İçeriğe atla
Hâkka 10Cüz 29 · Sayfa 567

Hâkka Sûresi 10. Âyet

الحاقة

Sohbete sor

Fe'asav rasûle rabbihim fe-eḣażehum aḣżeten râbiye(ten)

Öyle ki Rablerinin elçilerine karşı geldiler. Bunun üzerine Allah da onları gittikçe artan bir azap ile yakaladı.

Hâkka Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir


Hakk’ın eğitimine bakın ki; Mûsâ (a.s.)’nın şahsında ma’nâ-ı “Mûseviyye”yi öldürmeye çalışan Fir’âvn onu kendi sarayında büyütecektir.

Bir sâlik’in sûret yaşı bu mertebeye ulaştığında yaklaşık (30/40) lar civarında olabilir. Ancak bu mertebe tevhid mertebelerinin “tevhid-i esmâ” ikincisi olduğundan, hayata bakışında yenilikler oluşacaktır. İşte bu yüzden burası yeni bir doğum olduğundan yeni bir kimlik oluşacaktır. O kişinin fiziki babası bu eğitimi veremeyeceğinden bu hususta onun devre dışı kalması gerektiğinden, geri plâna alınmıştır. Onun bâtın babası o mertebenin nefih edicisi olan gerçek manâda ki, irfan ehli olan mürşididir. Putperest olan zâhir babası-velisi ise Fir’âvn kendi nefsi emmâresi’dir. Onunla birlikte (40) yaşlarına kadar ancak ondan etkilenmeden yaşamıştır.

Fir’âvn ise, (Kahhâr-Cebbar-Azîz) Esmâlarının (Celâlî) görünümüdür.

Zâhiren o yıl Mûsâ (a.s.) diye kesilen yaklaşık kırk bin çocuğa karşılık asıl kesilmesi gereken Mûsâ (a.s.) geliyor Fir’âvn’un kucağında büyüyor ki Cenâb-ı Hakk (c.c.) işlerinin ne denli şaşılacak derecede olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde bizim bireysel varlığımızda da nefsi emmâre kendi saltanatını elinden alacak korkusuyla o kadar fikir ve düşünceyi kesip yok ediyor ancak asıl yok etmesi gerekeni alıyor kendisi yetiştirmeye başlıyor.

Hakk zâhiri halktır. Mûsâ’da, Fir’âvn’da bu hakikât içindedir yani Mûsâ’nın da Fir’âvn’un da hakikâtinde bâtınen Hakk zâhiren halk vardır. Zuhurları böyle olmakla esmâ-i ilâhîyyeleri birbirine zıt olduklarından sûretteki davranışları da zıt olarak çıkmaktadır.

Zâhiren Fir’âvn câhil bir insân değildi, eğitilmiş, makam ve mertebe sâhibi yönetici bir kimse idi. Kendisinde bu kadar büyük güç ve kuvvet bulunca da bunları kendisine ait zannetti bâtınen dahi nefsi emmârenin beden mülkündeki gücü bu kadar yüksek mâhiyettedir. Fir’âvn tafsili ve yaygın olan bu âlemleri bu şekilde kendisine mâl etmek sûretiyle bozgunculuk yapıyordu aynı şekilde nefsi emmâre de, fikirlerde ve düşüncelerde onların sâhibi benim diyerek bozgunculuk yapıyordu yani Hakk’ın varlığını kendisine mâl etmekteydi.

Yaptığım araştırmalarda[24] “Fir’âvn ve hâmân” kelimelerinin açık olarak lügat ma’nâlarını bulamadım, sadece (‘âvn) kısmının “avniyyet-yardım” olduğunu biliyoruz. Genelde “Fir’âvn” o günlerin zâlim bir hükümdarı,” hâmân” ise onun veziri olarak belirtilmektedir.

