Linec'alehâ lekum teżkiraten vete'iyehâ użunun vâ'iye(tun)
(11-12) Şüphesiz, (Nuh zamanında) su bastığı vakit, sizi gemide biz taşıdık ki, bu olayı sizin için bir uyarı yapalım ve belleyecek kulaklar da onu bellesin.
Onu size bir ibret yapalım ve belleyici kulaklar bellesin diye.
Bu ayet, Nuh Tufanı olayına atıfta bulunarak, suyun taşması ve gemide taşınma hadisesinin insanlık için bir ibret ve hatırlatma olduğunu vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, bu olayın hatırlatıcı niteliğini ve derinlemesine idrak edilmesinin önemini dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kökünün asıl anlamının, unutulan bir şeyi hatırlamak veya zihinde tutmak olduğunu belirtir. 'Tezkire' ise, bir şeyi hatırlatan, ibret veren şey demektir. Ayetteki bağlamda, Nuh Tufanı'nın, Allah'ın kudretini ve geçmiş kavimlerin akıbetini hatırlatan bir ibret olduğu vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tezkire' kelimesinin 'öğüt, ibret' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'lâkum tezkireten' ifadesi, bu olayın insanlara bir ders ve öğüt olması amacını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da sadece hatırlama değil, aynı zamanda Allah'ı anma, O'nun ayetleri üzerinde düşünme ve ibret alma anlamlarını da içerdiğini belirtir. 'Tezkire' bu bağlamda, geçmiş olayların ders çıkarılması gereken birer 'hatırlatıcı' olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'va'y' kelimesinin, bir şeyi zihinde muhafaza etmek, anlamak ve kavramak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'te'ıyehâ' ifadesi, Nuh Tufanı'nın derslerinin sadece duyulmakla kalmayıp, derinlemesine idrak edilmesini ve zihinde tutulmasını amaçlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'va'y' fiilinin 'hıfz' (ezberlemek, korumak) ve 'fehm' (anlamak) anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayetteki kullanımı, 'anlayışlı kulakların' bu olayın mesajını sadece işitmekle kalmayıp, onu zihinlerinde muhafaza etmelerini ve anlamalarını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'va'y' kelimesinin, bir şeyi tam olarak idrak edip zihne yerleştirmek olduğunu vurgular. Ayetteki 'te'ıyehâ' fiili, Nuh Tufanı'nın ibretinin, sıradan bir işitmenin ötesinde, derinlemesine bir kavrayışla benimsenmesi gerektiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'üzn' kelimesinin hem işitme organı hem de mecazi olarak 'işiten ve anlayan kişi' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'üznün vâ'ıyetün' ifadesi, sadece fiziksel olarak duyan değil, aynı zamanda duyduğunu idrak eden ve ondan ders çıkaran kulakları (yani kişileri) kasteder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'üzn' kelimesinin Kur'an'da bazen mecazi olarak 'idrak' ve 'anlayış' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Nuh Tufanı'nın mesajını gerçekten kavrayabilen, basiret sahibi kişilere işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'da organ isimlerinin bazen mecazi anlamlar taşıdığını ve 'kulak' kelimesinin de 'anlama, idrak etme' yeteneğini temsil edebileceğini belirtir. Ayetteki 'üznün vâ'ıyetün' ifadesi, bu mecazi kullanımı pekiştirerek, sadece işiten değil, aynı zamanda işittiğini anlayan ve değerlendiren bir zihniyeti vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vâ'iye' kelimesinin 'va'y' kökünden türediğini ve bir şeyi tam olarak idrak edip zihinde muhafaza eden anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'üznün vâ'ıyetün' tamlaması, Nuh Tufanı'nın ibretini sadece duymakla kalmayıp, onu anlayıp zihnine yerleştiren, yani ondan ders çıkaran kulakları (kişileri) ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'vâ'iye' kelimesinin, bir şeyi tam olarak kavrayıp onu koruyan ve unutmayan kişi veya organ için kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, Nuh Tufanı'nın mesajını derinlemesine idrak edip onu zihinlerinde canlı tutan basiretli insanlara işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'vâ'iye' kelimesinin, 'idrak eden, anlayan, hıfzeden' anlamlarına geldiğini ve 'kulak' ile birlikte kullanıldığında, sadece işitmekle kalmayıp, işittiğini anlayan ve zihnine yerleştiren bir niteliği ifade ettiğini belirtir.
