Âminû bi(A)llâhi ve rasûlihi ve enfikû mimmâ ce'alekum mustaḣlefîne fîh(i)(s) felleżîne âmenû minkum ve enfekû lehum ecrun kebîr(un)
Allah'a ve Resulüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükafat vardır.
Allah'a ve Resulüne iman edin. Sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği şeylerden harcayın. Sizden, inanan ve harcayanlar için büyük mükafat vardır.
Hadîd Suresi'nin 7. ayeti, iman ve infak kavramları etrafında şekillenmekte olup, insanın Allah'ın kendisine emanet ettiği mal üzerindeki vekil konumunu vurgulayarak, bu emaneti Allah yolunda harcamanın büyük bir karşılığı olduğunu bildirmektedir. Ayet, müminleri hem Allah'a ve Resulüne imana hem de bu imanın bir tezahürü olarak infaka teşvik etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'ءَامِنُوا۟' emri, sadece dil ile ikrarı değil, aynı zamanda kalbin tam bir teslimiyet ve itminan ile Allah'ın birliğine ve Resulünün getirdiklerine inanmasını ifade eder. Bu, korkudan emin olma halini de içerir, zira iman eden kişi Allah'ın azabından emin olur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzuzu'ya göre 'iman' (إيمان), Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah ile insan arasında kurulan bir 'güven' ilişkisidir. Ayetteki 'ءَامِنُوا۟' ifadesi, bu güven ilişkisini tesis etme çağrısıdır; Allah'a ve Resulüne güvenmek, onların bildirdiklerini doğru kabul etmek ve bu doğrultuda hareket etmektir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'iman' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, sadece zihinsel bir kabulden öte, kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve organların ameliyle bütünleşen bir teslimiyet hali olduğunu belirtir. Ayetteki 'ءَامِنُوا۟' emri, bu bütüncül teslimiyetin başlangıç noktasıdır ve sonraki 'infak' emriyle de ameli boyutu pekiştirilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'infak' (إنفاق) kelimesini 'harcamak, tüketmek' anlamında kullanır. Ayetteki 'وَأَنفِقُوا۟' emri, Allah'ın size verdiği rızıktan, O'nun rızasını kazanmak amacıyla harcamanızı ifade eder. Bu, malın bir kısmını Allah yolunda sarf etmek demektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'infak'ın (إنفاق) asıl anlamının 'malın tükenmesi' olduğunu belirtir. Ancak Kur'an'da bu kelime, özellikle Allah yolunda harcamak, sadaka vermek ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmek anlamında kullanılır. Ayetteki bağlamda, Allah'ın insanı üzerinde vekil kıldığı maldan, O'nun emrettiği şekilde harcamayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'infak'ın (إنفاق) sadece malı harcamak değil, aynı zamanda Allah'ın rızasını gözeterek yapılan her türlü harcamayı kapsadığını belirtir. Ayetteki 'وَأَنفِقُوا۟' emri, müminlerin sahip oldukları malı, Allah'ın kendilerini üzerinde vekil kıldığı bilinciyle, O'nun yolunda cömertçe harcamalarını teşvik eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ceale' (جعل) fiilinin 'kılmak, yapmak, tayin etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'جَعَلَكُم' ifadesi, Allah'ın insanları, sahip oldukları mallar üzerinde birer vekil, birer emanetçi kıldığını, yani bu malların gerçek sahibinin Allah olduğunu ve insanların sadece geçici olarak bu malları kullanma yetkisine sahip olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'ceale' (جعل) fiilinin, bir şeyi başka bir şeye dönüştürme veya birine bir görev atama anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'جَعَلَكُم' ifadesi, Allah'ın insanları mallar üzerinde 'müstahlef' (vekil) kıldığını, yani onlara bu malları yönetme ve kullanma yetkisi verdiğini, ancak bu yetkinin bir emanet olduğunu belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'halife' (خليفة) kelimesinin 'birinin yerine geçen, vekil olan' anlamına geldiğini belirtir. 