İçeriğe atla
En'âm 161Cüz 8 · Sayfa 150

En'âm Sûresi 161. Âyet

الأنعام

Sohbete sor

Kul innenî hedânî rabbî ilâ sirâtin mustekîmin dînen kiyemen millete ibrâhîme hanîfâ(en)(c) vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)

De ki: "Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk'a yönelen İbrahim'in dinine iletti. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi."

En'âm Sûresi

“Kul innenî hedânî rabbî ilâ sirâtin mustekîmin dînen kiyemen millete ibrâhîme hanîfâ(en) vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)” De ki: “Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk’a yönelen İbrahim’in dinine iletti. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (6/161)


Yolumuza İbrahim a.s. kitabı ilgili âyetler ile devam etmek faydalı olacaktır.

“Ve men ahsenü dinen mimmen esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün vettebea millete İbrâhime hanifen vettehazellahu İbrâhime haliylâ.”

4/125. “Ve din itibariyle daha güzel kimdir, o kimseden ki, muhsin olduğu halde yüzünü “vechini” Allah Teâlâ'ya teslim etmiş ve hânif olarak İbrahim'in milletine tâbi olmuştur. Allah Teâlâ da İbrahim'i bir dost edinmiştir.” Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi bu mertebenin gerçek hâli, İbrâhîm milletine tabi olup, “vechini” mutlak mânâ da Ulûhiyyet mertebesine teslim etmiş olmaktır.

Bu teslimiyyet neticesinde kendisine “haliyl” (Esmâul hüsnâ) dostluk elbisesi giydirilen sâlik bu mertebe de yol almağa başlar ve varlığını Esmâ-i İlâhiyyeler kaplamış olur. Böylece kendinde zuhura gelen yaşantı, “fiiller” o isimlerin mânâları ve zuhurları olmuş olur.

Kûr’ân-ı Keriym; Nahl Sûresi; (16/120) Âyetinde şöyle ifade edilmiştir.

Meâlen: “İnne İbrâhime kâne ümmeten kâniten lillâhi hanifen ve lem yekü minel müşrikin.”

16/120. “Muhakkak ki İbrâhim, -başlıca- bir ümmet idi. Allah'a itaat ediyordu, batıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi.” İbrâhîm (a.s.) kendi zamanına kadar gelmiş olan insanlığın en üst idrak seviyesine ulaşmış gönül ehli bir Peygamber idi. İlk def’a kendinde bütün Esmâ-i ilâhiyye toplu olarak zuhurda idi. Her bir isim kendi özelliği ve görevi itibariyle bir ümm’mettir. Ve üreticidir, Ef’âli İlâhiyye bu isimlerin mânâlarıyla sûretlenip zuhura çıkmaktadırlar.

Hâl böyle olunca bir kimse varlğında ne kadar çok esmâ-i ilâhiyyeyi faaliyyete geçirebiliyorsa o kadar ümmet-i vardır, demektir.

Yaşadığı devre kadar en geniş şekilde İsimlerin mânâlarını fiiller olarak zuhura çıkarabilen İbrâhîm (a.s.) bu yüzden Esmâ-i İlâhiyye Ümmet-i idi.

Bütün bunları varlığında cem ettiğinden kendisi tek bir ümmet-ti vasfını almış ve Tevhid-i Ef-âl mertebesinin babası olmuştur.

Âdem (a.s.) ma İsimler öğretildi:

İbrâhim (a.s.) ma ise İsimler giydirildi: Bu yüzden ALLAH-ın dostu oldu.

Ev nasâra tehtedü, kûl bel millete İbrâhime hanifen ve mâ kâne minel müşrikin.”

2/135. “Ve dediler ki: Yahudi veya Hırıstiyan olunuz ki hidayete ermiş olasınız. De ki: Biz hânif olarak İbrahim'in milletine tâbi bulunmaktayız. O müşriklerden değildir.” Kendisinde bütün Esmâ-i İlâhiyyenin zuhuru olduğundan genel mânâ da eşyanın hakikatine vakıftı, her varlıkta Hakk-ı müşahede ettiğinden, Hakk-tan gayrı bir şey göremedi. Bütün varlığı birlediğinden, gayr-a yer kalmadı ki; şirk ihtimali olsun.

Bu anlayış ve idrâke gelen kişilerde ancak şirk-i zâhiri ortadan kalkmış olabilir.

Bu mertebe fiiller şirkinin ortadan kalkıp Tevhid-i Ef’âlin başlayıp, yaşandığı yerdir.[112]