İçeriğe atla
Hâkka 3Cüz 29 · Sayfa 566

Hâkka Sûresi 3. Âyet

الحاقة

Sohbete sor

Vemâ edrâke mâ-lhâkka(tu)

Gerçekleşecek olan kıyametin ne olduğunu sen ne bileceksin?

Hâkka Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“ve mâ edrake” bakın “kef” dedi, o ise muhatap/hitab edilendir, işte böylece karşımıza muhatap geldi. Burada bu hitabı iki yönlü anlamamız gerekiyor, birisi mutlak sûrette Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimize olan hitap, biride onun ümmetine olan hitaptır. Burada bunu ayırmamız lâzımdır. Ayırmamız lâzımdır ki, sonra tekrar birleyebilelim. İki ayrı özelliğin hakîkatlerini idrâk edip, tekrar birleyebilelim. Şimdi, bu hitap evvelâ, (s.a.v.) Efendimize geldiği için, evvelâ onun yönüyle bakalım. “Ve ma” burada düşünüyoruz, öyle birşey ki bu, “Vemâ edrâke mâ-lhâkka” “Ey habibim sen bu Hâkka’nın (Hakk’ın) ne olduğunu idrâk ettin” Yâni benim sana bildirdiğim hakîkatlerle vermiş olduğumu idrâk ettin.

Neden? Çünkü Mirac gecesi yapılan eğitim ile zâten Efendimiz (s.a.v) kendinde olan Hakk’ı, Hakikati anlamak ile onu yaşadı, idrâk etti. Hâkka nın olduğunu mutlak olarak, hiçbirimizin anlayamayacağı kadar, yüksek bir seviye ve derecede idrâk etti. İşte onun tasdiki budur. Yaşadın yâni “derk” ettin.

Derk/idrak= “Lügatta. Anlayış. Kavrayış. Akıl erdir-mek. Fehim. Yetiştirmek.” Ma’nâsında geçmektedir ki, “kişinin bünyesine işlemiş müşahedeli bilgi” demektir.

Ama bu husus bize döndüğü zaman, ümmete döndüğü zaman, bu âyetin muhatabı biz olduğumuz zaman, “vemâ edrâke” orada “mâ” soru hükmüne geldi, olumsuz hükmüne geldi. Sen bu “Hâkka’ yı idrâk etmedin yâni edemedin. Yâni bu Hakk’ın ne olduğunu idrâk edemedin. “Vemâ edrâke mâ-lhâkka” Hakk’ın ne olduğunu sen idrâk edemedin veyahut edebildin mi? Veya etmeye çalış, gibi dikkatimiz çekilmektedir.

Efendimiz (s.a.v) hakkında sen mutlak olarak Hakk’ı idrâk ettin ve yaşadın, ama bu bize döndüğü zaman, Biz Hakk’ı yaşamadığımız için, Hakk’tan haberimiz olmadığı için, “ve mâ edrake” siz bunu idrâk etmediniz. Neyi “ve mâ” etmediniz “Hâkka” Hakk olanı idrâk etmediniz, ama etmeye çalışın. Madem ki bu “Hâkka” diye bir özellik var, bir güzellik, bir hoşluk vardır. O zaman bu âyetle bizi oraya yöneltmekte ve bunun ne olduğunu yavaş yavaş şerh etmek için değerini bize anlatmak için “mâ-lhâkka” Diye devam etmektedir. Bunu idrak etmek için Ve Mirac dönüşü, “Men reani fekad real Hakk” “beni gören ancak Hakk'ı gördü” diye ümmetine

bildirdi. Bunu iyi tefekkür etmek lazımdır.(M.D.)[7] “ İz- -T-B- ”

Kırk yıl secdem Sana'dır ya Hazret-i Muhammed!

İşte bu dizede bu hakikat belirtilmiş oluyor. Kişiler diyorlar ki; “bu Hazreti Peygamberi putlaştırmak olur, dolayısıyla şiir hatalıdır. Allah'a secde edilir, kula secde edilmez.”

