Vemen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi-lkeżibe ve huve yud'â ilâ-l-islâm(i)(c) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)
Kim, İslam'a davet olunduğu halde, Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalimdir? Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
İslâm'a davet olunduğu halde Allah üzerine yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.
Bu ayet, Allah'a karşı yalan uyduran ve İslam'a davet edildiği halde bunu reddeden kişinin zulmünü vurgulamaktadır. Ayet, 'zulüm', 'iftira' ve 'İslam' kavramları üzerinden, hakikati çarpıtan ve hidayeti kabul etmeyenlerin durumunu dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymaktır. Şeriatta ise, Allah'ın sınırlarını aşmak ve başkalarının hakkına tecavüz etmektir. Ayetteki 'azlem' (en zalim) ifadesi, Allah'a yalan isnat etmenin ve İslam'a davet edildiği halde yüz çevirmenin en büyük zulüm olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi yerinden saptırmak, haksızlık etmek anlamındadır. Ayetteki 'men azlem' ifadesi, 'kim daha haksızdır' sorusuyla, Allah'a iftira atmanın ve İslam'a daveti reddetmenin en büyük haksızlık olduğunu mecazi bir dille vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Zulüm, Kur'an'da genellikle 'haksızlık', 'adaletsizlik' ve 'Allah'ın koyduğu sınırları aşma' anlamlarında kullanılır. 'Azlem' formu, bu haksızlığın en üst derecesini ifade eder ve Allah'a karşı yalan uydurmanın ve hidayeti reddetmenin en büyük ahlaki sapma olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İftira, asılsız bir şeyi uydurmak, yalan yere isnatta bulunmaktır. Özellikle Allah'a karşı iftira, O'na yakışmayan şeyleri isnat etmek veya O'nun sözlerini çarpıtmaktır. Ayette, İslam'a davet edildiği halde Allah'a yalan isnat etmenin büyük bir günah olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İftira, bir şeyi aslı olmaksızın ortaya atmak, yalan söylemektir. Ayetteki 'iftara alellahil-kezib' ifadesi, Allah hakkında doğru olmayan sözler söylemek, O'na ortak koşmak veya O'nun ayetlerini inkar etmek gibi eylemleri kapsar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): F-r-y kökünden türeyen 'iftira', Kur'an'da genellikle Allah'a ortak koşma, O'na çocuk isnat etme veya O'nun ayetlerini yalanlama gibi büyük günahları ifade eder. Bu ayette, İslam'a davet karşısında Allah'a yalan isnat etmenin, kişinin kendi aleyhine işlediği büyük bir suç olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kezib, gerçeğe aykırı söz söylemektir. Allah'a karşı yalan, O'nun varlığı, birliği, sıfatları veya hükümleri hakkında doğru olmayan beyanlarda bulunmaktır. Ayette, İslam'a davet karşısında Allah'a yalan isnat etmenin, kişinin hidayetten uzaklaşmasına neden olan temel bir hata olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kezib, bir şeyin hakikatine muhalif olan sözdür. Allah'a karşı yalan, O'nun hakkında uydurulan her türlü asılsız iddiadır. Bu ayette, İslam'a davet edildiği halde Allah'a yalan isnat etmenin, kişinin en büyük zulmü işlediğini açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Da'vet, bir şeyi kendine doğru çekmek, çağırmaktır. Kur'an'da genellikle Allah'a, dine veya iyiliğe davet anlamında kullanılır. Ayette, kişinin İslam'a davet edildiği halde bu daveti reddetmesinin, Allah'a iftira atmasıyla birlikte büyük bir zulüm olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Da'vet, birini bir şeye yöneltmek, çağırmaktır. Ayetteki 'yüd'a' (davet ediliyor) ifadesi, kişinin İslam'ın hakikatine çağrıldığını, ancak buna rağmen Allah'a yalan isnat etmeye devam ettiğini gösterir ki bu da onun zulmünü katlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İslam, Allah'a teslim olmak, O'nun emirlerine boyun eğmek ve barış içinde yaşamaktır. Ayette, kişinin en doğru yola, yani İslam'a davet edildiği halde, bu daveti reddedip Allah'a iftira atmasının ne kadar büyük bir sapkınlık olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İslam, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve 