Men yusraf ‘anhu yevme-iżin fekad rahimeh(u)(c) veżâlike-lfevzu-lmubîn(u)
(O günün azabı) kimden savuşturulursa, gerçekten (Allah) ona acımıştır. İşte bu apaçık kurtuluştur.
O gün kimden azab giderilirse, kuşkusuz Allah ona rahmet etmiştir. İşte apaçık kurtuluş budur.
En'âm Suresi 16. ayet, kıyamet gününde azaptan kurtuluşun ilahi bir rahmet olduğunu ve bunun apaçık bir başarı olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, 'sarf' (alıkoyma), 'rahmet' (merhamet) ve 'fevz' (kurtuluş/başarı) kavramları üzerinden ahiret inancının temel dinamiklerini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sarf' kelimesini bir şeyi bir yönden başka bir yöne çevirmek, döndürmek olarak açıklar. Ayetteki 'yusraf' ifadesi, azabın kişiden uzaklaştırılması, ona isabet etmesinin engellenmesi anlamındadır. Bu, ilahi bir müdahale ile azabın yönünün değiştirilmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sarf' kelimesinin bir şeyi asıl yönünden başka bir yöne çevirmek, değiştirmek olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın bir kişiyi azaptan çevirmesi, yani azabın ona dokunmasını engellemesi ve onu ondan uzaklaştırmasıdır. Bu, ilahi bir koruma ve yönlendirmedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sarf'ı bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek veya bir yerden başka bir yere nakletmek olarak tanımlar. Ayetteki 'yusraf' fiili, azabın kişiden uzaklaştırılması, ona yönelmiş olan azabın ondan başka bir tarafa çevrilmesi anlamında kullanılmıştır ki bu, ilahi bir lütuftur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'rahmet' kelimesini Allah'ın kullarına olan lütfu ve ihsanı olarak açıklar. Ayetteki 'rahimehu' ifadesi, azaptan kurtulan kişinin Allah'ın özel merhametine nail olduğunu, bu kurtuluşun Allah'ın ona olan şefkatinden kaynaklandığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet'i kalpteki incelik ve şefkatten kaynaklanan iyilik ve ihsan olarak tanımlar. Allah'a nispet edildiğinde ise sadece ihsan ve lütuf anlamına gelir. Ayetteki 'rahimehu', Allah'ın azaptan kurtardığı kişiye lütuf ve ihsanıyla muamele etmesi, onu bağışlaması ve cennetine koymasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rahmet' kavramının Kur'an'da Allah'ın en temel niteliklerinden biri olduğunu ve O'nun yaratılmışlara olan şefkatini, lütfunu ve bağışlayıcılığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'rahimehu', Allah'ın azaptan kurtulan kişiye gösterdiği bu ilahi lütuf ve merhametin somut bir tezahürüdür.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fevz' kelimesini korkulan şeyden kurtulup istenilen şeye ulaşmak olarak tanımlar. Ayetteki 'el-fevz', azaptan kurtulup Allah'ın rahmetine erişmenin nihai bir başarı ve kurtuluş olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fevz'i hayra ulaşmak ve şerden kurtulmak olarak açıklar. Ayetteki 'el-fevz', kıyamet gününde azaptan kurtulmanın ve Allah'ın rahmetine nail olmanın en büyük başarı ve kurtuluş olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fevz' kavramının Kur'an'da genellikle ahiret saadetine, cennete ulaşmaya ve cehennem azabından kurtulmaya işaret ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'el-fevz', azaptan alıkonulmanın getirdiği ebedi kurtuluş ve mutluluğu ifade eden nihai bir başarıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mübîn' kelimesinin hem kendisi açık olan hem de başkalarını açıklayan anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-mübîn', bu kurtuluşun (fevz) herkes tarafından kolayca anlaşılabilecek, şüpheye yer bırakmayacak kadar açık ve net bir başarı olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mübîn'i 'açık ve açıklayıcı' olarak tanımlar. Ayetteki 'el-mübîn' ifadesi, azaptan kurtuluşun ve rahmete erişmenin, mahiyet ve sonuçları itibarıyla hiçbir kapalılık taşımayan, herkes için aşikar olan bir kurtuluş olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beyân' kökünden gelen 'mübîn' kelimesinin bir şeyin açıklığa kavuşması ve netleşmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-mübîn', bu kurtuluşun (fevz) şüphe götürmez, herkesin idrak edebileceği kadar belirgin ve açık bir gerçek olduğunu vurgular.
En'âm Sûresi
(O günün azabı) kimden savuşturulursa, gerçekten (Allah) ona acımıştır. İşte bu apaçık kurtuluştur. (6/16)
“Men” kim rububiyet-esmâ mertebesi ifadesidir. Varlığı hak’ın kimliğinde fena bulmuş olandan savuşturulmuştur. Kendi kimliği Rabb-ında ifna bulmuş kimse, kimse değil Rabbinde fani olmuş ve bu azab savuşturulmuştur.
“Kurtulmak” ve “helâk olmak” mânasında karşıt anlamlı kelimelerden olan fevz masdarı daha çok “korku, tehlike, şer ve azap gibi şeylerden kurtulup hayra, saadet ve esenliğe ulaşma” anlamında isim olarak kullanılır.
Rahim; Rahmet-i Rahim müminlere olan hususi-özel rahmettir.