“Kırk yıl secdem Sanadır” derken, O'na değil, O'ndaki hakikati ilâhiyyeyedir, sureti Rasûlullah'a değil. Velev ki sureti Rasûlullah'a olsun; o sureti Rasûlullah ki, Allah'ın suretlerinden en kemalli bir surettir, niye secde edilmesinki. Ama bu bir âdet hükmünde, hüküm hükmünde değildir. Şeriatte yanlıştır. Şeriat mertebesinde beşere secde edilmez. Ama Peygamber Efendimiz sadece beşer değil. “Ben de sizin gibi bir beşerim, ama bana vahiy olunur.” (41/6) İşte orası Uluhiyyet tarafını belirtiyor.

Yusuf (a.s.) mertebesinde bile “11 kardeş ay ve yıldızın bana secde ettiklerini gördüm rüyamda” (12/4) diyor. 20 küsür sene sonra da aynı hadise fiilen, fiziken tatbik ediliyor. 11 tane kardeşi, babası ve annesi geliyorlar O'nun makamının önünde secde ediyorlar.

Oraya secde olursa, Hazreti Peygamber'e olmaz mı? Ama yine tekrar edelim, bu secde O'nun beşeriyetine değildir. Kabe-i muazzama'da, o Beyt-i yukarıya kaldırınca, herkes birbirine secde ediyor olur. İşte insan da Hakkın hakikati olduğundan, ama aynı zamanda her insanın kendine ait bir beşeri yönü de olduğundan, adalet olması lâzım geldiğinden, bu taraftaki kişi, o taraftakinin Uluhiyyetine secde ediyor, beşeriyyetine değildir.

Kendisindeki beşeriyyeti ile karşısındakinin “Ve nefahtü”süne, hakikatine secde ediyor. Aynı şekilde o da beşeriyyetiyle karşısındakinin “Ve nefahtü”süne secde ediyor. Îşte o zaman tam adalet kurulmuş olur. Zâten orada Kâ’be'de yaşanan kemâl hadise de budur. Yoksa önümüzde duran granit kayasından yapılmış taşa, toprağa değildir.

(Terzi Baba-6 Peygamber (2) Hz.Nuh (a.s.) sohbetinden.)


NOT= Yukarıda bahsi geçen secde hakkında başka bir yerde izah babında yazdığım benzer yazıyıda buraya ilâve etmeyi uygun gördüm. (T. B.)


Not: Yukarıdaki şiirin 8. satırındaki “kırk yıl secdem sanadır” ifadesi okuyanlara ters gelmesin, çünkü bu sözler değişik mertebeden, Hakîkat-i Muhammediyye’ye göre söylenmiştir, zuhûru Muhammediyye’ ye göre değildir. Hz. Resûlüllah’ın bâtınına ve hakîkatine göredir; sûret ve zâhirine göre değildir.

O’nun bâtını “Hak” zâhiri ise “halk”’tır. İfade edilen secde bâtınına’dır. Bâtını ise “Hak” olduğundan en geniş ma’nâda Hakk’ın zuhûr mahalli olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) şahsında yapılan secde dileği doğrudan Hakk’a olmaktadır.

Kâ’be’ye dönerek secde eden bütün Müslümanlar, tabii ki onun taş yapısına değil, özünde bulunan Hakk’ın tecellîsine secde ederler. Meleklerin Âdem’e secde etmeleri onun toprak kalıbına değil, özünde bulunan Hakk’ın varlığınadır.

“Men reani fekad real Hakk” “beni gören ancak Hakk’ı gördü” hakikatini gerçek ma’nâ da idrak edip yaşayabiliyorsak, o zaman zâten mesele yoktur. Ancak bunları sadece ezbere lâfzen söylüyorsak, bu hususta anlayış ve yaşam yetersizliğinden sorun çoktur.

