Vemâ lekum lâ tu/minûne bi(A)llâhi(ﻻ) ve-rrasûlu yed'ûkum litu/minû birabbikum ve kad eḣaże mîśâkakum in kuntum mu/minîn(e)
Peygamber, sizi, Rabbinize iman etmeniz için davet edip dururken size ne oluyor da Allah'a iman etmiyorsunuz? Halbuki (Allah ezelde) sizden sağlam bir söz de almıştı. Eğer inanacak kimselerseniz (bu çağrıya uyun).
Size ne oldu ki, Resul sizi Rabbinize inanmanız için davet ettiği halde Allah'a inanmıyorsunuz? Oysa O, sizden kesin söz almıştı. Eğer inanacaksanız.
Hadîd Suresi'nin 8. ayeti, imanın gerekliliğini ve peygamberin bu yöndeki çağrısını vurgularken, Allah'ın insanlardan aldığı ahde dikkat çekmektedir. Ayet, iman, davet ve ahit kavramları etrafında şekillenerek, inananların sorumluluğunu hatırlatmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان), emniyet (أمن) kökünden gelir ve kalbin tasdiki, güven duyması anlamına gelir. Ayetteki 'tü'minûne' (تؤمنون) fiili, Allah'ın varlığını, birliğini ve peygamberin getirdiklerini kalben tasdik etme ve bu tasdikin gerektirdiği güveni gösterme eylemini ifade eder. Bu bağlamda, Allah'a ve Peygambere karşı gösterilmesi gereken teslimiyet ve güveni vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre iman, sadece zihinsel bir kabul değil, aynı zamanda Allah'a ve O'nun elçisine karşı tam bir güven ve teslimiyet halidir. Ayetteki 'lâ tü'minûne' (لا تؤمنون) ifadesi, bu güven ve teslimiyetin eksikliğini sorgulayarak, mümin olmanın temel şartını hatırlatır. İman, Allah ile insan arasındaki ahdin temelini oluşturur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, iman kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, sadece inanmakla sınırlı olmadığını, aynı zamanda bir güven ilişkisi kurmayı ve bu güvene dayalı olarak hareket etmeyi de içerdiğini belirtir. Ayetteki 'tü'minûne' (تؤمنون) fiili, Allah'ın varlığına ve peygamberin davetine karşı gösterilmesi gereken samimi ve eylemsel bir inancı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Da'vet (دعوة), bir şeyi talep etmek, birine yönelmek veya bir şeyi yapmaya çağırmak anlamına gelir. Ayetteki 'yed'ûkum' (يدعوكم) fiili, peygamberin insanları Allah'a ve O'nun dinine yöneltme, onları imana teşvik etme eylemini mecazi olarak ifade eder. Bu, sadece bir çağrı değil, aynı zamanda bir davet ve yönlendirmedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Da'vet (دعوة), birini bir şeye çağırmak, davet etmek demektir. Peygamberin 'yed'ûkum' (يدعوكم) ifadesi, insanları Allah'a ve O'nun emirlerine uymaya, imana gelmeye yönelik sürekli ve ısrarlı çağrısını belirtir. Bu çağrı, sadece sözlü değil, aynı zamanda peygamberin yaşantısıyla da örnek teşkil eden bir davettir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Da'vet (دعوة), birini bir şeye yönlendirmek, teşvik etmek ve ona talepte bulunmaktır. Ayetteki 'yed'ûkum' (يدعوكم) fiili, peygamberin insanları imana ve Rablerine yönlendirme görevini vurgular. Bu, Allah'ın emriyle gerçekleşen ve insanları doğru yola iletmeyi amaçlayan bir davettir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mîsâk (ميثاق), sağlamlaştırılmış, kuvvetlendirilmiş ahit ve söz demektir. Ayetteki 'mîsâkaküm' (ميثاقكم) ifadesi, Allah'ın insanlardan, özellikle de ruhlar aleminde veya peygamberler aracılığıyla aldığı, O'na iman etme ve itaat etme sözünü ifade eder. Bu, bağlayıcı ve kesin bir antlaşmadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vesîka (وثيقة) ve mîsâk (ميثاق), bir şeyi sağlamlaştırmak, bağlamak ve güvenilir kılmak anlamlarına gelir. Ayetteki 'mîsâkaküm' (ميثاقكم), Allah'ın insanlardan aldığı, yaratılışlarında fıtraten var olan veya peygamberler aracılığıyla tebliğ edilen, O'na iman etme ve O'nun emirlerine uyma ahdini ifade eder. Bu ahit, insanların sorumluluğunu pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mîsâk (ميثاق), karşılıklı olarak verilen ve bağlayıcılığı olan sözdür. Ayette geçen 'mîsâkaküm' (ميثاقكم), Allah'ın insanlardan aldığı, O'na kulluk etme ve O'nun birliğini tasdik etme sözünü ifade eder. Bu ahit, insanların yaratılış gayesiyle de ilişkilidir ve imanın temelini oluşturur.
