Kul men yuneccîkum min zulumâti-lberri velbahri ted'ûnehu tedarru'an ve ḣufyeten le-in encânâ min hâżihi lenekûnenne mine-şşâkirîn(e)
De ki: "Sizler, açıktan ve gizlice O'na 'Eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden olacağız' diye dua ederken, sizi karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) kim kurtarır?"
De ki: "Bizi bu tehlikeden kurtarırsa elbette şükredenlerden olacağız" diye gizli ve aşikâr O'na yalvarıp dururken, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?
Bu ayet, insanın zor anlarda Allah'a yönelişini ve O'ndan yardım dilemesini, özellikle kara ve denizin tehlikelerinden kurtuluş arayışını vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, kurtuluş, karanlıklar, yalvarma ve şükretme fiilleri üzerinden insanın acziyetini ve Allah'ın kudretini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Necât (نجاة), bir şeyden kurtulmak, selamet bulmaktır. 'Enceytühû' (أنجيته) ise onu kurtardım demektir. Ayetteki 'yünaccîküm' ifadesi, Allah'ın insanları kara ve denizin tehlikelerinden, karanlıklarından kurtarma kudretini ve fiilini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Necât, bir şeyden ayrılıp kurtulmaktır. Burada 'yünaccîküm' fiili, Allah'ın insanları içinde bulundukları zor durumdan, yani kara ve denizin karanlıklarından çıkarıp emniyete ulaştırması anlamında kullanılmıştır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zulmet (ظلمة), ışığın yokluğudur. Ancak Kur'an'da mecazi olarak sıkıntı, zorluk, tehlike ve felaket anlamlarında da kullanılır. Ayetteki 'zulümâtü'l-berri ve'l-bahr' ifadesi, kara ve denizde karşılaşılan tehlikeleri, kaybolma ve helak olma korkusunu simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulmet, nurun zıddıdır. Kur'an'da hem hissi (gözle görülen) hem de manevi (şirk, küfür, cehalet gibi) karanlıklar için kullanılır. Bu ayette ise kara ve denizin tehlikeleri, fırtınalar, kaybolma gibi somut ve soyut sıkıntıları ifade eden bir mecazdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'zulmet' kavramı, sadece fiziksel karanlığı değil, aynı zamanda cehalet, küfür, şaşkınlık ve tehlike gibi olumsuz durumları da ifade eder. 'Kara ve denizin karanlıkları' ifadesi, insanın kontrolü dışındaki doğal afetler ve tehlikeler karşısındaki çaresizliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Duâ (دعاء), bir şeyi kendine doğru çekmek, çağırmak veya yardım istemektir. Ayetteki 'ted'ûnehû' fiili, insanların zor durumda kaldıklarında Allah'a yönelerek O'ndan yardım ve kurtuluş talep etmelerini, O'na yalvarmalarını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Duâ, kulun Rabbinden bir şey istemesi, O'na yönelmesidir. Bu ayetteki kullanım, insanın çaresizlik anında, başka hiçbir güçten medet ummayarak sadece Allah'a sığınmasını ve O'ndan kurtuluş dilemesini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tadarru' (تضرّع), boyun eğmek, alçakgönüllülük göstermek ve yalvararak dua etmektir. Bu kelime, duanın samimiyetini, acziyetin bilincinde olarak Allah'a yönelişi ve O'na karşı tevazuu ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tadarru', bir kimsenin acziyetini ve ihtiyacını göstererek, boyun eğerek ve alçakgönüllülükle dua etmesidir. Ayetteki 'tadarru'an' kelimesi, insanların tehlike anında Allah'a karşı gösterdikleri derin saygı ve teslimiyeti, O'na olan mutlak bağımlılıklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hafâ (خفاء), bir şeyi gizlemek, açığa vurmamaktır. 'Hufyeten' (خفية) ise gizlice, başkalarından saklayarak yapılan bir eylemi ifade eder. Ayetteki 've hufyeten' ifadesi, duanın riyadan uzak, samimi bir şekilde, sadece Allah ile kul arasında gerçekleştiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hafâ, bir şeyin görünmemesi, gizli kalmasıdır. 'Hufyeten' kelimesi, duanın içtenliğini ve samimiyetini pekiştirir; zira zor anlarda yapılan dualar genellikle gösterişten uzak, kalpten gelen gizli yakarışlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şükür (شكر), nimet verenin nimetini bilmek ve onu övmektir. Ayetteki 'min eş-şâkirîn' ifadesi, Allah'ın kendilerini tehlikeden kurtarması durumunda, bu nimete karşılık O'na minnettar olacaklarını, O'nun nimetini idrak edip gereğini yerine getireceklerini vaat etmelerini anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Şükür, Kur'an'da Allah'ın nimetlerine karşı gösterilen minnettarlık ve takdir duygusudur. Bu sadece sözlü bir ifade değil, aynı zamanda nimetin gerektirdiği şekilde davranmak ve onu doğru yolda kullanmaktır. Ayetteki şükür vaadi, insanın zor durumda verdiği bir söz ve Allah'a olan bağlılığının bir göstergesidir.
