Velikullin deracâtun mimmâ ‘amilû(c) vemâ rabbuke biġâfilin ‘ammâ ya'melûn(e)
Herkesin amellerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.
Her birinin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.
Bu ayet, insanların amellerine göre farklı derecelere sahip olacağını ve Allah'ın bu amellerden haberdar olduğunu vurgulamaktadır. 'Derece' kavramı, amellerin karşılığı olarak kazanılan mertebeleri ifade ederken, 'amel' kavramı ise yapılan işlerin geniş bir yelpazesini kapsar ve Allah'ın bu amellerden gafil olmadığı belirtilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Derece (درجة), bir yerden diğerine geçişi sağlayan basamak veya mertebe anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, insanların amellerine göre ahiretteki konumlarının farklılığını ve yükselişlerini ifade eder. Bu, hem dünyevi hem de uhrevi mertebeleri kapsar, ancak ayet bağlamında daha çok uhrevi karşılıklara işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Derece (درجة), yükselme ve mertebe kazanma anlamındadır. Ayetteki 'derecât' kelimesi, kulların yaptıkları amellerin karşılığı olarak elde edecekleri farklı makamları ve seviyeleri belirtir. Bu, Allah'ın adaletinin bir tecellisi olarak her amelin bir karşılığı olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'derece' kavramının Kur'an'da genellikle bir hiyerarşi veya mertebe sistemi içinde kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'derecât', insanların amellerine göre Allah katındaki değer ve konum farklılıklarını ifade eder. Bu, ilahi adalet ve mükafatlandırma sisteminin bir parçasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Amel (عمل), bir fiili kasıtlı olarak yapmak ve icra etmek demektir. Ayetteki 'amilû' fiili, insanların iradeleriyle gerçekleştirdikleri iyi veya kötü tüm işleri kapsar. Bu işler, Allah katında karşılık bulacak olan eylemlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Amel (عمل), bir fiili irade ve kasıtla yapmaktır. Ayetteki 'amilû' ifadesi, insanların dünya hayatında ortaya koydukları tüm davranışları, ibadetleri, muameleleri ve niyetleri içeren geniş bir anlam taşır. Bu ameller, ahiretteki derecelerin belirlenmesinde temel teşkil eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'amel' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'fiil'den daha kapsamlı bir anlam taşıdığını belirtir; hem zahiri hem de batıni eylemleri, niyetleri ve sonuçları içerir. Bu ayetteki 'amilû', insanların tüm yaşam pratiklerini ve bunların Allah katındaki değerini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Rab (رب), malik, sahip, terbiye edici ve yönetici anlamlarına gelir. Ayetteki 'Rabbuke' ifadesi, Allah'ın kulları üzerindeki mutlak otoritesini, onları terbiye edişini ve tüm işlerini idare edişini vurgular. Bu bağlamda, Allah'ın kullarının amellerinden haberdar olması, O'nun rububiyetinin bir gereğidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rab (رب), bir şeyi tedricen kemale erdiren, terbiye eden, sahip olan ve yöneten demektir. Ayetteki 'Rabbuke', Allah'ın kulları üzerindeki mutlak egemenliğini, onların yaratıcısı ve yöneticisi olduğunu ifade eder. Bu, O'nun her şeyi bilmesi ve her şeyden haberdar olmasıyla doğrudan ilişkilidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rab (رب), terbiye eden, ıslah eden, malik olan ve efendi anlamlarına gelir. Ayetteki 'Rabbuke', Allah'ın kullarının amellerini bilmesi ve onlara karşılık vermesi, O'nun terbiye edici ve adil bir yönetici olmasının bir göstergesidir. O, kullarının hiçbir amelini gözden kaçırmaz.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Gafl (غفل), bir şeyi unutmak veya ondan habersiz olmak demektir. Ayetteki 'bi-ğâfilin' ifadesi, Allah'ın kullarının amellerinden asla habersiz olmadığını, hiçbir şeyi unutmadığını ve her şeyi eksiksiz bildiğini vurgular. Bu, ilahi ilmin ve adaletin bir tecellisidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Gafl (غفل), bir şeyden gafil olmak, onu bilmemek veya ondan uzak kalmak demektir. Ayetteki 'bi-ğâfilin' ifadesi, Allah'ın kullarının yaptıkları hiçbir amelden gizli kalmadığını, O'nun her şeyi kuşatan ilmiyle her şeyi bildiğini ve bu bilgisi doğrultusunda karşılık vereceğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Gafl (غفل), bir şeyden habersiz olmak, onu terk etmek veya unutmak anlamına gelir. Ayetteki 'bi-ğâfilin' ifadesi, Allah'ın kullarının amellerinden asla gafil olmadığını, yani onları gözden kaçırmadığını, unutmadığını ve her birini kayıt altına aldığını kesin bir dille ifade eder. Bu, kullar için bir uyarı ve müjdedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Amel (عمل), bir fiili gerçekleştirmek ve icra etmektir. Ayetteki 'ya'melûne' fiili, insanların sürekli olarak yaptıkları, devam eden tüm eylemlerini ifade eder. Bu, Allah'ın sadece geçmiş amellerden değil, aynı zamanda şu anda yapılmakta olan ve gelecekte yapılacak olan tüm amellerden de haberdar olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Amel (عمل), iradeyle yapılan her türlü fiildir. Ayetteki 'ya'melûne' ifadesi, insanların hayatları boyunca gerçekleştirdikleri tüm davranışları, sözleri ve niyetleri kapsar. Bu, Allah'ın her an kullarının üzerinde gözetleyici olduğunu ve hiçbir amelin karşılıksız kalmayacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'amel' kavramının Kur'an'da ahlaki bir değer taşıdığını ve insanın sorumluluğunu vurguladığını belirtir. Bu ayetteki 'ya'melûne', insanların sürekli olarak yaptıkları ve ahirette karşılığını bulacakları tüm eylemleri ifade eder. Allah'ın bu amellerden gafil olmaması, ilahi adaletin temelini oluşturur.