Hadîd Sûresi
Âyet-i Kerime Ahadiyet mertebesinden, Risalet mertebesinin Uluhiyet mertebesine davetini anlatmakta ve âyetin devamında ise âyet rububiyet mertebesini anlatmak ile devam etmektedir. (M.D.)
Âyet-i kerimede Muhammed (s.a.v.) in ismi tahsisli özel olarak bildirilmemiştir. Her kim bu âyeti okuyorsa kendi varlığına elçi durumunda bu âyetin hakikatini aktarmaktadır. Ancak onda bunu anlayacak kapasite, idrak var ve hayal ve vehimde değilse anlayabilir.
Âyet-i kerimede “Allah” (c.c.) uluhiyetten “Rab” rububiyet mertebesine geçilmektedir. Çünkü Allah (c.c.) Efendimiz (s.a.v.) e tahsis edilmiş özel esmâdır. Ve her bir kişinin Rabb-i Hası özel esmâsı esmâ-i ilahiyyedendir. Ve emri iradi üzere bu rabbine söz vermiş ve dolaylı olarak bu sözde Allah (c.c.) verilmiştir. Bunu daha iyi anlamak için Araf sûresi 172. Âyetin tevil ve tefekküri yorumuna bakmamız faydalı olur. (M.D.)
(Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn.)
“Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şâhit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediği vakit, "pekâlâ Rabbimizsin, şâhidiz" dediler. (Bunu) kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu." demeyesiniz diye (yapmıştık).” Tefsirlerde üzerinde ittifak olmamakla bereber genelinde bu hâdisenin Rûhlar âleminde olduğu yazılıdır. Bazı tefsirlerde de bu Âyetin dünyada tahakkuk ettiği yazılıdır.
“Ve iz” zaman ifâdesidir yâni kişiye hîtâben senin hayâtında öyle bir an gelecek ki o anı yakala ve tut, idrâk ederek onu yaşamına geçir, mânâsınadır. O insânda belirli gelişimler olacak ergenliğe ermiş olacak, Hâlik ismi onda tecelli edecek ki, bu aşamalardan sonra bu Âyetin hükümlerine tabî olmaya başlasın.
Âyette “kendi nefsileri üzerine şâhit oldular” denilmektedir, şehadet âlemi ise bu âlemdir. Ve insân ancak kendini tanımak sûretiyle nefsine şâhit olabilir. Seyri sülûk yolundaki bütün çalışmaların yapılması lâzımdır ki bizler bu Âyeti dünyada idrâk ederim, aksi hâlde lâfını eder, üzerinde tartışır fakat yaşantısına kesinlikle ulaşamayız ve bunun içinde ilk önce şuurlu birer varlıklar olarak Âdemoğlu olduğumuzu idrâk etmeliyiz. Ve bu eğitim alınmadan da kişilerin kendi nefislerine şâhit olmaları mümkün değildir çünkü bu eğitim alınmadan kişi hayâlde yaşamaktadır ve kendi varlığını henüz ortaya getirmiş değildir.
Zürriyetlerini alması ki mânâ âleminde ortaya çıkmış bir zürriyet yoktur ancak şehadet âlemindedir. Ancak bunun karşılığı Bâtın olarak vardır o ayrı.