'Müstahlefîn' (مستخلفين) ise, Allah tarafından bir şey üzerinde vekil kılınanlar demektir. Ayetteki 'مُّسْتَخْلَفِينَ فِيهِ' ifadesi, insanların sahip oldukları malların gerçek sahibinin Allah olduğunu, insanların ise bu mallar üzerinde sadece Allah'ın vekili ve emanetçisi olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hilafet' (خلافة) kavramının, birinin yerine geçmek veya birinin adına hareket etmek olduğunu açıklar. 'Müstahlefîn' (مستخلفين) ise, Allah'ın insanları yeryüzünde ve mallar üzerinde vekil kıldığını, onlara bu emaneti verdiğini ifade eder. Bu, insanın mal üzerindeki mülkiyetinin mutlak değil, sınırlı ve emanet olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'müstahlefîn' (مستخلفين) kelimesinin, Allah'ın insanları, kendisinden önceki nesillerin yerine veya bizzat kendisinin yerine, yeryüzünde ve üzerindeki nimetlerde tasarruf etmeleri için vekil kıldığını belirtir. Ayetteki 'مُّسْتَخْلَفِينَ فِيهِ' ifadesi, bu vekaletin, Allah'ın verdiği mallar üzerinde olduğunu ve bu malların Allah'ın rızasına uygun şekilde kullanılmasının gerektiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ecir' (أجر) kelimesinin 'yapılan bir işin karşılığı' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ' ifadesi, Allah'a iman edip O'nun yolunda infak edenlere verilecek olan büyük mükafatı ifade eder. Bu mükafat, dünyevi karşılıklardan öte, ahiretteki ebedi saadeti kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ecir'in (أجر) hem dünyevi hem de uhrevi karşılıklar için kullanıldığını, ancak Kur'an'da genellikle uhrevi mükafatı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'أَجْرٌ كَبِيرٌ' ifadesi, Allah'ın, iman ve infak karşılığında vaat ettiği, büyüklüğü ve değeri Allah katında olan eşsiz bir mükafatı işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kebîr' (كبير) kelimesinin 'büyük, yüce' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'أَجْرٌ كَبِيرٌ' ifadesi, verilecek olan mükafatın sadece nicelik olarak değil, nitelik olarak da çok değerli ve yüce olduğunu vurgular. Bu, Allah'ın cömertliğini ve vaadinin azametini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'kebîr' (كبير) kelimesinin, hem maddi büyüklüğü hem de manevi yüceliği ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'أَجْرٌ كَبِيرٌ' ifadesi, iman ve infakın karşılığında verilecek olan mükafatın, Allah katındaki değerinin ve ahiretteki sonuçlarının son derece büyük ve önemli olduğunu belirtir, bu da müminleri daha fazla teşvik eder.
Hadîd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Allah’a ve Resülüne iman edin. Abdiyet mertebesini idrak ettikten sonra risalet ve uluhiyet mertebesine iman edin. Kul kendinde bulunan Abdiyet mertebesini şeriat mertebesinin hakikatini idrak etmeden gerçek ma’nâda anlaması mümkün değildir. Abdiyetin hayalinde kalacağı için risalet ve uluhiyet mertebelerine imanıda hayali olacaktır. (M.D.) İNFAK;[43] Sözlükte “tükenmek, tamamlanmak, son bulmak” mânasındaki nefk kökünden türetilen infâk “bitirmek, yok etmek; yoksul düşmek” gibi anlamlara gelirse de daha çok “para veya malı elden çıkarmak” mânasında kullanılmaktadır. Dinî-ahlâkî bir terim olarak genellikle “Allah’ın hoşnutluğunu elde etme amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, muhtaçlara aynî ve nakdî yardımda bulunması” demektir. Bu bakımdan infak, farz olan zekâtı ve gönüllü olarak yapılan her çeşit hayrı içermektedir. Râgıb el-İsfahânî, infakı iyi ve kötü olarak ikiye ayırdıktan sonra iyi olanı “harcama yapan kişinin âdil olduğunu gösteren infak” şeklinde yorumlasa da (eẕẔerîʿa, s. 409) kelime yalın olarak kullanıldığı zaman meşrû ve yararlı harcamaları ifade eder, harcanan şeye de nafaka denir (el-Müfredât, “nfḳ” md.). Ancak nafaka hukukta daha çok, kişinin bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere yaptığı harcamaları ifade eder.
Kur’ân-ı Kerîm’de infak kavramı bir âyette “yoksul düşme” (el-İsrâ 17/100), yetmişe yakın âyette ise “harcama yapma” anlamında geçmektedir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “nefḳ” md.).[44]
İnfakta bulunmak, zâhiri olarak maddi yardımlar yapmaktır diğer yönüyle mânevi olarak rûhani infakta bulunmak yani bilgi aktarmak vb.