En'âm Sûresi
“Kul men yuneccîkum min zulumâti-lberri velbahri ted’ûnehu tedarru’an ve hufyeten le-in encânâ min hâzihi lenekûnenne mine-şşâkirîn(e)” De ki: “Sizler, açıktan ve gizlice O’na ‘Eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden olacağız’ diye dua ederken, sizi karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) kim kurtarır?” (6/63)
Yunus (a.s.) balığın midesinde iken üç karanlık içerisinde idi.
Biri kendi varlığında mevcud!
(1) Nefs-i levvâme karanlığı:
(2) Balığın midesindeki karanlık:
(3) Suyun içinin karanlığı:
İşte bir Hakk yolcusu sâlik de, başlarda bu üç karanlık içerisinde dir de, farkın da bile değildir. Ayrıca yaşayan her insân da, bilsin bilmesin, fikren ve fiziken dahi bu hüküm içindedir. İnsân-ı insân yapan kendinde ki ilâhi akıl ve bilinçtir.
Bu akıl, nefs-i benliği tarafından kaplandığında birinci karanlık içerisinde dir. Vücûd varlığı da bunları kapladığından ikinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığını da nasıl ki; suyun, içindekilerini kapladığı-sardığı gibi, oksijen deryası kaplayıp sarmaktadır. Bu da üç üncü karanlıktır.
Nefsi levvame mertebesinde olan saliğin burada duası Balığın midesinde; karanlıklar içerisinden, (lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.) Duasını okuyarak, Rabb’ı nın affına mazhar olur.
“Şakir” şükredenlerden olunması ise şeriat mertebesinde Hamd’ın il mertebesidir.
İlk düşündüğümüz şey şeriat mertebesi itibarıyla Ya Rabbi sana şükranlarımızı sunarız, şükür, yani teşekkür ifadesinde, verdiğin nimetlere, hayata, çoluk çocuğa ne varsa bütün güzelliklere hamd ederiz teşekkür ederiz. Bu mertebe al gülüm ver gülüm yani karşılıklı olan bir davranış yeridir. Bu anlayışta Hamd’ın ilk anlayışıdır, ilk faaliyete geçtiği yerdir ki, bu belirtilen Hamd’ın faaliyete geçmediği gönüller de vardır. Yani hiç Hamd etmeyen insanlar da vardır. Tabi ki herkesin hâli kendini ilgilendirir. Fakat biz onları küçük görme değil de, tespit bab’ında belirtiyoruz. Herbirerlerimiz halimizi tespit etmek ve değerlerimizi bilmek üzere bunları belirlemek zorundayız. Fakat onları hiç bir şekilde hâkir görmeden, kendi hallerine terketmek sûretiyle ve iyi bir temenni ile “İnşallah onlar da Hamd ederler, bu yola girerler ki, yaptıkları her Hamd kişinin kendisine döner ve ahirette kendisini karşılar” diyerek.
Böylece zâhir olarak yani şeriat mertebesi itibarıyla bir kul Rabbine Hamd ettiği zaman “Ya Rabbi verdiğin nimetlere teşekkür ederim” mânâsıyla, o düşünce ile yapmış oluyordur. Burada her ne kadar bir samimiyyet var ise de karşılığında bir beklenti vardır ve bu durum karşılıklı bir alışveriş hükmüne giriyor yani burada mutlak muhabbet yoktur, varolan muhabbet, beklentilidir.[39]