Makul olarak düşünüldüğünde şu an ki bilincimiz ile bu sözden haberimiz yoktur ve bilinç ile verilmeyen bir sözden kim neden sorumlu tutulsun. İşte bu kadar açık olarak bu Âyetin müşâhede yeri bu dünyadır.
Hem Rabbimizi hem kendimizi hem de müşâhede bakımından burada şaheser bir ifâde vardır.
Şu anda bu âlemde bu Âyet yaşanmaktadır yoksa geçmiş veya gelecekte değildir. Dünyadaki bu hakîkatleri irfaniyyet ile idrâk edenler bu Âyetin hakîkatini yaşamış oluyorlar diğerleri hayâlen bunları yaşıyorlar yoksa bilinç ile değildir.
Bu mertebe vitriyyet mertebesinin hakîkatidir. Kişi kendi nefsi üzerine şâhit olacak ve kendi varlığını hissedecek daha sonra kendi varlığında Hakk’ın varlığından başka varlığın olmadığını idrâk edecek. İşte o anda hîtap hemen geliyor, sen kendi nefsin üzerine şâhit oldun ve o şâhit olduğun şey de “senin Rabbin değil mi?”. Yâni sen de, sen diye bir şey yok, aslında o sen zannettiğin şey de Rabb’in olan “Ben” im, demektir. Bunun üzerine “belâ” yâni “evet” dediler ve “varlığımızdaki Hakk’ın varlığıdır” diyerek tasdik ettiler.
Kul ve Rabb varlığının ne olduğu çok açık bir şekilde bu Âyette belirtilmiştir.
Bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz için Cenâb-ı Hakk bu dünya âleminde bu sırrı size açtık, diyor.
Bütün bu âlemde ne kadar varlık varsa beşeriyet yönünden bakıldığında eksiler ve artılar olarak şeriat hükmüne göre bir hukuk meydana getiriyorlar. Hakîkat hükmüne göre ise Cenâb-ı Hakk halkettiği her bir varlığa kendi Rabbi hasları îtibarıyla “Ben sizin Rabbınız değilmiyim” dedi. İşte bu Rabbi haslarının yâni kendilerinin idarecisi olan isimlerin tecellilerinin ihtiva ettiği mânâlar hangi yönde ise onlar da o yönde “Evet, Sen bizim Rabbımızsın” dediler ve hepsi doğruyu söylemiş oldular. Şeriata göre biraz ters gibi gözükse de bu durum aslında ters değildir, basamaklar teker teker çıkıldıkça bu hakîkat anlaşılır, inkâr eden de cehâletinden inkâr eder. Şehadet âleminde Zâhiren oluşan herşeyin Bâtınen bir programı vardır, işte az önceki cümle bu durumun Bâtın hâlidir çünkü hiçbir varlığın kendi iradesiyle kendisini var edene isyan etmesi mümkün değildir. Göreceli olarak her bir kişinin Rabbi hasları farklı olduğu için birine göre ötekinde sanki isyan varmış gibi gözükür, fakat hiçbir varlık kendi Rabbı hassına isyan edemez çünkü salâhiyeti yoktur. Bu âlemleri ayakta tutan bu isimlerin zıtlığıdır, isimler tek yönlü faaliyet gösterirse bu âlemin sistemi çalışmaz. Örneğin Mudil isminin ihtiva ettiği mânâlar bu ismin hidâyetidir. Bu nedenle irfan ehli, kimse ile kavga etmez çünkü hepsinin zuhurunun ne olduğunu bilir ama kendisine bir saldırı geldiğinde kendini müdafaa eder çünkü kendisine saldıran esmâ-i ilâhîyyeye karşılık kendisindeki esmâ-i ilâhîyyeyi ortaya çıkarması gerekir. “Herşey kendi kemâlatı üzeredir” ve “yayın eğriliği doğruluğundandır” çünkü yay eğer eğri olmaz, düz olur ise görevini gereği gibi yapamaz.[54] “ İz- -T-B- ”