'teslimiyet' anlamına gelir. Bu teslimiyet, sadece Allah'a karşı değil, aynı zamanda O'nun iradesine ve hükümlerine karşı da bir teslimiyettir. Ayette, İslam'a davet edilen kişinin bu teslimiyeti reddetmesi ve Allah'a yalan isnat etmesi, onun en büyük zulmü işlediğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İslam, Allah'ın birliğine inanmak, O'na itaat etmek ve O'nun gönderdiği peygamberleri tasdik etmektir. Ayette, bu hakikate çağrılan kişinin, buna rağmen Allah'a yalan isnat etmesinin, hidayetten tamamen uzaklaştığını ve zalimler zümresine dahil olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zalimler, Allah'ın sınırlarını aşan, başkalarının hakkına tecavüz eden ve haksızlık yapan kimselerdir. Ayette, Allah'a yalan isnat eden ve İslam'a davet edildiği halde bunu reddedenlerin, Allah'ın hidayetinden mahrum kalacak olan zalimler topluluğundan olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zalimler, haksızlık edenler, doğru yoldan sapanlardır. Ayette, Allah'ın zalim kavmi hidayete erdirmeyeceği ifadesi, Allah'a iftira atan ve İslam'ı reddedenlerin, kendi seçimleri nedeniyle hidayetten uzak kalacaklarını mecazi bir dille anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Zalim kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın ayetlerini inkar eden, O'na ortak koşan veya O'nun hükümlerine karşı gelenler için kullanılır. Bu ayette, Allah'a yalan uyduran ve İslam'a daveti reddedenlerin, Allah'ın hidayetini hak etmeyen zalimler grubuna dahil olduğunu açıkça ifade eder.
Saff Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vemen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi-lkezibe ve huve yud’â ilâ-l-islâm(i) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)” Kim, İslam'a davet olunduğu halde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalimdir? Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.(61/7)
Âlemde tek kurtuluştur İslâm, Getirdi yüce aleyhisselâm, Uyanlar huzur bulur vesselâm, İslâm ile oluşur muhabetullah. “T.B.”
(إِسْلَامِ) İslâm sayısal değerine bakarsak, Elif: 1, Sin: 60, Lam: 30, Elif: 1, Mim: 10 tır. Toplarsak 1+60+30+1+40= 132 dir… 13 ve 2 değerlerini verir.
(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye ve (2) Zâhir ve bâtın dır.
Bu davetin Îslâm ile efendimizin (s.a.v.) şifre sayısı ile zâhir, bâtın yapıldığı sayısal değerden anlaşılmaktadır.
Zâhiri olarak bu davete cevap veren ve sûri İslâm’ın hükümlerine uyan emirleri yapmakla ve nehiylerden kaçınmak ile sevap ve cenneti kazanabilir. Ama rabbleri ile değildir. Cehenneme giden zalimlerden daha iyi durumdadırlar. İyi bi şeydir ama hayalde kaldığından hakikatine ve rabbine ulaşamaz… Yine suri cennette nimetler içinde rablerinden selâm vardır. (36/58) Bâtınlarına zalimlik etmiş ve kendileri ile olan rablerinden haberleri olmamış. Nefsi emmarenin zalimliği altında kalınmıştır. Bu halde hidayete – doğru yola erilmez-gelinmez.
İslâm, İmân, İhsan, İkân kitabından İslâm’ın hakikatini okuyup anlamaya çalışıp nefsi emarenin zalimliğinden, “zaluman cehula” (33/72) yani nefsimiz den cahil olmaya çalışmak kişinin bu dünyadaki en büyük kazancı olacaktır.
“Cibril Hadisi”nde yerini alan “İslâm” kelimesini de bir nezbe açmakta fayda görmekteyim.
İslâm, selâmdan, selâmetten, teslim olmaktan kaynaklanan bir kelimedir. ALLAH’ın birliğine inanmak ve O’na şirk koşmamaktır.
İslam dininin zahiri, “şeriat-ı Muhammedi”; batını ise, “hakikati Muhammedi”dir. İkisini birlikte yürütmek ise, kemalattır.
İslâm aynı zamanda Âdem (a.s.)’dan → Muhammed (a.s.)’a kadar bir semavi sistemin ismidir. Cenâb-ı Hakk; “İbrâhîmiyet” - “Museviyet” - “Îseviyet” - “Muhammediyet” diye ayrı ayrı dinler vazetmemiştir.
Kur’anı Keriym A’li İmran Suresi 3. sûre 19. ayette; inne’d diyne ındellahi’l islamü “Allah’ın indinde (yanında) din İslamdır.” Allah’ın indindeki (yanındaki) din islâm olmakla beraber; acaba kulun indindeki din nedir, nasıldır?
