Ve-in tuti' ekśera men fî-l-ardi yudillûke ‘an sebîli(A)llâh(i)(c) in yettebi'ûne illâ-zzanne ve-in hum illâ yaḣrusûn(e)
Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.
Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece "zann"a uyarlar ve saçmalarlar.
Bu ayet, çoğunluğa uymanın tehlikesini, zanna dayalı hareket etmenin yanlışlığını ve gerçeği aramadan yapılan tahminlerin boşluğunu vurgulamaktadır. Dilbilimsel olarak 'itaat', 'saptırma', 'yol', 'zan' ve 'tahmin' gibi kavramlar üzerinden mesajını iletir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İtaat (طاعة), bir işi isteyerek ve kolaylıkla yerine getirmektir. Ayetteki 'tuti'' (تُطِعْ) kelimesi, yeryüzündekilerin çoğunluğunun isteklerine boyun eğme ve onların peşinden gitme anlamında kullanılmıştır ki bu, Allah'ın emrine karşı gelmek demektir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İtaat (طاعة), emre uymak ve boyun eğmektir. Bu ayetteki kullanımı, çoğunluğun yanlış yönlendirmelerine rıza gösterme ve onların görüşlerini benimseme anlamını taşır, bu da kişinin kendi iradesini başkalarının hevasına teslim etmesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Dalâl (ضلال), doğru yoldan sapmak ve şaşırmaktır. 'Yudıllûke' (يُضِلُّوكَ) ifadesi, çoğunluğun seni hakikatten uzaklaştırarak yanlış inançlara ve amellere sevk etmesi anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Dalâl (ضلال), yolunu kaybetmek ve şaşırmaktır. Ayetteki 'yudıllûke' (يُضِلُّوكَ), çoğunluğun seni Allah'ın belirlediği doğru yoldan çıkarıp kendi heva ve heveslerine uydurması mecazını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Dalâl (ضلال) kavramı Kur'an'da genellikle 'doğru yoldan sapma', 'hakikatten uzaklaşma' ve 'şaşırma' anlamlarında kullanılır. Burada 'yudıllûke' (يُضِلُّوكَ), çoğunluğun etkisiyle kişinin Allah'ın hidayetinden mahrum kalması ve yanlış bir istikamete yönelmesi durumunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sebîl (سبيل), yürünülen yol demektir. Kur'an'da 'sebîlullah' (سبيل الله) ifadesi, Allah'ın dini, şeriatı ve O'na ulaştıran doğru yol anlamında kullanılır. Ayetteki 'an sebîlillâh' (عن سبيل الله), Allah'ın belirlediği hakikat yolundan uzaklaşmayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sebîl (سبيل), gidilen yol ve yöntemdir. 'Sebîlullah' (سبيل الله), Allah'ın emrettiği ve razı olduğu hayat tarzı, inanç ve ameller bütünüdür. Ayetteki bağlamda, çoğunluğa uymanın bu ilahi yoldan sapmaya yol açacağı belirtilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Zan (ظن), şüphe ve tahmindir. Ayetteki 'illâ'z-zanne' (إِلَّا ٱلظَّنَّ) ifadesi, çoğunluğun inançlarının ve hükümlerinin kesin bilgiye değil, sadece varsayımlara ve şüphelere dayandığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Zan (ظن), bir şeyin vuku bulma ihtimalinin diğerinden daha güçlü olduğuna inanmaktır, ancak kesinlik içermez. Bu ayette, çoğunluğun takip ettiği yolun bilimsel veya vahye dayalı bir kesinlikten yoksun, sadece kişisel veya toplumsal varsayımlara dayandığına işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Zan (ظن) kelimesi Kur'an'da genellikle 'kesin bilgiye dayanmayan tahmin, şüphe, vehim' anlamlarında kullanılır. Burada, çoğunluğun hareket noktasının sağlam bir delile değil, sadece kişisel veya toplumsal zanlara dayandığı ve bunun da saptırıcı olduğu belirtilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hars (خرص), tahmin etmek, ölçmeden biçmeden konuşmaktır. 'Yahrusûn' (يَخْرُصُونَ) kelimesi, çoğunluğun söylediklerinin ve hükümlerinin gerçek bir bilgiye dayanmadığını, sadece boş tahminlerden ibaret olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hars (خرص), bir şeyi tahmin etmek ve ölçüsüzce konuşmaktır. Ayetteki 'yahrusûn' (يَخْرُصُونَ), çoğunluğun zanlarına dayanarak, gerçeklikten uzak, temelsiz iddialarda bulunduklarını ve bu iddiaların da insanları saptırdığını belirtir.
En'âm Sûresi
“Ve-in tuti’ ekśera men fî-l-ardi yudillûke ‘an sebîli(A)llâh(i) in yettebi’ûne illâ-zzanne ve-in hum illâ yaḣrusûn(e)” Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.(6/116)
2998. Hevâ ve arzu ile az dost ol; çünkü seni Allah'ın yolundan şaşırtan odur.
Bu beyt-i şerîf (En’âm, 6/116) “Eğer sen yeryüzünde olanlann çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan şaşırtırlar.” Ve kezâ (Sâd, 38/26) ya’nî “Ey Dâvud biz seni yeryüzünde halîfe yaptık, nâs arasında doğrulukla hükmet ve hevâya tâbi’ olma ki, seni Allah yolundan şaşırtır” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Beyt-i şerîfde “az dost ol” ta’bîriyle bir nükteye işâret buyrulur; şöyle ki: Nefs-i hayvânî kendi kıvâmına âid olan yemek ve içmek ve uyumak ve nikâh gibi hazları talebden aslâ fariğ olmaz. Huzûzât-ı mezkûre hudûd-ı şer’iyye dâiresinde olursa, umûm mü’minler için mubâh olur; fakat tarîk-ı Hak sâlikleri için bu mubâhâta da dalmak aslâ câiz değildir. Zîrâ vücûd-ı unusurînin kesâfetine ve letâfet-i rûhâniyyeden mahrûmiyyete sebeb olur. Onun için Hz. Pîr hevâ ve arzû ile az dost ol; ya’nî nefsin arzûlarını zarûret mikdârından fazla verme buyururlar.
“2999. Bu hevâyı, cihânda hem-râhların sâyesi gibi hiçbir şey kırmaz.
“Hem-râhlar’’dan murâd, mürşid-i kâmillerdir. Ya’nî sâliklerin gayr-i meşrû’ olan hevâ ve hevesâtını ve meşrû’ olan arzûlarındaki mübâlagayı ancak cihânda mürşid-i kâmilin sâyesi ve terbiye ve himâyesi kesr edebilir. Sâlikin hiçbir tedbîri, mürşid-i kâmilin terbiye ve himâyesi kadar müessir olamaz.[85]