İnfak etmesi için kişinin ister zâhirde ister bâtında biraz bir yerlere gelmiş olması lâzımdır, kişi hangi mertebe ye gelmişse bir mertebe aşağısını kendi mertebesinden infak edebilir. Zâhir olarak ise kimin cebinde parası varsa bir kısmını infak edebilir, ama yoksa neyi infak edecektir.”İZ- -T.B-” Kulda Fenâ ve Bekâ Vasıflarının Tezahür Etmesi: “Muhakkak ki sadaka Rahman’ın eline düşer” hadisine göre sadakayı alan kişi bunu sadakayı veren kimsenin elinden değil de mülkün sahibi olan Rahman’ın elinden almış olur. Bu hakikatin farkına varan kimse de aslında verenin kendisi değil Allah olduğunu bilir. Çünkü mutlak manada mülk ve cömertliğin sahibi Allah’tır. Her şey Allah’tandır ve Allah’a döner. İnfak eden de, alan da O’dur. Böylece Allah’ın eli infak ederken Rahman’ın eli de almış olur. Bu hakikat kulun infakta kendini görmeyip sadece Hakk’ı bilmesini sağlar. Diğer bir ifadeyle kul kendi benliğinden fenâ bulup Hak’la bâki olur. Sadakayı alan yoksul da herhangi bir mahcubiyet hissetmez ve yalnızca Allah’a minnet duyar. Bunun sonucunda hamd, şükür ve senâ Allah’a döner.[45] “T-B” Ebedî Bir Varlık Bahşetmesi: Öte yandan nefsi olumsuz özelliklerinden temizlemek zekat olduğu gibi nefsin bizzat kendisinin de bir zekâtı vardır. “Allah müminlerden nefislerini ve mallarını satın almıştır” (Tövbe, 9/111) âyetinde ifade edildiği üzere zekât hem mallar hem de nefisler için söz konusudur. Mallardan verilmesi gereken zekât nisap miktarı ile açıklanmıştır. Nefislerden verilmesi gereken zekâtın mahiyeti ise nefislerin Allah yolunda fedâ edilmesidir. Zira nefsin kendisine atfettiği varlık sıfatı (vücûd) aslında zatının aynı değildir; tıpkı malda olduğu gibi nefsin nitelendiği vücûd da nefse emaneten verilmiş olup Allah’a aittir. Dolayısıyla nefsin zekâtı kendinde varlık görmemesi ve varlığı Allah yolunda feda etmesidir. İbnü’l-Arabî’ye göre “Sevdiklerinizden infak edinceye kadar iyiliğe ulaşamazsınız” (Âl-i İmrân, 3/92) âyeti açıkça bunu emretmektedir. Zira insanın en sevdiği şey bizzat kendi nefsidir. Kul nefsini infak ettiğinde buna karşılık bekâ mertebesine erer, Allah’ı bulur. “Nefsini tezkiye eden kurtulmuştur.” (Şems, 91/9) Bu kurtuluş bekâ mertebesidir. Vücudu asli ve hakiki manada Allah’a ait görerek nefsinin zekâtını veren kimse hem nefsini kötülüklerden arındırır hem de ona hayat verir; mutmainne, razıye, merziyye ve nihayet kemâle doğru bir seyre tabi kılar. Dolayısıyla nefsine izafe ettiği vücûd vasfını Allah’a ait gören kimse ‘ademden korunarak kendisine Rabbanî bir varlık elbisesi giydirilir; Hak’la bâkî olarak kurtuluşa erer. Buna mukabil nefislerini kirli bırakanlar yani kendilerinde benlik görenler ise ebediyen bedbaht olurlar. Allah onları kendinde değil cehennemde ibkâ eder. Bunlar varlıkla yokluk arasında olup “Orada ne ölür ne de dirilirler.” (A’lâ, 87/13) Allah’ın bekâsıyla bekâ bulan ârifler ise ebedî hayat mertebesine ermişlerdir.[46]
Dünyayı bütünüyle terk ederek elinde avucunda bulunan her şeyi Allah (c.c) yolunda infak ile fakr-ı tamını seçenlerin imamı Hz. Ebubekir (r.a)'dir. Dünyanın yarısından geçip, yarısını aile efradı ve akrabalarının hukukunu yerine getirmek için ayıranların önderi Hz. Ömer (r.a)'dir. Dünyalık malı Allah için biriktiren ve yine onun için biriktirmekten sarfı nazar eden, biriktirdiğini Allah (c.c) için infak edip dağıtanların rehberi Hz. Osman (r.a)'dir. Gönlünde bir dünya meyli olmadan dünyayı istemediği halde dünya kendisine doğru geldiğinde reddederek ondan kaçanların imamı ise Hz. Ali (r.a)' dir.
Hz. Mevlânâ r.a., Hz. Süleyman'ın mal ve mülkü gönlünden çıkardığı için, kendisine fakır denildiğini ifade eder. Yine o, "Hatem-i Süleymaniyi her şey içinde aradık fakr içinde bulduk. Mahbûba (Hakk'a) varmak için bütün yolları denedik. Fakra razı olduğu kadar hiçbir şeye razı olmadı. Çünkü fakr, manileri kaldırır ve perdeleri yakar.
Bütün taatlerin aslı budur, gerisi ayrıntıdan ibarettir” demektedir. Hz. Mevlânâ fakrı şu şekilde tasvir eder: "Bu fakr yolu öyle bir yoldur ki, onda arzularının hepsine erişirsin.[47] “ İz- -T-B- ”
- “Kendilerine rızık eylediğimiz şeyden, Allah yolunda infak ederler.“(2/3) Yani: kendi özlerinde, ilâhi ahadiyyetin neticesi hâsıl olan semereyi bu varlıkta harcarlar.