İşte Museviyet, İseviyet vs. dinler bu safhada ortaya çıkmaktadır. Çünkü kul, zahir hali daha kolay benimsemekte ve her kitap sahibi peygambere ayrı bir din ismi yakıştırmaktadır.
Hz. İbrâhîm’in getirdiği “tevhid-i ef’al” hukukunu, Hz. Musa’nın getirdiği “tenzih” hukukunu, Hz. İsa’nın getirdiği “teşbih” hukukunu, Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu “tevhid” ve “vahdet” hukukunu, ümmetleri, peygamberlerinin isimlerine izafeten “İbrahimilik”, “Musevilik”, “İsevilik”, “Muhammedilik” olarak isimlendirmişlerdir ve böylece kulların yanındaki dinler ortaya çıkmıştır. Halbuki ALLAH birdir ve ayette belirtildiği gibi indindeki (yanındaki) din de “bir”dir, o da “İslâm”dır.
Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan ALLAH’I c.c. bilme ve bulma olgusu; Hz. Muhammed (a.s.). ile kemale erdi; o yüzden son peygamber olmuştur. İlahi sırları zuhura çıkarmış gizli bir şey bırakmamıştır, yeter ki biz kulak, göz, gönül ve akıl ayarlanmızı güzel yapalım, ayan bozuk cihaz gerçekleri yansıtamaz.
Kûr’ân-ı Keriym peygamberler kıssaları ile bir hak yolcusunun “seyr-i süluk”unu nasıl yapacağını çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir arif kişinin nezaretinde yeterli sürede 10 - 20 sene arası olabilir, istisnalar hariç, bazen daha kısa veya daha uzun da olabilir.
Kısaca özetlersek; gafletine tevbe edip “mertebei Ademiyyet”te “venefahtü” ile şuurlanmaya başlayan kişi, nefs temizliğine yönelir, kendini anlamaya başlar, Hakk’a teslim olmaktan başka çaresinin olmadığını idrak eder. “Teslimi külli” ile teslim olur, daha sonra vechini (bütün varlığını) Hakk’a teslim eder. Bunun karşılığı “ihsan”dır;
“Cibril hadisi”nde bu olgu çok muhteşem bir şekilde ifade edilmiştir. “Benlik” perdesinin kalkmaya başladığı ilahi zatı müşahedeye dönük oluşumların yer aldığı bir mertebedir.
“Mertebe-i İbrâhîmiyet”te dostluk hullesini giyer gerçek tevhide ulaşır.
“Mertebei Mûseviyet”te eymen vadisinde gerçek tenzihe ulaşır.
“Mertebei Îseviyet”te “Ruhül kuds”ten destek alır.
“Mertebei Muhammediyye” de ise, seyr-i zirveye çıkıp “mi’rac”ını yapar.
Böylece “büyük âyet” olan kendini ve Rabbini müşahede etmiş daha dünyada iken “ruyetullah”a ulaşmış olur. İşte İslâm ALLAH’ın yolunu ilk aşamasından başlatıp zirveye yani zâtına kadar ulaştıran sistemin ismidir. Bu oluşumlar bütün varlıkta da ALLAH (c.c)yü müşahede etmek için düzenlenmiştir.
ALLAH c.c. kendini bildirmeyi diledi ve bilebilecek olan “halife” insanı “halk” etti (yaratma değil) ve onda en geniş ma’nâda zuhur etti.
Bu hakikatleri bilen ayn; bilinen gayr oldu.
Bilen de vechini açtı; bilinen de hicapladı yani perdeledi.
Ne zaman ki bu perdeleri açacağız işte o zaman şu dünya hayatımızın ne kadar değerli bir şey olduğunu anlayacağız.
Hz. Muhammed s.a.v. ve Kûr’ân ile bütün hakikat ortaya konduğundan daha başka bir peygamber ve kitabın gelmesi mümkün değildir. Eğer böyle bir şeyler varsa kökünden yanlış ve aldatmacadır, çünkü Kûr’ân zâttır ve O’na ilave edilecek başka hiç bir şey yoktur, ancak bizim O’nu iyi inceleyip anlamamıza ihtiyacımız vardır.
Bu saha sonsuz bir deryadır, gayemiz o deryadan alınan bir avuç su ile yüzümüzü yıkayıp gözlerimizi Hakk’ın eliyle benliğimizden mehs etmektir. ALLAH’u teâlâ gayretli olanları basar’dan basirete ulaştırsın.
Ehlüllahtan birisine sormuşlar “ALLAH’I görmek mümkün mü?” diye o da cevap vermiş, “ALLAH’I görmemek mümkün mü?” diye.[53]