Śumme ruddû ila(A)llâhi mevlâhumu-lhakk(i)(c) elâ lehu-lhukmu ve huve esra'u-lhâsibîn(e)
Sonra hepsi, gerçek sahipleri Allah'a döndürülürler. İyi bilin ki hüküm yalnız O'nundur. O, hesap görenlerin en çabuğudur.
Sonra da gerçek Mevlâlarına döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O'nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.
En'âm Suresi 62. ayet, ölüm sonrası dönüşü, Allah'ın mutlak egemenliğini ve hesap görücülüğünü vurgular. Ayet, insanın nihai merciinin Allah olduğunu ve O'nun hükmünün kaçınılmazlığını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Radd (ردّ) kelimesi, bir şeyi geldiği yere geri çevirmek veya bir yerden başka bir yere döndürmek anlamına gelir. Ayetteki 'ruddû' (ردّوا) ifadesi, ruhların ölümden sonra gerçek sahibi olan Allah'a geri döndürülmesini, O'nun huzuruna çıkarılmasını ifade eder. Bu, dünya hayatının son bulup ahiret hayatına geçişin bir sonucudur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Radd (ردّ), bir şeyin başlangıç noktasına veya ait olduğu yere iade edilmesidir. Ayetteki kullanımı, insanların ruhlarının, yaratılış gayesine uygun olarak Allah'a geri döndürülmesini, O'nun hükmüne ve takdirine teslim edilmesini anlatır. Bu, aynı zamanda bir hesap verme ve yargılanma sürecinin başlangıcıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mevlâ (مولى) kelimesi, Kur'an'da farklı anlamlarda kullanılır. Bu ayetteki 'Mevlâhum' (مولاهم) ifadesi, onların (insanların) gerçek sahibi, efendisi ve işlerini üzerine alan koruyucusu anlamındadır. Allah, kullarının tüm işlerini idare eden, onlara yardım eden ve onları koruyan yegane varlıktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Velâyet (ولاية) ve Mevlâ (مولى) kelimeleri, yakınlık, yardım, sahiplik ve idare etme anlamlarını içerir. Ayetteki 'Mevlâhumu'l-Hakki' (مولاهم الحق) ifadesi, Allah'ın kullarının gerçek ve yegane Mevlâ'sı olduğunu, yani onların işlerini üstlenen, onlara yardım eden, onları koruyan ve nihayetinde hükmünü veren tek merci olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Mevlâ kavramı, Kur'an'da Tanrı-insan ilişkisinde önemli bir yer tutar. Allah, müminlerin Mevlâ'sıdır; yani onların koruyucusu, destekçisi ve nihai otoritesidir. Bu ayetteki 'Mevlâhumu'l-Hakki' ifadesi, Allah'ın bu rolünün mutlak ve tartışılmaz olduğunu, ölümden sonraki dönüşte bu ilişkinin daha da belirginleştiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hak (حق) kelimesi, doğru, gerçek, sabit ve vacip olanı ifade eder. Ayetteki 'Mevlâhumu'l-Hakki' (مولاهم الحق) ifadesi, Allah'ın Mevlâ oluşunun şüphe götürmez bir gerçek olduğunu, O'nun varlığının ve hükmünün mutlak ve değişmez olduğunu belirtir. Bu, aynı zamanda Allah'ın adaletinin ve vaadinin de gerçek olduğunu ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak (حق), varlığı sabit olan, doğru ve gerçeği ifade eden bir kavramdır. Allah için kullanıldığında, O'nun varlığının mutlak gerçekliğini, hükmünün doğruluğunu ve adaletinin şaşmazlığını ifade eder. Bu ayette 'Mevlâhumu'l-Hakki' olarak gelmesi, Allah'ın kulların gerçek ve yegane sahibi olmasının tartışılmaz bir hakikat olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hüküm (حكم), karar verme, yargılama ve yönetme yetkisidir. Ayetteki 'Lehu'l-Hukmu' (له الحكم) ifadesi, tüm hükümranlığın, yargılama ve karar verme yetkisinin yalnızca Allah'a ait olduğunu belirtir. Bu, O'nun mutlak egemenliğini ve ahiretteki nihai yargılayıcı rolünü vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hüküm (حكم), bir şeyi kesinleştirmek, bir konuda karar vermek ve onu uygulamak anlamına gelir. Ayetteki 'Lehu'l-Hukmu' ifadesi, Allah'ın kainattaki her şey üzerinde mutlak bir hükümranlığa sahip olduğunu, dünya ve ahiretteki tüm işlerin O'nun kararına bağlı olduğunu gösterir. Bu, aynı zamanda O'nun adaletli yargılayıcı vasfını da içerir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hüküm kavramı, Kur'an'da Allah'ın iradesinin ve otoritesinin tecellisi olarak karşımıza çıkar. 'Lehu'l-Hukmu' ifadesi, Allah'ın yegane kanun koyucu, yargılayıcı ve yönetici olduğunu vurgular. Bu, insanların ölümden sonra O'nun hükmüne tabi olacağının açık bir ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hesâb (حساب), bir şeyi saymak, değerlendirmek ve karşılığını vermek anlamına gelir. Ayetteki 'esra'u'l-Hâsibîn' (أسرع الحاسبين) ifadesi, Allah'ın kulların amellerini en hızlı ve en eksiksiz şekilde hesaplayan olduğunu belirtir. Bu, O'nun ilminin ve kudretinin sınırsızlığını, hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmadığını ve hesap gününün kaçınılmazlığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hâsib (حاسب), hesap eden, amelleri değerlendiren demektir. 'Esra'u'l-Hâsibîn' ifadesi, Allah'ın hesap görme konusunda eşsiz olduğunu, O'nun katında hiçbir gecikme veya eksikliğin söz konusu olmadığını anlatır. Bu, insanların dünya hayatında yaptıklarının karşılığını mutlaka göreceği uyarısını içerir.
