazı insanda Batın, bazı insanda Zahir ismi daha ağırlıklı olmakta. Bir ismin hakikatini idrâk eden kişi diğer isimlerin de benzer yollardan hakikatini idrâk eder. Bir çift ayakkabı yapmasını bilen insanda, bütün ayakkabıları yapma kudreti vardır. Biraz uğraşır, tecrübe kazanır yapar. Yani kırkbir numara ayakkabıyı yapan insan, kırk ikiyi de kırk üçü de yapar. Gerektiğinde hanım ayakkabısı da asker postalı da yapar, küçük bir uğraşmayla. Mühim olan bir tanesini yapmak. Çünkü bir sistemi var onun. İşte bir Esma-i İlahiyenin hakikatini ve çalışma şeklini, hayata duhul oluş şeklini idrâk ederse kişi, aynı yollardan geçerek, nisbi olarak diğer esmaların da kendisindeki zuhurunu idrâk edebilir.

Bu ZAHİR ismi cihetinden tecelli alan kula: Bu keşif âleminin içinde; nur-u ilâhî'nin sırrı açılır…

Bu açılışta, kendisine bir marifet yolu gözükür...

İşbu marifet yoluna girdiği anda, anlar ki: O ZAHİR olan Allah'tır… Bütün âlemdeki varlığın zahirde Zahir ismiyle zuhurda olan Allah olduğunu idrâk eder.

Yine bu tecelli anında, yüce Allah ikinci bir tecelliyi yapar…

İşbu bu tecelli anında dahi anlar ki, ZÂHİR OLAN kendisidir… Neden? Bakın işte burada Kuddüs ismi gereklidir. Kuddüs isminin kendisinde tecellisi olmasa, zahir olanın kendisi olduğunu idrâk edemez. Venefahtünün idrâkiyle kudsiyetini anlar, o zaman zahir olanın da o mukaddesiyet yönünden kendisi olduğunu anlar.

Böyle olunca, kul kaybolur... Yüce Hakk'ın batın âlemlerinde; fena yolu ile gizlenir… Yani kulun kulluğu gizlenir, oradan kul ismi düşer yerinde Hakk ismi kalır.

Yüce Hakk'ın varlık zuhurunda yaratılma durumu gider; kalmaz… Bu âlemde artık yaratma, zuhur tecelli diye bu kelimelere de ihtiyaç kalmaz. Hakikat âleminde tecelli diye de, zuhur diye de bir şey söz konusu değildir. Bunlara gerek yok ki zaten. Allah'sa Allah, çıkmışsa çıkmış, kapanmışsa kapanmıştır. Zuhur etti, çıktı, tecelli etti... bunlar hep oraya yaklaşmaya çalışılan, orayı anlatmaya çalışılan, faydalı olan kelimelerdir. Birden bire, "Bütün varlık Allah" dersen, O zaman "Kullar nerede?" sorusu çıkacaktır. Ama kulları, her şeyi kaldırdıktan sonra, nerede, kim tecelli edecek? Tecelli eden kim? Tecelli edilen kim? Hepsi, bütün varlık "Lâ ilâh" ise tecelli kelimesi de düşüyor, bırakın yaratmayı. Yaratmanın zaten ortada ismi yok. Tecelli de düşüyor, zuhur da düşüyor. Kendi kendinin, kendi kendinde görünmesinden başka bir şey değildir bu âlem. Yaratma: Biliyorsunuz bu kelimeyi kullanmıyoruz ama şeriat tarikat mertebesinde kullanılıyor. Yaratmanın hakikati ortaya gelir, zuhur ve tecelli olur. Zaten kendiliğinden çıkmış olur bu ortaya. O zaman ne oluyor? Bakın şimdi, Cenab-ı Hakk bir kula Zahir ismiyle tecelli ettiğinde, kendi Batın, kul Zahir olur. Allah batında, kul zahirde olur. Ama Cenab-ı Hakk kuluna Batın ismiyle tecelli ettiğinde, kulu gaflet ehli olarak bırakır, tabi Batın ismi arif olanda başka türlü, gafilde başka türlü tecelli eder. Ama Batın isminde, Allah zahir, kul batındır. Zahir ismi tecellisinde ise, kul zahir, Allah batına geçer. Kulu yafta gibi öne sürer. Diğer şekliyle, kulu geriye alır, kendisi zahir olur. "Vel evvelü vel ahirü ve zahirü vel batın" (57/3) hükmüyle Zahir ismini ortaya çıkarır.


B A T I N…

Yüce ve sübhan olana Hak, bazı kullarına da, bu BATIN ismi ile tecelli eder…

Bu tecelliye nail olan kulun keşif yolu şudur:

- Eşya…

Adı verilen her şeyin kıyamı, yüce Allah iledir…

Yüce Allah, işbu keşfi, kendisi o eşyanın batını olduğunu kula bildirmek için yapar…

Bu arada bir başka tecelli daha olur; yüce Allah BATIN ismi yüzünden zat tecellisini yapar…

Böyle olunca, o kulun zuhuru, Hakkın nuru ile kaim olur…

Yüce Hak ise, o kula BATIN olur… Kendisi dahi, yüce Hak için zâhir olan bir varlık olur…


B A T I N…

Yüce ve sübhan olana Hak, bazı kullarına da, bu BATIN ismi ile tecelli eder…

Aslında Zül celâl hazretleri bütün kullarına, Bâtın ismi ile de tecelli eder ancak kullarının çoğunluğu araştırma yapmadıkları için bunun farkına varmazlar, bu sebebten idrak olarak kendilerinde ki bu sahaya erişemedikleri için kendileri bakımından bâtın ismi bâtınlarında kalır ve onlar için büyük bir kayıptır. Araştırıcı olan tahkik ehli kuları ise, bunun farkına vararak, araştırmalarının neticesinde kendi bâtınları’nın Hakk’ın bâtın ismi tecellisinden başka bir şey olmadını anlarlar ve ismin kendilerinde zuhurda olduğu sürelerde o kulu tanımanın imkânı yoktur, çünkü kendini bâtın ismi perdeleyip bâtınına geçmiştir. Zâhirde olan görünür tarafı onun bâtınından hiçbir haber verdirmez kendisini zâhir perdesiyle gizlemiştir. Bunların halk arasında tanınmaları mümkün olmaz.

Bu tecelliye nail olan kulun keşif yolu şudur:

- Eşya… Adı verilen her şeyin kıyamı, yüce Allah iledir…

Eşya denilen bütün bu âlemin, bütün bu varlığın kıyamı, var oluşu, ayakta duruşu Allah iledir. Zâhiren ne ism verilirse verilsin o eşyanın hakikat-i/bâtını, Allah-ın Bâtın isminin zuhurundan başka bir şey değildir. Ancak insanlar o varlıkları suret olarak gördüklerine göre birer isim vermiş olduklarından bu isimler onların gerçek halleri imiş gibi olarak zannedilmişlerdir. İşte bu isimler o varlıklara sonradan verildiklerinden bu isimleri itbari ile şey’iyyet, aldıkları isimleri ile vasfedilir olmuşlardır. İşte bu hâlde, onların gerçek varlıklarına perde olmuş ve asılları itibari ile hakikatleri bâtın da bâtın ismi ile kalmıştır. Ve onların gerçek kıyamı kendi kendilerinden değil Hakkın onlarda bâtında kalıp zâhir ismi ile zuhura geldiklerinden hakikatleri olan bâtın ismi bâtılarında kalıp avamdan gizlenmiştir. Hakikat ehli için ise bu husus onlara gizli değildir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(8)