Malzemeye kendileri sahip olmaları bakımından kendi özlerinde diye ifade ediliyor. Yani her hangi bir bilgiyi başka bir yerlerden alıp ta başka birilerine anlatmak, nakletmek, kaset kaydı gibi tekrar etmek değil, kendi özlerinde ilâhi ahadiyyetin neticesi hasıl olan meyveleri, meyvelerden kasıt gıdaları, gıdalardan kasıt ruh gıdaları, ondan da kasıt ilmi ilâhiyedir.
Hani Selâhattin Uşşaki hazretleri tuhfet’ül Uşşakiyede belirtir. “En güzel yemek hangisidir? Li vechullah, Allah’ın vechini kazanmak için yenen yemektir”. En güzel yemek Allalh’ın veçhini idrak etmek için yenilen gıdalardır. İşte bizde yediğimiz gıdaları hak yolunda ve tefekkür ufuklarında eğer açarak kullanırsak yediğimiz gıdaların hepsi li vechullah olur. Allah’ın veçhini müşahade etmek için o gıdalar bize yardımcı olmuş olurlar. İşte gıdalanmak iki türlü; birisi beşeri mânâda fiziki gıdalardan aldığımız ihtiyaçlarımızdır. Bitkilerden, hayvanlardan, aldığımız gıdalarımız. Bununla bedenimiz gelişmektedir. Ama ayrıca ruhumuzun ve hakikatimizin gelişmesi içinde kendi özlerinde, bakın ilâhi hakikatin neticesi hasıl olan semereyi, meyveleri bu varlıkta harcarlar. Biz ilâhi hakikatleri idrak etmek için manevi gıdaları yememiz gerekiyor. Nasıl bedenimizin gelişmesi için maddi gıdaları mutlaka yememiz gerekiyor. Ruhani, bâtini hakikatimizin gelişmesi için de o bâtini gıdaları yememiz gerekiyor. O bâtini gıdaları yememizin neticesinde de, bizde onlardan aldığımız güçlerle yeni açılımlar oluyor.
Basit bir misal verirsek; yapmış olduğumuz sohbetlerin hepsi ilâhi meyveler, semereler, ilâhi gıdalardır. Bunları kendimizde toplayarak, bunlardan da yola çıkarak, değişik şekilde misallendirerek, biçimlendirerek teşbihler yaparak, ufkumuzu daha genişleterek, Rabbımıza daha yakın olarak ondan aldığımız gıdalar, meyvelerin neticesi olarak yeni meyveleri üretmeye başlıyoruz.
Nasıl ki bir fidan olarak ekilen küçük ağaç, meyveden meydana geliyorsa, neticede o ağaç yabani kalmayıp aşılanıp daha sonra kendisi meyve üretiyorsa kendi özlerinde hasıl olan ilâhi ahadiyyetin meyvesini bu varlıkta harcarlar. Kendileri üretmiş oldukları bu meyveyi yine bu âlemde harcarlar. Kime harcarlar? Allah’ın yolunda infak ederler.
“Ve mimma rezakna yünfikun” Onlar, O rızıkları infak ederler. Kendi ilâhi bünyelerinde, kendi üretmiş olduğu meyveleri, yiyecekleri, içecekleri, muhabbetleri ne varsa onlardan infak ederler. Bu da onların zekâtı olur.
“Zekâtın, zekâtı olur.” Bundan ne demek istiyorum. Temizin temizi gıdalar infak edilmiş olur.
Zekât kişinin temizlenmesi mânâsına, ama ruhani ve rahmani ilimde herhangi bir gayrılık olmadığından, içerisine dünya necaseti karışmamış olduğundan, zaten zekât olan, tezkiye edilmiş olduğundan, temiz olanın temizinin verilmesidir. Temiz olandan temizin verilmesi, zekâtın zekâtı, temizin temizi verilmiş ve infak edilmiş olmaktadır. “İz- -T.B”
Onlar bu rızkı, ilâhi ahadiyyetin kendilerinde mülahaza sureti ile elde etmiş gibidirler.
Bakın ne güzel bir ifade; Rızkı, semereyi, infak ettiklerinde ilâhi ahadiyyeti kendilerinde mülahaza sureti ile elde etmiş gibidirler.
Yine ittika, bunlar sakınanlardır diye geldi. Muttakilere hidayettir. Fiziki mânâda ittika “kırkta bir” vermek. Manevi mânâda ittika kırkta birini kendine bırakıp “otuz dokuzunu” vermektir. Kırkta birini kendine bırakıp otuz dokuzunu vermektir. Tabî alıcı mânâda fakir (fakr) halinde kimse bulabilirse,[48] fakir bulamazsa kime infak edecek. Yine kendine kalmaktadır. “ İz- -T-B- ”
Bu zümre tek, başlarına geçip öte gitmişlerdir.