Hâkka Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Nuh (a.s.) ın kavmi kendisini dinlemedi ve kulaklarını tıkadı. Ümmeti Muhammed ise bu hakikatler karşısında öğüt ve ibret almakta hakikati işiten kulakların bunları unutmayıp ibret alması istenmektedir. (M.D.)
( Ve innî küllemâ deavtühüm liteğfira lehüm cealû esabiahüm fî azânihim vestağşevsiyabehüm ve esarrû vestekberû istikbâran.)
71/7. “Muhakkak ki: Ben onlar için mağfiret buyurasın diye kendilerini her ne zaman dâvet etti isem parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler ve ısrar ettiler ve böbürlenmekle böbürleniverdiler.”
Parmaklarını kulaklarına tıkamak, o sesi hiç duymamak içindir. Çünkü o ses “Esmâ-i İlâhiyye” nin sesidir, o sesi kulak yönüyle duyduktan sonra, içlerinde ki “esmâ-i nefsiyye” nin sesi kesileceğinden bunu göze alamadılar. Hattâ elbiselerini de başlarına geçirip o Esmâ-i İlâhî sözlerini dinlememek için perde etmişlerdir.
Birinci mânia kulağa parmak tıkamak, bu da yetmezse örtü ile başı kapamaktır. Baş ilimdir, kulak ise ilmin girdiği kapıdır. “Mudil” isminin zuhurları olan kavmi, “Hâdî” isminin zuhuru olan Nûh-u dinlememek için kulaklarını tıkayıp, başlarını örterek, Hâdî isminden gelen tebliği ki; “emri teklifi” dir, nefs-i emmâreleri “esmâ-i nefsiyye” leri yönünden kabul etmediler.
İşte bir Hakk tebliğ ve tavsiyesinin kabul edilmeyişi bu yüzdendir. Kimin ki, “nefs-i emmâre’si ve esmâ-i nefsiyye’si” galipse o kimse Hakk’ın dâvetini kabul etmez. Bu kabul etmeme kendi sorumluluğu altındadır. Kendi çabalarıyla “emri teklifi” ye uyup bu durumdan kurtulma imkânı her zaman vardır, ancak biraz gayret gerektirmektedir. Cenâb-ı Hakk bâzı insânları mutlak “mudil” esmâsının zuhurları olarak halk etmemiştir, bütün insânlarda bütün “Esmâ-i İlâhiyye” mevcuttur, Hakk haksızlık etmez yeter ki bizler, “emri teklifi” olan Allah (c.c.) nün peygamberleri vasıtasıyla bildirdikleri tavsiyelerine uyalım.
Söz buraya gelmişken küçük bir hatıramı da kısaca özetlemek isterim.
(1957-58) senelerinde (Hazmi) babam-ı fırsat bulduğum bazı cumartesi ikindi namazından sonra Beyazıt camiinde okuttuğu Mesnevi derslerine katılırdım.
Yine sohbetlerinin birinde yukarıda ki Âyet-i kerîmeyi mevzu u içinde okuyup anlattığını yeri geldikçe hep hatırlarım. Rûhu şad, sırrı bâkî, Allah (c.c.) razı olsun.[29]
“ İz- -T-B- ”
Bu ayet, "ilâhî tecellilerin ve hakikatlerin, insanın manevi yolculuğunda nasıl birer 'zikr' (hatırlatma, ibret) olduğunu" ve bu hakikatlerin ancak "hakiki kulak" (el-üznü'l-vâiye) sahipleri tarafından anlaşılıp muhafaza edileceğini anlatır.
