Fe-iżâ nufiḣa fî-ssûri nefḣatun vâhide(tun)
(13-15) Sur'a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş)tur.
Sûr'a bir tek üfleme üflendiği,
Bu ayet, kıyametin başlangıcını tasvir eden güçlü bir sahneyi sunmaktadır. Anahtar kavramlar, sura üflenme eylemi ve bu eylemin bir defada gerçekleştiğini vurgulayarak, olayın kesinliğini ve tekliğini dilbilimsel olarak pekiştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nefh (نَفْخ), bir şeyi ağızla veya başka bir aletle havayla doldurmaktır. Ayetteki 'nüfiha' (نُفِخَ) fiili, sura üflenerek kıyametin başlatılması anlamında kullanılmıştır ve bu, Allah'ın emriyle gerçekleşecek olan büyük bir olayı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nefh (نَفْخ) kelimesi, burada 'sur'a üflemek' anlamında mecazi bir kullanımdır. Bu, bir şeyin aniden ve şiddetli bir şekilde ortaya çıkışını simgeler. Ayetteki 'nüfiha' (نُفِخَ) fiili, kıyametin başlangıcını bildiren bir eylem olarak anlaşılmalıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Nefh (نَفْخ) kavramı, Kur'an'da genellikle ilahi bir müdahale veya yaratılış eylemiyle ilişkilendirilir. Bu ayetteki 'nüfiha' (نُفِخَ) fiili, kozmik düzenin bozulduğu ve yeni bir aşamaya geçildiği anı işaret eden, Allah'ın kudretinin bir tezahürüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sur (الصُّور), kıyamet günü üflenecek olan boynuzdur. Bu, dirilişin ve hesap gününün başlangıcını ilan eden ilahi bir araçtır. Ayetteki 'es-sûr' (الصُّور) kelimesi, bu özel ve bilinen enstrümanı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sur (الصُّور), genellikle boynuz veya boru şeklinde tasvir edilen, kıyamet alametlerinden biri olan özel bir alettir. Ayetteki 'es-sûr' (الصُّور) kelimesi, Allah'ın emriyle melek İsrafil tarafından üflenecek olan ve tüm canlıların ölümüne ve ardından dirilişine yol açacak olan bu aracı belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sur (الصُّور) kelimesi, Kur'an'da kıyametle ilgili bağlamlarda geçer ve genellikle 'borazan' veya 'boynuz' olarak çevrilir. Bu, kozmik bir olayın başlangıcını simgeleyen, ilahi bir çağrı aracıdır. Ayetteki 'es-sûr' (الصُّور), bu çağrının yapılacağı nesneyi ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Nefha (نَفْخَةٌ), bir defalık üfleme anlamına gelir. Ayetteki 'nefhatün vâhideh' (نَفْخَةٌ وَٰحِدَةٌ) ifadesi, sura üflenmenin tek bir seferde ve kesin bir şekilde gerçekleşeceğini vurgular, bu da olayın ani ve geri dönülmezliğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Nefha (نَفْخَةٌ), fiilin bir kez yapıldığını gösteren ism-i merre (bir kez yapılan eylem ismi) kalıbındadır. Bu, sura üflenme eyleminin tek bir vuruşta, bir defada gerçekleşeceğini ve bunun kıyametin başlangıcı olacağını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nefha (نَفْخَةٌ), 'bir defa üfleme' anlamındadır ve bu, kıyametin ilk aşaması olan 'nefhatü'l-feza' (korku üflemesi) veya 'nefhatü's-sa'k' (bayıltma üflemesi) olarak yorumlanır. Ayetteki 'nefhatün vâhideh' (نَفْخَةٌ وَٰحِدَةٌ) ifadesi, bu olayın tekil ve belirleyici karakterini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Vâhideh (وَٰحِدَةٌ), 'bir, tek' anlamına gelir ve 'nefha' (نَفْخَةٌ) kelimesinin sıfatı olarak gelerek üfleme eyleminin tek bir seferde gerçekleşeceğini pekiştirir. Bu, kıyametin başlangıcının ani ve kesin bir olay olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vâhid (وَاحِد), 'tek, biricik' demektir. Ayetteki 'vâhideh' (وَٰحِدَةٌ) kelimesi, sura üflenmenin tek bir defada vuku bulacağını, bu olayın eşsizliğini ve bir daha tekrarlanmayacağını ifade eder. Bu, kıyametin başlangıcının kesinliğini ve tekliğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Vâhideh (وَٰحِدَةٌ) kelimesi, 'bir' veya 'tek' anlamında olup, 'nefha' (üfleme) kelimesini niteleyerek bu eylemin sadece bir kez gerçekleşeceğini belirtir. Bu vurgu, kıyametin başlangıcının ani ve tekil bir olay olduğunu, herhangi bir gecikme veya tekrarın söz konusu olmadığını gösterir.
Hâkka Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İsrâfil (a.s.) her an hazır olarak beklediği ve bu sûr’u üfleyeceği belirtilmektedir, bu nedenle kimse vakti tam olarak bilmediğinden dolayı bizlerin her an buna hazır olarak hayatımızı sürdürmemiz gerekmektedir.
