Feyevme-iżin veka'ati-lvâki'a(tu)
(13-15) Sur'a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş)tur.
İşte o gün olacak olur.
Bu ayet, Kıyamet Günü'nün kaçınılmazlığını ve dehşetini vurgulamaktadır. 'Vaka' kökünden türeyen kelimelerle, olayın kesinliği ve gerçekleşme anı üzerinde durulmuştur. Ayet, Kıyamet'in ani ve şiddetli bir şekilde vuku bulacağını dilbilimsel olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'yevm' kelimesini güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimi olarak tanımlar, ancak Kur'an'da bazen mutlak zamanı veya belirli bir olayın vuku bulduğu zamanı ifade etmek için de kullanıldığını belirtir. Bu ayette 'yevmeizin' ifadesi, daha önceki ayetlerde bahsedilen sura üflenme ve dağların çarpışması olaylarının gerçekleştiği o belirli ve dehşetli zamanı işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'yevm'in hem bilinen gündüzü hem de mutlak zamanı ifade edebileceğini belirtir. 'Yevmeizin' ise, 'o zaman' anlamında, geçmişte veya gelecekteki belirli bir olayın zamanını vurgulamak için kullanılır. Burada, Kıyamet'in gerçekleştiği o özel ve korkunç anı vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'vakaa' fiilinin 'oldu, gerçekleşti' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, 'el-Vâkı'a'nın (Kıyamet'in) kesinlikle vuku bulduğunu, kaçınılmaz olduğunu ifade eder. Fiilin geçmiş zaman kipiyle gelmesi, olayın kesinliğini ve adeta gerçekleşmiş gibi kabul edildiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'vakaa' fiilinin 'gerçekleşti' anlamının yanı sıra, bazen 'düştü' anlamında da kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayetteki 'vakati' fiili, 'el-Vâkı'a'nın (Kıyamet'in) meydana gelmesi, vuku bulması anlamındadır ve olayın kesinliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vuku' kelimesinin 'bir şeyin yukarıdan aşağıya düşmesi' veya 'bir olayın meydana gelmesi' anlamlarına geldiğini açıklar. 'Vakaat' fiili, Kıyamet'in kesinlikle ve kaçınılmaz bir şekilde gerçekleştiğini, adeta düşen bir şey gibi aniden ve şiddetle vuku bulduğunu ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'el-Vâkı'a'nın Kıyamet'in isimlerinden biri olduğunu ve 'vuku bulacak olan, gerçekleşecek olan' anlamına geldiğini belirtir. Bu isimlendirme, Kıyamet'in kesinliğini ve kaçınılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'el-Vâkı'a'nın, 'vuku bulması kesin olan' anlamında Kıyamet'in bir ismi olduğunu ifade eder. Bu ayette, 'vakaat el-Vâkı'a' ifadesi, 'gerçekleşmesi kesin olan şey gerçekleşti' anlamında, Kıyamet'in kesinliğini ve dehşetini pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'el-Vâkı'a' kelimesinin Kur'an'da Kıyamet'i ifade eden isimlerden biri olduğunu ve 'kaçınılmaz olay' anlamını taşıdığını belirtir. Bu terim, Kıyamet'in ani, şaşırtıcı ve kesin bir şekilde vuku bulacağını, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde gerçekleşeceğini vurgular.
Hâkka Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İşte o gün o birtek vurup yıkışın olduğu ikinci üfürme meydana geldiği vakit, Vâkı'a olmuş yani en büyük bela olan Kıyamet kopmuş, "Onun meydana gelmesini yalanlayan yok. O alçaltıcı ve yükselticidir." (Vâkıa, 56/2, 3) sırrı ortaya çıkmıştır.
“Kıyâmet; zâtın zuhuru, sıfât saltanatının sönüşü.” dür. Cenâb-ı Hakka has mahallerde yani kim ki kendi varlığının hakikatini ilâhi varlığın hakikati olarak idrak eder, işte o Hakka mahsus mahaldir. Yani Hakk’ın zâti tecellisi itibariyle olan mahaldir. Diğer mahallerde de Hakk vardır ama fiilleri, isimleri yönünden zuhuru vardır, şeksiz şüphesiz bütün varlıkta ama zâtına mahsus mahal marifetullah bilgisine sahip olan kimselerdir.[35]
Bu ayet, "hakikatin (el-Hâkka) tam ve mutlak olarak zuhur ettiği anı" , "nefsânî varlığın (mâsivâ) tamamen yok oluşunun (fenâ) ardından, hakiki varlığın (Hakk) mutlak olarak ortaya çıkışını (bekâ)" ifade eder.
"Yevm" (gün), bizim bildiğimiz 24 saatlik zaman diliminden ibaret değildir. O, "ilâhî tecellilerin zuhur ettiği her bir vakit" anlamına gelir. "Yevme izin" (işte o gün), "Hakk'ın, varlığın hakikatini (el-Hâkka) tamamen açığa çıkardığı o özel an" dır. Bu an, dünya hayatının sona erdiği, zamanın durduğu ve ebediyetin başladığı andır. "Zamanın ötesindeki bir ana" işaret olarak yorumlar. O an, artık ne geçmiş ne gelecek vardır; sadece "şimdi" (ân-ı dâim) vardır ve bu "şimdi"de hakikat tüm çıplaklığıyla tecelli eder.
"Vâkıa" kelimesi, "vukû" (olmak, meydana gelmek) kökünden gelir. Ancak bu, sıradan bir oluş değil, "ezelde takdir edilmiş olanın (kaza) artık tamamen ortaya çıkması" dır. "Vâkıa", sûrenin ilk ayetindeki "el-Hâkka" ile aynı anlam dairesindedir. Hatta bazı tefsirlerde "el-Hâkka" ve "el-Vâkıa"nın kıyametin iki ismi olduğu belirtilir.
"Veka'at" fiili, olayın artık gerçekleştiğini, oldu-bittiye geldiğini ifade eder. İbn-i Arabî'nin te'vilinde bu, "artık işin bitmiş olması" anlamına gelir. Daha önceki ayetlerde anlatılan sûra üfürülüş (nefsânî varlığın sarsılışı) ve yeryüzü ile dağların birbirine çarpılıp dağılması (nefsânî yapıların tamamen yok oluşu) süreçleri tamamlanmış, artık nihai sonuç ortaya çıkmıştır. Bu sonuç:
Fenâ'nın (Yok Oluşun) Tamamlanması: Nefsânî varlık, enâniyet, kibir, gurur, dünyevî bağlar (dağlar) ve onların zemini olan nefsânî arzular (yeryüzü) tamamen yok olmuştur. Artık onlardan eser kalmamıştır.
Bekâ'nın (Kalıcılığın) Başlaması: Bu yok oluşun ardından, geriye sadece Bâkî olan Allah (el-Bâkî) kalmıştır. İşte "vâkıa"nın vuku bulması, aslında "Bâkî olan'ın tecellisinin artık hiçbir perde olmaksızın zuhur etmesi" dir.
Bu, tasavvuftaki "fenâ fillah" (Allah'ta yok olma) ve "bekâ billah" (Allah ile bâkî olma) makamlarının en yüksek noktasıdır. Kul, nefsânî varlığından tamamen fânî olmuş, Hakk'ın varlığında bâkî olmuştur. Artık hakikat, tüm çıplaklığıyla ortadadır.[36]