En'âm Sûresi
“Summe ruddû ila(A)llâhi mevlâhumu-lhakk(i) elâ lehu-lhukmu ve huve esra’u-lhâsibîn(e)” Sonra hepsi, gerçek sahipleri Allah’a döndürülürler. İyi bilin ki hüküm yalnız O’nundur. O, hesap görenlerin en çabuğudur. (6/62)
“Mevla” efendi demektir. “Mevlana” bizim efendimizdir. O Konya da bulunan Celaleddin Rumi dir… Resüllâh efendimiz ve Cenâb-ı Hakk ta bizlerin efendisidir. Ve hepimiz Hakk olan efendimize döneceğiz. Hakikaten mi döneceğiz? Hayalen mi döneceğiz? İşte mesele buradadır.
Bütün insânlara olan tecelliler ile irfan ehline olan bu tecelliler arasındaki fark şöyledir; irfan ehli bunları bilerek müşahede eder, yani gelen hayat akışının Allah’ın Hayy esmâsından geldiğini bilerek yaşar, diğerleri ise bunun farkında olmadan gaflette bir yaşam içerisinde oldukları halde, irfan ehli kendilerinde oluşan hayatın ve diğer oluşumların Allah’ın Esmâ-i İlâhiyelerinin zuhuru olduğunu bilerek düşünerek bu sözü söylerler ve irfaniyetleri yönünden “muhakkak biz Allah içiniz, yani Allah’ın zuhur yerleriyiz” derler.
İnsân denilen varlık olmamış olsaydı Allah’ın İlâh-î kemâlâtı zuhura çıkmazdı, âlemlerde madeniyat mertebesinden, bitkilerde nebatat mertebesinden çıktı, hayvanlarda hayvanat mertebesinden çıktı ve insânlar’ın meydana gelmesi bu İlâh-î tecellilerin zuhura çıkmasıydı.
İnsân olmasaydı Cenâb-ı Hakk’ın ne Zâtını tanımak mümkün olacaktı ne de müşahede etmek, işte bir takım kimseler dediğimiz irfan ehli bildiler ki, muhakkak ki; biz yine O’na döneceğiz, yani Zât âleminden geldik, ef’al, esmâ, sıfât mertebelerini yaşadık, Vahidil Kahhar hükmüyle bizdeki bütün bu Esmâ-i İlâhiyye kahrolacak Vahid ve Kahhar olan Allah kalacak yani “ileyhi” dediği hüviyet-i mutlaka’dır, O’nun hüviyetine döneceğiz, yani Allah’a döneceğiz, çünkü oradan geldik, burada bir sûret gösterdik, O’na döneceğiz, ölümle, işte bu ölümü zaruri ölümle yapmadan evvel ihtiyari ölümle yapmamız bize çok şeyler kazandıracaktır.
Eğer zaruri ölümle buradan gidersek kendimizi ve bu hakikatleri bilememiş olacağız ama ihtiyari ölümle ölüp bugünden O’na dönebilirsek o zaman hiçbir sorunumuz kalmamış olacaktır, “ölmeden önce ölünüz” Hâdis-i Şerif’inde de belirtildiği gibi ölürsek işte bugünden ona dönüşmüş oluyoruz, çünkü artık fizik bedenimiz diye bir şey kalmamış oluyor, kalmamış derken bu fizik bedenin var yine yaşıyor ama artık onu da Allah’ın tecellisi olarak görüyorsun kendine ait bir varlık olmadığını anlıyorsun çünkü Hâdis-i Şerifte “vücudike zenbike” vücudunu sen vücut olarak bildiğin sürece sana ait bir şey olarak bildiğin sürece bu senin en büyük günahındır, bundan daha büyük günahın olamaz diyor.[38]