Özel olarak ise dünyâdaki vaktimiz dolduğu anda Âzrail (a.s.) özel olarak sadece bize bu sûr’u üfleyecektir bu nedenle buna da hazrılıklı olmalıyız. Gerçekçi bir düşünce ile baktığımızda ise görürüz ki bize özel olarak üflenecek olan sûr, genele üflenecek olan sûr’dan daha mühimdir.
Bu sûr’un öküz boynuzu gibi, üflenen yeri dar çıkış yeri geniş olduğu ifâde edilmiştir, günümüzdeki teknolojiler ışığında bu konuda daha birçok yorumlarda bulunabiliriz.
Aslında Âyet-i Kerîme’nin bâtın mânâsında yatan özellik, sûr bizim vücût varlığımızdır. İşte bu sûr’un içerisine nefahi ilâhîyye üflendiği zaman nefsâni mânâda ne varsa hepsini söker atar ve o kişinin nefsinin kıyâmeti kopar. Bu hâdise gerçeleşmeden de nefsi emmâreden kurtulamayız. İlk önce bir üfleyici gelecek önce “ve nefahtü fihi min rûhi” (15/29) nefhayı ilâhîyyesini üfleyecek ve orada hayat meydana gelmeye başlayacak, bu Âyet-i Kerîme’de belirtilen üfleme ile nefsi emmâre oradan çıkarılacak, başka türlü nefsi emmârenin oradan çıkması kolay kolay mümkün değildir. “İz- -T-B-”
Bu âyet-i kerime henüz bu dünyada oluşacak hadiseyi bizlere anlatmaktadır.
Âyet sayısal değeri 69+13= 82 dir. 8+2= 10 dur.
Bu âyete kadar Museviyet mertebesine kadar olan hallerden haber verilmişti. Ve bu mertebe fenafirresül resülde fena haliydi. 10 ise Fenafillah mertebesidir. Âyette vahide (tekil, benzersiz) olmak ile beraber nefsi külliye işarettir. Nefha-i ilahiyye Nefsi külliye nefha edilince “külli nefsin zaikatül mevt” tüm nefisler ölümü tadıcıdır. Aslında bu hadise her an gerçekleşmekte ve bu âlemler bir an var, bir an adem hükmündedir. (M.D.)
Akıl bilici nefs tadıcıdır. Bu yüzden “ ölümü nefs tadacaktır” “Küllü nefsin zaikat’ül mevt” (29/57) denmiştir. “İz- -T-B-”
(Küllünefsin zâikatül mevt sümme ileynâ türcaun)
(Ankabut /29/57) “Her nefs, ölümü tadıcıdır, sonra da bize döndürüleceksinizdir.”
“Her nefs, ölümü tadıcıdır,”
Aslında ölüm diye bir şey yoktur, sâdece elbise değiştirmek vardır çünkü “tadış” kelimesi ile varlığın yokolmayıp devam edeceği açık olarak belirtilmektedir. Bu nedenle ölüm “geçiş” mânâsınadır. “Tadış” hayât belirtisidir, hayâtı olmayan tad alamaz. Cenâb-ı Hakk (c.c) hayâtımız olduğu halde elimizden duyularımızı almış olsa o kişi yaşadığından hiçbir şey anlayamaz, bu da gösteriyor ki “tadış” o cesede âit değildir. O tadışı yapmakta olan rûhtan, kastedilen nefs’tir, bu cesed elbisesi ile bağları kesilince kendi âlemine dönerek, o şartlar içinde tadışına devam etmektedir. O geçiş yapılan bu ortamın şartlarını şu an sâhibi olduğumuz madde bedenin algılıyıcıları algılayamamaktadır çünkü çok latîftirler, bizdeki alıcılar ise kesîftirler. Ancak çok az insana nasîp olacak bir biçimde rü’yâ yoluyla Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın lütfuyla alışlar olabilmektedir.
Bu değişik tadışlar, kişinin dünya da iken yaşadığı değer yargıları itibariyle olacağı açıktır. Kişinin dünyada yaşadığı hayat tarzı ona alışkanlık üzere bir hayat yaşamasına sebeb olduğundan ondan ayrılması epey güç olacaktır. Hayatını dünya şartlarına göre düzenleyen kişinin tadışı ile hayatını âhiret şartlarına göre düzenleyen kimselerin ölümü tadışları tabîidir ki, bir olmayacaktır. Bu tadışın kaynağı zâhiri beş duyu ile değil, bâtın-i beş duyu olacaktır. Dünya da iken bu bâtın-i duygularını da dünya ve nefs istikametinde kullandı ise bu tadış oldukça acı olacaktır, eğer bu duygularını hakikati itibariyle kullandı ise çok müjdeli bir tadış olacaktır.
“ sonra da bize döndürüleceksinizdir.”