Şimdi bu üç kelimeyi indî-batıni yönüyle incelemeye bakalım. () “Fir’âvn” kelimesini aslı üzere iki hece-kelimeye bölelim. “Fir ’âvn” () olacaktır. Yani birinci kısmı “Fir” ikinci kısmıda, ’âvn” bu harflerin ebced sayı değerlerine baktığımız zaman, “Fe-80” “rı-200” “ayn-70- 130” “vav-6” “nun-50” dir. Bunları toplarsak, (80+200+70+6+50=406) (4+6=10) diğer şekilde sadece tek sıra sayıları toplarsak, (8+2+7+6+5=28) bunu da toplarsak, (2+8=10) gene on dur. İki ayrı hece olarak toplarsak, “Fir” “Fe-80” “rı-200” toplarsak, (80+200=280) dir. ’âvn” “ayn-70-130” “vav-6” “nun-50” toplarsak, (70+6+50=126) gene toplarsak, (1+2+6=9)

Ayrıca büyük ebced hesabı ile de “ayn” (130) dur ki oda (13) tür.

( ) “Fir-’âvn.” Tasavvufta (Fenâ’fir’rasûl) (Rasûlde fani olmak) diye bir tabir ve yaşam süresi vardır ki, bu mertebede kişi (Rasûlde fani olur) ancak bu makam gene mürşidinde vâki olur yani o mertebenin idraki, mürşidinin hakikatini “rasûl” makamında görmek-bilmektir. Hangi mertebenin sohbeti yapılıyor ise, o mertebenin “Rasûl-habercisi”dir. (F-Fatih) (açıcı) (R-Rahman ve Rahîm) dir. Bu mertebenin Rasûl-u Hz. Mûsâ Mertebe-i Mûseviyyet olduğundan, burada ki, (Fenâ’fir’rasûl) Fenâ-i Mûsâ’dır. Çünkü “Fir’âvn” zâten “mû” su da gark-fani olmuştur. (Fenâ’fir’rasûl-Mûsâ) olmuştur. Yani ma’nâ-ı Mûseviyyette Fâni ve gark olmuştur, onun hükmü altına girmiştir.

Sayı değeri (280) (28) dir ki bu yönüylede metebe-i Muhammediyye’ye bağlıdır. O zaman Mûsâ, hâdi ismi yönünden, Fir’âvn ise, genelde Mudil ismi yönünden, (Fenâ’fir’rasûl-u-Muhammed)de Fâni olmuşlardır.

’âvn” ikinci heceye gelince, o da, âvn’iyyet, yardım-muavenet, gibi anlamları vardır. Hâl böyle olunca, (1+2+6=9) sayı değeri zâten (9) dur bu da bilindiği gibi Mûseviyyet mertebesi’nin sayı değeridir. Bu yönüyle Fir’âvn’ un âvn” iyyet-i Mûsâ’nın mertebe kazanması yönünden en büyük yardımcısı-âvn’iyyet-i olmuştur. Zâhirde her ne kadar savaş üzere iselerde, neticede Mertebe-i Mûsevviyyetin bu genişlikte ortaya çıkmasına sebeb olmuştur. Eğer onun bu inkârcı ısrarlı davranışları olmasa idi mertebe-i Mûseviyyet bu kadar geniş ve ma’nâlı olarak zâhir olmazdı.

âvn’iyyet, başındaki (âyn) ın büyük Ebced hesabı ile (130) yani (13) olduğunu yukarıda ifade etmiştik bu durumda bu âvniyyet-yardım dahi “Hakikat-i Muhammediyye” ye bağlı olduğu ve oradan geldiği açık olarak görülmektedir. Bilindiği gibi “Hakikat-i muhammediyye”nin âvn’iyyet-i “Ensâr ve muhacirin, yani sahabe-i kirâm’dır.

() (cünd) Askerlerine gelince, (cim-3) (nun-50) (dal-4) tür, toplarsak, (3+50+4=12) Hakikat-i Muhammediyye’dir. Böylece bu askerlerinde, Hakikat-i Muhammediyye’ye bağlı esmâ-i İlâhiyye’nin zuhurları olduğunu anlamamız zor olmayacaktır. Bunlar askerdir yani bağlı olduğu makamın isteğine göre hareket ederler memur hükmündedirler, memur ise mazurdur. Bu yüzden onlarda reisleri Fir’âvn gibi hakikat-i Mûseviyye’nin “Mû” “su” yunda ve hakikat-i “Mu”hammediye deryasında “gark-gaşy” oldular bu “Mu-su” ile kaplandılar ve bâtın isminin tecellisine bırakıldılar.[25] “ İz- -T-B- ”


Bu ayet, "nefsin, kendisine gönderilen ilâhî uyarıcılara (peygamberler/akl-ı selim/vicdan) karşı gelmesi" ve bunun sonucunda "terkîbî bir azap" (gittikçe artan, katmerli bir ceza) ile yakalanmasının enfüsi (içsel) anlamını açıklar.