"Bu, Size Bir Öğüt ve İbret Olsun Diye (Li-Nec'alehâ Leküm Tezkireh)"
Nuh tufanı, insana "kendi içindeki tufanı" (nefsin taşkınlıklarını) hatırlatan bir ibrettir. Her insan, Nuh kavmi gibi, kendi içinde bir "tufan" (hırs, öfke, gaflet) yaşar ve bu tufandan kurtuluşun ancak "ilâhî gemi"ye (hakikat gemisi) sığınmakla mümkün olduğunu unutur. Bu kıssa, ona bu hakikati hatırlatır.
Âlemdeki her olay, aslında "Hakk'ın isim ve sıfatlarının bir tecellisi" dir . Tufan, "Kahhâr" (kahreden) ve "Müntakim" (intikam alan) isimlerinin; gemi ise "Rahîm" (merhametli) ve "Mücîr" (koruyan) isimlerinin tecellisidir. Bu kıssa, insana bu isimlerin tecellilerini hatırlatır ve onu, kesret (çokluk) içinde vahdeti (birliği) görmeye davet eder.
Nefsin yedi mertebesi vardır (emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdıye, marziyye, kâmile) . Nuh tufanı, nefs-i emmâre'nin taşkınlığını; gemi ise nefs-i mutmainne'nin sükûnet ve kurtuluşunu sembolize eder. Bu kıssa, sâlike (manevi yolcuya) kendi nefsinin hangi mertebede olduğunu ve hangi mertebeye ulaşması gerektiğini hatırlatır.
"Ve Belleyip Unutmayan Kulaklarda Kalsın Diye (Ve Teiyehâ Üzünün Vâiyeh)": Hakiki Kulağın Vasıfları
Üzünün Vâiyeh" (Belleyip Unutmayan Kulak): Bu, sadece işiten ve ezberleyen bir kulak değil, "işittiği hakikati özümseyen, onunla amel eden ve onu asla unutmayan kulak" tır. İbn-i Arabî'ye göre böyle bir kulak, "kalp kulağı" dır (üznü'l-kalb). Zira hakiki işitme ve belleme, fizikî kulakla değil, basîret (kalp gözü) ve idrak ile olur.
İnsanın iç âleminde (nefsinde) bir "tufan" kopar. Bu tufan, nefs-i emmâre'nin taşkınlıkları, vehmin azgınlığı, hevâ ve şehvetin kabarmasıdır. Bu tufanda boğulmamak için bir "gemi" ye binmek gerekir. Bu gemi, "ilâhî hakikatler" (marifet, keşf, ilham), "kâmil insanın rehberliği" (mürşid), "şeriatın emir ve yasakları" (ilâhî tedbirler) ve nihayetinde "insanın kendi özünde inşa ettiği İnsan-ı Kâmil hakikati" dir. Bu gemiye binenler
tufandan kurtulur.
İşte bu kurtuluş hikâyesi (tufan ve gemi), sonraki nesillere (bize) bir "tezkire" (ibret, hatırlatma) olarak anlatılır. Bu hatırlatmanın amacı, bizim de kendi içimizdeki tufanı fark etmemiz ve kurtuluş gemisine binmemiz içindir. Ancak bu hatırlatmadan sadece "üzünün vâiyeh" sahipleri, yani "hakikat kulağı açık olanlar, işittiklerini özümseyenler, onlarla amel edenler ve onları asla unutmayanlar" istifade eder. Onlar, bu kıssada sadece tarihî bir olay değil, kendi nefslerinin hallerini ve kurtuluş yolunu görürler.
İlâhî hatırlatmalar (tezkire), insanın kendi içindeki hakikatleri (fıtratını) keşfetmesi içindir. Tufan ve gemi kıssası, insana kendi içindeki nefsânî tufanı ve ondan kurtuluşun yolunu (hakikat gemisi) hatırlatır. Ancak bu hatırlatmadan sadece "üzünün vâiyeh" sahipleri, yani kalp kulağı açık olanlar, işittiklerini özümseyenler, onlarla amel edenler ve onları asla unutmayanlar istifade eder. Onlar, bu kıssada sadece geçmişte yaşanmış bir olay değil, kendi nefslerinin bugünkü halini ve yarınki kurtuluş yolunu görürler. Bu, "tezkire"nin (hatırlatma) hakiki anlamıdır.[30]