Tabiatın aslı olan ismi zâhire, bedenin dört unsuru olan, toprak toprağa, suyu suya, ateşi ateşe, havası havaya, dönüşerek onlar kendi hakikatleri olan ismi zâhir âlemlerine intikâl edecektir ve burada kendi asılları üzere bir başka varlığın tekrar temel unsurları olacaklardır. Böylece seyirlerini dünyanın son kıyameti kopuncaya kadar sürdüreceklerdir. Bu âlemden olduklarından ve fiziken de sorumlu olmadıklarından âhiret ahvali onların üzerinde geçerli olmayacaklardır.
Ahiret, berzah âlemine, geçen ise o âlemden gelen rûh ve nefs’tir, rûhumuz Allah’ın bize tahsis ettiği kendinden kendi hakikati ve kendi hakikat-i olan bizde ki varlığı, nefsimiz ise bizim hakikatimiz olan bireysel varlığımızın lâtif hakikatidir. Ancak biz onu zâhiren kullandığımızda kesif, yani tabiat-toprak ahlâklı yaparız. Hakikat-i üzere kullandığımızda ise onun hakikat-i olan esmâül hüsnâ ile Hakk olarak kullanmış oluruz, işte bu yoldanda rububiyyet mertebesinden kendi aslı olan Allah ismine ulaşmış olur.
İşte bâzı kimseler, Allah esmâsına, bâzı kimseler, Rabb esmâsına, bâzı kimseler, nur esmâsına, bâzı kimseler, nar esmasına, bâzı kimseler mudil esmâsına, bâzı kimseler, kahhar esmasına, bâzı kimseler, cebbar esmâsına döndürüleceklerdir. Diğerlerinide buna göre kıyas edin. İşte kim hangi esmâ cihetiyle döndürülecek ise tadışı o mânâdan olacaktır.
Her esmâ-i ilâhiyye Hakk’ın bir kimliği olduğundan (bize döndürüleceksiniz) ifadesi ile bu hakikate dikkat çekilmiştir.[31] “ İz- -T-B- ”
Bu ayet, "varlığın hakikatine (el-Hâkka) doğru yolculukta, nefsânî varlığın ilk sarsılışı ve fenâ (yok oluş) sürecinin başlangıcı" anlamına gelir.
"Sûr" Kelimesinin İki Anlamı: İbn-i Arabî, "sûr" kelimesinin Arapça'da iki kökle ilişkili olabileceğine dikkat çeker. Birincisi, bildiğimiz "boru" anlamındaki "sûr"dur. İkincisi ise "sûret" (şekil, form) kelimesinin çoğulu olan "suver"dir. Bu bağlamda, bazı âlimler "sûra üfürmek" ifadesini "sûretlere ruh üflemek" olarak yorumlamışlardır .
Nefes-i Rahmânî Bağlantısı: "Nefes-i rahmânî" (Rahmân'ın nefesi), varlığın ortaya çıkmasının temel sebebidir. Tıpkı bir insanın konuşmak için nefes vermesi gibi, Allah da âlemi halk etmek için "Rahmân" sıfatıyla nefes vermiştir. Bu nefes, "a'yân-ı sâbite"yi (ezelî sabit hakikatler) varlık sahasına çıkarmıştır. Bu perspektiften bakıldığında, "sûra üfürmek", ilâhî nefesin varlık üzerindeki tasarrufunun bir devamıdır. İlk üfürülüş (nefha-i ûlâ), nefsânî varlıkların (mâsivâ) sarsılıp yok olması; ikinci üfürülüş (nefha-i sâniye) ise onların yeniden diriltilmesidir.
Ayetteki "nefhatun vâhidah" (tek bir üfürüş) ifadesi, bu üfürülüşün şiddetini ve kesinliğini vurgular. "İlâhî celâlin (kahredici kudret) tek bir tecellisiyle her şeyin yok oluvermesi" anlamına gelir.
(Nefh fî's-sûr), "insana üfürülen ruhun (nefha-i rûh) bu dünyadaki görevini tamamlaması ve aslına dönmesi" olarak yorumlanabilir. İlk üfürülüşte (Âdem'in halk edilişi) ruh bedenlere girmişti; son üfürülüşte (kıyamet) ise ruh bedenlerden ayrılır ve sahibine (Allah'a) döner. Bu, varlığın başlangıcı (mebde) ile sonu (meâd) arasındaki mükemmel uyumu gösterir.
"Sûra üfürülüş", "nefs-i emmâre'nin (kötülüğü emreden nefs) yıkılışı" dır. Bu, sâlikin manevi yolculuğunda nefsânî benliğinin (enâniyet) ilk büyük darbeyi yemesi, sarsılması ve yok olmaya yüz tutmasıdır.
Fenâ ve Bekâ: Sûrun ilk üfürülüşü (nefha-i ûlâ), "fenâ" (yok oluş) makamını temsil eder. Bu, nefsânî varlığın, benlik iddiasının (enâniyet) tamamen yok olmasıdır. İkinci üfürülüş (nefha-i sâniye) ise "bekâ" (kalıcılık) makamını temsil eder. Bu da, yok olan nefsânî varlığın yerine, Hakk'ın varlığıyla diri kalma (bekâ billâh) halidir.[32]