Rablerinin Elçilerine Karşı Geldiler" (Fe-Asav Rasûle Rabbihim): İsyânın Hakikati

Zâhirî Anlam: Firavun, önceki kavimler ve Lût kavmi, kendilerine gönderilen peygamberlere (Musa, Sâlih, Hûd, Lût vb.) isyan ettiler, onları yalanladılar.

Te'vili: Bu ifade, "nefsin, kendi içindeki hakikat elçisine isyanı" anlamına gelir. "Rablerinin elçileri" (rusule rabbihim) sadece tarihî peygamberler değil, aynı zamanda:

Akıl (el-Akl): İnsana doğruyu yanlışı gösteren içsel peygamber.

Vicdan (ed-Damîr): İyiliği emredip kötülükten sakındıran içsel uyarıcı.

Kalp (el-Kalb): Hakikat tecellilerine muhatap olan latife.

Peygamberlerin getirdiği mesajın özü (Hakikat-i Muhammediyye'nin tecellisi): Her insanın fıtratına yerleştirilmiş olan tevhid bilinci.

"Asav" (isyan ettiler) fiili, "nefsin bu içsel elçilerin sesini bastırması, onları dinlememesi, onlara karşı gelmesi" dir. Firavun'un Musa'ya isyanı, nefsin kendi aklına ve vicdanına isyanının en büyük sembolüdür. Lût kavminin Lût'a isyanı, nefsin fıtratının (yaratılış gayesinin) sesine karşı gelmesidir. "Ondan öncekiler"in peygamberlerine isyanı ise, nefsin taklit ve gelenek bağlarıyla hakikate kapalı olmasıdır.

"Gittikçe Artan Bir Azap" (Ehaznehüm Ahzen Râbiyâ): Terkîbî Azabın Mahiyeti

Ayetin sonundaki "ehaznehüm ahzen râbiyâ" ifadesi, "onları gittikçe artan bir azap ile yakaladı" demektir. "Râbiyâ" kelimesi, "artan, çoğalan, katmerli" anlamına gelir. İbn-i Arabî'nin te'vilinde bu, çok katmanlı bir azap türünü ifade eder:

Zahirî-Bâtınî Bütünlükte Azap

Azap (ceza), sadece fizikî bir ceza değil, "kişinin kendi amelinin hakikatinin (eser-i amel) ona dönmesi" dir. "Râbiyâ" (artan), bu dönüşün "katmerli" ve "sürekli" olu-şunu ifade eder.

Yani: Zahirî Azap: Bedene, mala, topluma gelen musibetler (Âd kavminin rüzgârı, Semûd'un sayhası, Lût kavminin altüst oluşu).

Bâtınî Azap: Ruhun, kalbin, nefsin çektiği azap; pişmanlık, hüzün, hakikatten mahrumiyet, vehmin esareti.

Bu ikisi birleştiğinde azap "râbiyâ" (artan/katmerli) olur.

Amelin Kendisine Dönmesi (Tecessüd-ü A'mâl)

Amellerin (iyi veya kötü) âhirette bir suret kazanarak (tecessüd) kişinin karşısına çıkmasıdır. "Râbiyâ" (artan), bu suretin, kişinin dünyada işlediği günahla orantılı olarak büyümesi, katlanması ve sürekli artan bir azap haline gelmesidir. Nasıl ki kişi dünyada isyan ettikçe günahı artıyorsa (isyanın dozu artıyorsa), âhirette de azabı aynı oranda artar. Bu, ilâhî adaletin tam bir yansımasıdır.[26]