En'âm Sûresi
“Velikullin deracâtun mimmâ ‘amilû vemâ rabbuke biġâfilin ‘ammâ ya’melûn(e)” Herkesin amellerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir. (6/132)
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyiti ile devam edelim.
2253. "Ben gönül sahibiyim, başkasına hacetim yoktur, vâsılım!" diye ibâ ettin.
“Ser-keşîden” baş çekmek demek ise de, ibâ etmek ve kabûl etmemek ma’nâsmdan kinâyedir.
Bu beyt-i şerîfde zâhir-i şerîatle ameli kâfi görüp, kendilerini kâmillerin sohbetinden ve onların nazarı altında bâtınlarının terbiyesine ihtiyâçtan müstağni addeden ulemâ-i rüsûmun hallerine işâret buyurulur. Onlar derler ki: “Biz Kur’ân ve hadîs-i şerifin ahkâmıyla amel ediyoruz. Binâenaleyh bizlerde de kalb ve idrâk vardır. Kendimiz gibi, dîğer bir âlimin sohbet ve terbiyesine ihtiyâcımız yoktur. Mâdemki şerîatle amel ediyoruz, bu bize kâfidir. Biz de Hakk’a vâsılız; aynca bir de tarikat ne demektir? Peygamber (a.s.) zamanında böyle tarikat var mı idi? Yalnız şerîatle amel edip beyne’n-nâs veliyy-i kâmil addolunan bir kimsenin sohbet ve terbiyesinde bulunmayan milyonlarca insanlar vardır. Bunlar ahvâl-i âhiretlerinden me’yûs mu olacaklardır?” Cevâb: Bu da’vâya karşı çok uzun sözler vardır, zîrâ mevzû’ geniştir; fakat fakîr hulâsaten birkaç söz ile iktifa ediyorum. Bunlar erbâb-ı iz’âna kâfidir. Ma’lûm olsun ki “tarikat,” “şerîat”in sırrı ve “hakîkat,” “tarîkat” sırrıdır; ve “ma'rifet" bunların neticesidir. Ve hilkat-ı insandan maksûd ise ma’rifettir. İmdi zâhir-i şeriat ta’limsiz öğrenilemediği gibi, bâtın-ı şeriat olan tarikat ve bâtın-ı tarikat olan hakîkat dahi ta’lîmsiz tahsil olunamaz. Ve bu talimler neticesinde hâsıl olacak olan ma’rifet, herkesin kendi isti’dâdının dâiresi kadardır. Tarikat şeriatsız ve hakîkat dahi tarîkatsız ve ma’rifet dahi, bunlar cem’ olmaksızın elde edilemez. Zamân-ı peygamberîde bi'l-asâle insân-ı kâmil, Resûl-i zîşân Efendimizin kendileri idi ve ashâb-ı kirâm hazarâtına, isti’dâdlanna göre şeriat ve tarikat ve hakikati ta’lîm buyururlar idi. Ve bu ta’lîmât neticesinde ashâb-ı kirâmdan ba’zılanna, vüs’at-ı isti’dâdlan hasebiyle hâsıl olan esrâr ve maârifin keşfini men’ buyururlar idi. Resûl-i zîşân Efendimizin âlem-i sûretden, âlem-i ma’nâyı teşriflerinden sonra, bu vazîfe bu esrâra vâkıf olan vâris-i kâmillere intikâl etmiştir ki, onlar [“ümmetimin âlemleri Benî İsrâîl peygamberleri gibidir”] ve [“Âlimler nebilerin vârisidir”] buyurulmuştur. Etvâr-ı tarîkatten ve esrâr-ı hakîkatten bî-behre olan ulemâ-i rüsûm, verese-i kâmilînden değildir. Böyle bir kimse, yalnız ilm-i şeriatın zâhirine vukuf ile iddiâ-yı kemâl ederse, cenâb-ı Pîr efendimizin buyurduklan gibi, o, onun vehmidir.
Yalnız zâhir-i şerîatle amel edip vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmamış olan mü’minlerin ahvâline gelince: Onlann hâlisan li-vechillâh amel edenleri “Ümmetimde şirk, cilâlı bir madde üzerindeki kanncanın yürüyüşünün sesinden daha gizlidir” hadîs-i şerifinde buyurulduğu üzere, âhirette şirk-i hafi içinde bulunduklan halde, cennettedirler. Amellerindeki ihlâslarının derecesine ve (En’âm, 6/132) [“Herkesin yaptıklan işlere göre dereceleri vardır”] âyet-i kerîmesine göre niam-ı cinâniyye ile mütena’im olurlar; velâkin hakikati müşâhededen mahcûbdurlar; zîrâ şirk, kalb gözüne ânz olan şaşılıktan ibârettir ki, biri çok görür. Ve bu şaşılık ancak bu âlemde vâris-i kâmilin tedâvîsiyle zâil olur. Böyle olunca, bu âlemde kalb gözünü hakîkate açacak bir tabîb-i ilâhî olan, vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesine ihtiyâc-ı kat’î vardır (Isrâ, 17/72) “O kimse ki, burada kör oldu; âhirette de kör oldu” âyet-i kerîmesi mûcibince, âhirette bunun çâresi yoktur. Zîrâ körü körüne tena’um etmek başka, göre göre tena’um etmek yine başkadır.[94]