Fususül Hikem, Süleymân fassı Hikmet-i Rahmâniyye üzere bildirilmiştir. Bu âyette bahsedilen aşağıda fusûs’ül hikemde açıklanan dört rahmetten dördüncüsüdür.
Ma'lûm olsun ki rahmet, biri zâtî diğeri sıfâtî olmak üzere iki kısmıdır. Yani Allah’ın Rahmeti iki kısımdır; Zâti ve Sıfâti olarak. Ve bu iki rahmetten her birisi dahi, husûsiyyet ve umûmiyyet i'tibâriyle iki kısma ayrılır ki, şu halde rahmet dört asıl üzerine bina edilmiş olur. Yani Rahmet dört asıl üzere geliyormuş.
Asl-ı evvel yani birinci asıl: Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Yani umumi olan Zât’i rahmettir, Bu rahmet, zât-ı ahadiyyette mahfi olan yani ahadiyetin Zât’ında gizli olan nisbetler ve şe’nlerin, Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına tecellîsi suretiyle, ilim mertebesinde sübût bulmalarıdır. Yani birinci rahmet Hakk’ın kendi Zât’ında kendi Zât’ına tecellisi suretiyle ilim mertebesinde sabit bulunmasıdır. Diğer tabirle Hakk’ın Zât-ı ahadiyetinde sıkıntı içinde kalmış olan esmâsını nefes-i rahmânisi ile nefh edip, onlara vücûd-i ilmî i'tâsı suretiyle bu sıkıntıdan âzâd etmesidir ki, bu rahmet cemî'-i esmâya umumidir.
Bu rahmet-i evvel, asl-ı evvel, birinci rahmettir. Yani Zât-ı ahadiyette sıkıntı içinde kalmış olan esmâ-i ilâhiye nefes-i rahmani ile nefes edilip, tenfis edilip, yani dışarıya çıkartılıp onlara vücud-u ilmi itasıyla -yalnız burada âlemlere yaygın hali değil, sadece ilk zuhuru ilmi bir vücut vermesi dolayısıyladır- bu sıkıntıdan azad etmesi, kurtarmasıdır ki bu rahmet cemi esmâya umumidir, yani bütün isimler bu rahmetin kapsamındadır. Birinci rahmet budur.
Asl-ı sânî yani ikinci asıl: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, hususen Zât’i rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbet eserlerinden olan ezeli lütfudur. Ve bu inayet için hiçbir sebeb ve vesilenin dahl ve te'sîri yoktur. Yani ikinci rahmet; rahmet-i Zâti hususi rahmettir ve bunun için hiçbir sebep vesilenin dahi tesiri yoktur, yani şu, şu şekilde oldu da bundan oldu diye hiçbir tesiri yoktur. Meselâ enbiyâ-i zîşân (aleyhimü's-selâm) haklarında geçiş yapan onlara verilen ezeli inayet ezeli lütuf bu nevidir. Zîrâ onlardan hiçbir amel ve hizmet meydana çıkmadığı halde a'yân-ı sabiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvetle sabit olmuştur. Bu Hakk’ın hususi olarak Zât’i itasıdır.
Asl-ı sâlis yani üçüncüsü: Rahmet-i umumi sıfât tecellisidir. Bu rahmet, eşyanın tümüne rahmeti çok olan umumi Rahmetin hükmüdür. Yani Zât’i rahmetin umumi hükmüdür. Zîrâ umumi zâti rahmet îcâbiyle ilimde sabit olan a'yân-ı sabitenin suretleri, bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zahir oldular. Yani bu hakikat gereğince ayan-ı kevniye yani bu madde âlemindeki suretleriyle zahir oldular. Bu da üçüncüsüdür.
Asl-ı râbi' yani dördüncü asli rahmet: Sıfâti hususi rahmettir. Bu rahmet dahi, rahmet-i zâtiyye-i hâssanın hükmü olup ezeli saidlere mahsûstur. Zîrâ Hakk'ın ba'zı kullarının a'yân-ı sabiteleri hakkında mesbûk (önce bulunmuş olma) olan inâyet-i ezeliyye hükmünün bu hazreti şehâdette dahi zuhuru şüphesizdir. İşte böyle dört tane asıl Rahmet oldu. Rahmeti Zât’i, Sıfâti olmak üzere ikiye ayırdı, onları da ikişerden dörde ayırdı, asl-ı evvel, rahmet-i ammei Zâtiye, Zâti Rahmet. Bu bütün varlıkların ilm-i ilahide zuhura çıkmalarıdır, ilim olarak zuhura çıkmalarıdır. Zât-ı Ahadiyetten birinci asl-ı evvel budur, Rahmet-i evvel budur, ikincisi Hakk’ın bazı kullarına asarından evvel yani meydana gelmesinden evvel ettiği lütuflardır. Bunlar da peygamberlere verdiği Zât’i rahmet hususi rahmettir. Diğeri umumi bu ise hususi rahmettir.
Üçüncüye gelince umumi sıfât rahmetidir. Yani birinci Zât’i Rahmetti, buradaki ikinci umumi sıfât rahmetidir; birinci Zât’i Rahmetti burada ikinci umumi sıfât rahmeti. Sıfât rahmeti de bütün eşyanın yukarıda ilm-i ilâhide verilen rahmetinin Zât’i rahmetinin ilim olarak, ilimden de kevniyete dönmesidir. Dördüncüsü de kullarının arasından bazı kullarına özel rahmetini tahsis etmesidir. İnayet-i ezeliye hükmünün bu hazret-i şehadette zuhura çıkmasıdır.[15]