Yukarıda ki cümleden bir şey anlaşılabildi mi?
Tekrar edelim, onlar bu rızkı ilâhi ahadiyyeti kendilerinde mülahaza suretiyle elde etmiş gibidirler.
Bu semereleri, bu meyveleri hakikat-ı ahadiyyeti kendilerinde mülahaza suretiyle elde etmiş gibidirler.
Gibidirler tarifi çok güzel, mutlak mânâda bu âlemde olması bu beşeriyet ile pek mümkün değil ama yine o hükümdedir. “Bil gaybi” deki gibi kendi hakikatleri ile idrak etmiş gibidirler.
Bu infak bakın zâhirde “kırkta bir” bâtında ise “kırkta otuzdokuz” bir tanesi kendisi kendine kalmakta, o da nedir? Cami olan Allah esmâsı ama yine birin içinde bütün bunların hepsi mevcuttur. Vermekle bu meyveler bitmemektedir.
Rahman sûresinde belirtildiği gibi “hel ceza’ül ihsani ilel ihsan” İhsanın karşılığı yine ihsandır demiyor mu? Kişi bireysel haliyle ne kadar ihsan ederse etsin, onun karşılığı mutlak kendisine başka bir suretle, başka bir yolla ihsan olunacaktır. İhsan dan kasıt bilindiği gibi zâti tecellidir. İhsandan kasıt sadece maddi alışveriş değildir. “İZ- -T.B-”
Resulüllah S.A. efendimiz, bu zümreyi ashabına şöyle anlattı.
- “Yürüyünüz. Zira ferdiyyet makamınını elde edenler geçip gittiler.”
Yalnız burada geçip gittiler derken maziye[49]atıf vardır. Peki hal[50] ve istikbalde[51] bunlardan kimse olmayacak mı? Efendimizin mübarek lisanlarından çıkan bu söz kendi yaşadığı devreye ve ondan evvelki devrelere mi isabet ediyor? Diye bir düşünce gelebilir. Çünkü geçip gittiler diyor. “Yürüyünüz, zira ferdiyyet makamını elde edenler geçip gittiler.” İşte bu hakikatleri itibariyle bâtın âleminde bunların özelikleri oluştu. Bunlar bâtın âleminde, ezelde geçip gittiler. Ama bunların ezelde geçip gitmeleri, zuhurları, çıkışları bir süreye bağlı olduğundan geçip gittiler hükmü kıyamet günü son bulacak, kıyamet gününde geçip gittiler olacak. Daha sonrası diğer insanlar, diğer varlıklar içinde aynı hüküm geçerli olacak.
Yürüyünüz demekten kasıt, sizde bu yolda olabilirsiniz, yürüyüşünüze devam edin. Mânâ âleminde her ne kadar yazı yazılmış, kâlem kırılmış ise de hüküm onaylanmış olsa da daha onların dünyada zuhura çıkma vakti gelmediğinden “yürüyünüz” ifadesi o makamda olan kimselere bu yolun devam ettiğini belirtmektedir.
Zira ferdiyyet makamını elde edenler. Peki ferdiyyet makamı ne oluyor? Ferdiyyetten evvel vitriyyet vardır. Bilindiği gibi vitir namazı gününde resmi son namazı olmasından dolayı, kemâlde olması, yatsı namazınının 13. Rekâtında olması ve tekbirinin tek olması “Allahu vitran yühibbul vitra” Alalh birdir birleri sever. Acaba niye orada “Allahu ahadun” “Allahu vahiden” Allah vahiddir, vahidleri sever dememiş te? Vitir olarak, kelime olarak bu mânâyı söylemiş. İşte sayısal mânâda vahid ve ahad tekliği birliği ifade eder. Buradaki vitr ise mânâsal olarak kelâmi tekliği ifade etmektedir. Sayıların içinde “Allah” tek ise sayılar ve harflerin yazılışında “Elif” ve “1” den kaynaklanıyorsa mânâlar, kelimeler yönüyle de vitr harflerinin toplululuğunu bize bu sırrı ifade etmek için belirtiyor.
Vitriyet nedir? Kişinin kendi tekliğini idrak etmesi vitriyetidir. Allah bunları seviyor. Neden? Onlarda zâti zuhuru hem mânâları itibariyle hem vahdeti itibariyledir. Mânâlardan kasıt kesretin toplu halidir. Vahidden, Ahaddan sayısaldan da Allah’ın birliği kast ediliyor. Ama vitriyettende her mânâda ki Allah’ın tekliğini, birliğini ifade etmektedir.
Her iki yönü de bütün âlemlere şamil tutmak suretiyle ferdiyeti yönüyledir. Bu makam sadece mutlak mânâda peygamber efendimize mahsustur. Ama onun her yöndeki olan halifelerine de bulunduğu yön itibariyle oraya oradan geçmektedir.
“Ferdiyet makamını elde edenler.” Bunlar tek bir kimseler değil birçok kimselerde olabilmektedir. İşareti nedir? İfadesi nedir? Nasıl bilinirler, bulunurlar? Onların belirtileri nelerdir? Ayrı konudur. Biz sadece bilgi mahiyeti olan yönünü okuyoruz-inceliyoruz. “İZ- -T.B” Faydalı olur düşüncesi ile infak ve bu âyet hakkında ne demiş diyerek yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.
İmdi onların mülküdür diye tahayyül eyledikleri şeyden ellerinde bulunan şey, onlardan zail oldu. Ve o mülk Muhammedîler hakkında وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ (Hadîd, 57/7)dir. Ve Nûh ile Nûhîler hakkında اَلا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِى وَكِيلا (İsrâ, 17/2)dır. İmdi onlar için mülkü ve Allah için onda vekâleti isbât eyledi. Böyle olunca onlar, onda müstahlefundur. Binâenaleyh mülk Allah içindir; ve Allah onların vekilidir. Şu halde mülk onlar içindir. Ve bu, mülk-i istihlâftır; ve bu sebeble Hak mülkün meliki oldu. Nitekim Tirmizî dedi (23).
Fikir sonunda onların ellerinde hasıl olan ilimden yani hayali nefisleriyle düşünerek kendilerinde hasıl olan ilimden kendilerinin mülkü olduğunu tahayyül eyledikleri şey onlardan zail oldu. Yani bu ilim benim ilmimdir, bu araba benim arabamdır, bu ev benim evimdir, işte eşim çocuğum bunlar benim diye kendine mal ettiğinden onlar ellerinden yok oldu. Yani zannettikleri için aslında kendilerinin olmadığı için aslına döndü yani mülk sahibine döndü. Öldüğünde veya yaşlandığında kullanamayınca yok hükmündedir. Çünkü o ilim iman ve şuhuda mukarin değildir. Yani iman ve müşahedeye yakin değildir. Yani iman müşahede ile elde edilmiş bir ilim bir mülk değildir. Belki zan ve hayaldir. Nitekim Hakk Teala buyurur, وَمَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ اِنْ هُمْ اِلا يَظُنُّونَ 45/24 “onların zanları üzere bina olan amelleri serap gibi yok olur”. Nitekim Hakk Teala buyurur, وَالَّذِينَ كَفَرُوۤا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاَنُ مَاۤءً 24/39 “ O mülk Muhammediler hakkında وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ 57/7 “mülke halifeliktir. Manası: “Allahütealanın onda sizi müstehlak kıldığı şeyden yani ilimden infak ediniz.” Yani sizi halife kıldığı ilimden infak ediniz. Yani fukara-ı talibine yani fukara olan taliplere istidatlarına göre veriniz demek olur. Ama Muhammedilere. Böylece bu kavlin duhul yeri mucibince ilim Allah’ın mülküdür. Muhammediler bu ilime halife olmuştur.
Bil’asale onların mülkü değildir. O mülk Cenab-ı Nuh ile onun zevki üzere olan Nuhiler hakkında اَلا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِى وَكِيلا 17/2 ayeti kerimesinin dalalet ettiği mucibince onların mülküdür. Fakat onda tasarrufa memur değildirler. Zira ayet-i kerimenin delili budur ki mülk ve malınızdan ve ulumunuzdan elinizde bulunan şey sizin mulkünüzdür. Fakat siz onun üzerine beni vekil kabul edin benden gayri vekil kabul etmeyin. Şimdi Allahüteala bu ayette Nuhiler için yani nuh mertebesinde olan kimseler için o gün Nuh’un (a.s.) kavmi için bugün de Nuhiler için Nuh mertebesinde yaşayan kimseler için mülkü mülkte Allah için vekaleti ispat etti.
Zira onlar Allahüteala’nın kendilerinin ayan-ı suretlerinde zahir olduğunu bilmediler. Nuhilere mülkü verdi gerek kendi bedenlerinde gerekse kendi çevrelerinde tarlaları çalıştıkları şeyler. Yalnız burada Nuhiler Allahütealanın kendilerinin ayan-ı sabiteleri suretinde zahir olduğunu bilmediler. Bunu Muhammediler bildiler. Hakk’ın ayan-ı sabitesinin kendilerinde zuhurda olduğunu bilemediler. Kendilerini ayrı birer varlık zannettiler. Mertebeleri itibariyle de öyleydi. Bunu bilemedikleri için Nuhiler için mülkü ve mülkte Allah için vekaleti ispat etti. Yani Nuhilere mülkünü verdi ama onlara kendini vekil etti. Yani “ben sizin vekilinizim “dedi. Neden? Çünkü onlar kendilerini tanımadıkları için özden bilemedikleri için Rabbin özünden onların vekili olduklarını bilemedikleri için suret olarak “ben sizin vekilinizim” dedi. Zira onlar Allahütealanın kendilerinin ayanı suretlerinde zahir olduğunu bilmediler.
Hakk’ın temlikiyle mülkün tamamına malikiyetlerini adem-ı vukufları hasebiyle hilafete istihkakları olmadı. Yani Hakk’ın onları mülklendirmesiyle hilafete istihkakları olmadı. Temliki ile mülkün tamamına malikiyetlerine vukufları olmadığından yani nasıl ayan-ı sabitelerinin Hakk’ın ayan-ı sabitesi olduğunu bilmediklerinden mülkün bütün varlıklarının da Hakk’ın zuhurları olduğunu bilemediler. Bunu bilemediklerinden hilafete istihkakları olmadı. Yani varlıkların kendi varlıklarından ayrı bir şey olmadığını bilemediklerinden halife olamadılar. Dolayısıyla o mülkü kullanma tasarrufları da olmadı. Onun için Allah kendini onlara vekil etti ve ihtiyaçları kadarını verdi onlara. Ama Muhammediler öyle değildir. Muhammediler marifetleri cihetiyle hilafete müstehak oldular. Yani marifetullahı bildiklerinden bütün esra-ı ilahiyi bildiklerinden marifete müstehak oldular, istihkak sahibi oldular. Bu yönden de halife oldular.
Eğer bu varlığın hakikatini idrak etmemiş olsaydı Hz. Resulullah (s.a.v.) ve O’nun devamı olan Muhammediler onlar da aynı Nuhiler gibi vekalet değiştireceklerdi. Yani Allah onların vekili olacaktı. Şimdi asaleten Muhammediler mülkün sahibi oldular. Varlığın hakikatini Resulüllah (s.a.v.) bildi ve bunu ümmetine nakletti daha evvelki ümmetler bilmiyorlardı. (s.a.v.) Eendimizin ayan-ı sabitesinde bunların hepsi mevcuttu ama O’nun da cocukluk devresi var, gençlik devresi var, peygamberlik geldikten sonra miraca kadar ilmi hep arttı. Miraçta ve kadir gecesinde en üst noktaya ulaştı. Kadir gecesi onun için çok üstün bir zirvedir. Kur’an-ı Kerim Kadir gecesinde inmeye başladı, Muhammediler mülkte her ne kadar istihlaf olunmuş iseler de yani mülke halife olunmuş iseler de mülk bil’asale Allah içindir. Fakat Allah Nuhulerin vekilidir. Muhammediler Allah’ın halifesidirler. Fakat Allah Nuhilerin vekilidir. Muhammedilerin de bilasale kendileri vekildir. Allah onların vekili olunca mülk onlar için olmuş olur, velakin bu temlik temlik-i hakiki değildir. Yani bu mülkü verme hakiki bir tapu verme değildir, vekaletendir. Ama Muhammedilerin tapusu asaleten tapudur. Temliki asaleten temliktir.
Sual: Kur’an-ı Kerim’de Muhammedilere hitaben “la ilahe illahu fettahizuhu vekilen” Vekaleti İlahiye hususunda Muhammediler ile Nuhilerin ne farkı vardır.
لاۤ اِلَهَ اِلا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلا 73/9
Cevap: Nuhiler için istihlaf yoktur. Yani hilafet yoktur. Çünkü Nuhiler henüz halife mertebesine ulaşmamışlardır. Neden hilafet mertebesine ulaşmadılar? Çünkü bütün isimlere birleştirmiş değildir daha ondan geri gidersek esma-i ilahiyenin zuhurlarının tamamı kendilerinde yoktur. Tamamı olmadığı sürece de vekillik veriliyor. Halifelik olmadığından vekalet veriliyor. Yalnız temlik sabittir. Mülkiyet verilir, fakat Muhammediler için hem istihlaf ve hem de temlik sabittir. Yani hem halifelik hem de mülk sabittir. Böylece Muhammedilerin zevki Nuhilerin zevkine de camidir.
Velakin Nuhilerde Muhammedilerin zevki yoktur. Yani Nuhiler Muhammediyyun meşreb değildirler. Ama Muhammediler Nuhidirler, aynı zamanda İbrahimidirler, aynı zamanda musevidirler, aynı zamanda isevidirler. Yani hepsidirler. İşte onun için İslamiyeti anlamak diğer dinlere göre zordur. Biz ne yazık ki İslamiyeti sadece beden kuralları içerisinde anlayıp anlatmaya çalışıyoruz dolayısıyla zahirde kullandığımız din Nuhilikten başka bir şey olmamış oluyor. Muhammediyi meydana getirmesi hilafet vermek içindir. Cenab-ı Hakk bizden halifelik istiyor ve hakkıdır. Hatta bütün insanlar Muhammedilerden halifeliği bekliyorlar. Eğer Muhammedilerde halifelik sona ermiş olsa dünyanın gereği kalmaz kıyamet kopar. Zaten kıyamet bunun üzerine kopacaktır. Nuhilerdeki bu temlik, temlik-i hakiki olmayıp Hz. Şeyh bu mülk mülk-ü halifeliktir bu suretle hak mülkün meliki olur, buyurdu. Zira onların vücudu bil’asele haktır ve Hakk’ın mülküdür. Çünkü onların vücutlarında malik ve mutasarrıf ve kayyum Haktır ve bil mukabele Hakk onların melikidir.
Zira onların vücudu Hakk’ın vücudu izafisidir, Zati vücuttur, yani isim almış vücuttur, onlar o vücutta istihlafen mutasarrıftırlar. Halife olarak mutasarrıftırlar. Nitekim Şeyh-i Ekberin velayetinden 200 sene evvel gelen şey Ebu Abdullah Muhammed bin Ali el Hakimi Tirmizi bir takım sualler irad edip onların cevabını hatem-i evliya yani evliya-ı vakt verecektir. Yani vaktin evliyası verecektir, buyurmuştur. Yani Tirmizi isminde bir kişi birtakım sualler çıkarmış ortaya yazı olarak bırakmış, bunların diyor cevabını vaktin evliyası verecektir. Kendisinden 200 sene sonra gelen Muhiddin-i Arabi Hz.leri o suallerin cevaplarını vermiştir. Onların cevabını hatem-i evliya yani evliyanın sonu verecektir buyurmuş ve Hz. şey onların cevaplarını Fütuhat-ı Mekkiye’nin 444. babında vermişlerdir. Sualin birisi dahi “Hakk mülkün melikidir” Yani Hak mülkün sahibidir kelamı idi.[52] “ İz- -T-B- ”
Muhyiddin İbn-i Arabi Hz.leri buyuruyor ki hasbil veres-i Hakktan getirdiğim bu hikem ve esrar-ı ilahiyeyi bu hikmetleri ve ilahi sırları arzu etmiş olan taliplere ihsan et.
Yani evvela bunu sizler okuyun sonra ihtiyaç sahiplerine de anlatın diye de tavsiyede bulunuyor.
Bu mücmel söylediğim bu sözleri tafsil ve şerh ve misaller vermek suretiyle arzu eden ihtiyaç sahiplerine susamış olanlara da bunları verin.
Zira Hakk Teâlâ Hz. leri “Size ikram ettiği şeylerden infak edin” (57/7) buyurmuştur. Ve Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz bu kitabın intifa/faydalanma, etmeleri için nâsa ihracını/aktarımını, emretmişlerdir.
Yani bu kitabın yayılması için ihracına emretmişler, çıkışını emretmişler.
Böylece bu hakikatleri ehli olan taliplerden saklamak asla caiz değildir. Velâkin fehimleri kısıtlı olan sınırlı olan kimselere talimde faide değil, bilakis zarar olduğu için talim münasib değildir.
Yani dar düşünceli olan kısıtlı düşünceli olan kimselere talimi münasib olmaz.
Şu halde enbiya-ı kiram hazaratının ilm-i tevhitte ezvak ve meşaribini beyan buyuran Fusûs’l-Hikem yani zevklerini ve meşrebini anlatan bu Fusûs’l-Hikem “ey ehl-i zeka ve ey ehl-i irfan“ yani ey akıl sahipleri ve arifler irfan sahipleri size vâsi olan rahmet-i hassa-ı ilahiyyedir. Yani bu Fusûs’l Hikem size vâsi olan size genişlemiş olan sizi saran rahmet-i hassa-ı ilâhiyedir.
Has bir ilâhi rahmettir. Yani irfan sahiplerine has olan bir ilahi rahmettir.
Bu rahmet Cenab-ı Hakk’tan nasıl size vasıl olmuş ve sizi istila etmiş ise siz de bu rahmeti ehl-i zekaya tevzi edin, dağıtın. Kesret perdeleri içinde kalmış olan talipleri irşad eyleyin, ta ki nereden gelip nereye gittiklerini ve ne için gelip ne için gittiklerini ve kendilerinin ve eşyanın ve bil cümle avalimin yani bütün âlemlerin ne olduğunu ve böylece hilkat-ı eşyadan maksud ne olduğunu idrak etsinler. Eşyanın zuhurundan maksat ne olduğunu idrak etsinler.
Savm ü salat ü hac ile sanma biter zâhid işin, İnsân-ı Kâmil olmağa lazım olan irfan imiş, Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin, Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş.
Yani namaz oruç ile işin biter zannetme, ey zâhit, ibadet ehli züht ehli, namazını kıldın orucunu tuttun, haccını yaptın işin biter zannetme, yani nerden gelir nereye gider menzilin, nereden gelip nereye gittiğini bir bilseydin.[53]