Bu sahada söz çoktur yeri olmadığı için bu kadar izahı yeterli bulalım ve Hz. Resûlümüzü gerçek mertebeleriyle idrâk edip anlamaya gayret edelim. (Necdet Ardıç-Terzi Baba)[8]

Bu âyeti de “idrakini idraki” için 2. Âyette geçen "hakk’alyakîn" yani yaşantı ile yaşamak gerekir. Bunun içinde bir irfan ehli bulup kendisine talebe olup söylediklerini harfiyen yerine getirmek gerekir. Çünkü o da bu yollardan geçip seyrini tamamlamıştır. (M.D.)

YAKÎN İLMİNİN ÜÇ MERTEBESİ

İşte Hakk olan yakin ilmide bilindiği gibi 3 mertebedir. İlm’el ayn’el hakk’el yakindir. Diğeri bilmel yakin aradaki farkı analtabildim mi? Bilim ile yakin beşerin beşere anlattığı beşerce anlatılan anlaşılan şeylerdir. Yani beşer sınırları içerisinde ama yakin ilmi ilahi ilimdir. Hakkın kuluna öğrettiği ilim. Ve onunda mertebeleri vardır. Kul kendini geliştirdikçe evvela bu hakikatleri ilmî, aynî manasında ondan sonra da aynel yakin ilmel yakin manasında sonra biraz daha içine nüfuz ederek aynel yakin.

İlmel yakinde tefekkür var. Sadece ilmi manada, aynel yakinde müşahede de dahil ediliyor. O ilme, ayn yani görme, daha güzel idrak etme yani daha kapsamlı meseleyi anlâma ve müşahede etmektedir. Hakkal yakin ise onların hepsini hakikatleri itibariyle onları kendinde bulmaktadır. Buraları biz fazla zorlâmayalım ilm’el yakini dahi bizim için müthiş bilgi kaynağı var ki hakkın kuluna bildirdiği ilimdir, bu zati ilimdir. Gerçek ilim budur şüphesiz peygamberimizin bize bildirdiği ilim bu ilimdir.

İlm’el yakin ama ehli zahir bunu bilmel yakine çevirmiş bu ilahi bilgiler beşerileştirilmiş. Beşerden beşere ölü nakli gibi olmakta. Şeriat ehli imam efendi çıkıyor hutbeye, şunu bunu yapın edin, bakıyorsun herkes uyuyor. Niçin? Can yok ki anlatılan şeyde, bir ses duyuluyor. “Münadiyen yünadi lil iman” Biz imana davette bir ses duymuştuk (uzaktan) ama diğer taraftan “amenerresulu bima ünzile ileyhi” bakın iman bu işte. Diğerinde biz duymuştuk bir Allah ve peygamber var onlara iman edin diye duymuştuk diyor ama ötekinde Allah peygamberin imanını tasdik ediyor. Arada ne kadar fark var. Amenerresulü, resul iman etti, bima neye ünzile indirildi, ileyhi; ona indirildi. Yani peygamber efendimize gelen kur’anı kerime evvela peygamberimiz kendi inandı, kendi iman etti, bu haktandır diye. Hayali değil, vehmi değil diye o kendi iman etti ve bütün âlemlerdeki hakikatin Hakk’ın hakikati olduğuna iman etti, evvela kendi iman etmez de mutmain olmazsa ümmetine bunu nasıl anlatır kişi mütmain olmadığı sağlâm bilmediği bir bilgiyi nasıl başkasına aktarır şüpheli bir bilgiyi.

İşte bunlar ilmel aynel yakin yani yakin ilimleri değil. Kurbiyet değil. Kurb ikilik isteyen bir iş, 2 varlık var yakınlaşıyor birbirine. Ama yakin ikinin tek olduğu, ikinin tek olarak ifade edildiği manadır. Diğerinde 2, 2 olarak ifade ediliyor. Bunlar biraz uzaktalar da kurb yani yaklaşıyorlar biraz. Yaklaşsalar da birleşmeleri mümkün değil çünkü 2 ayrı hüküm var iki ayrı kabul var. Ancak yakin ilminde ikinin teke dönüşmesi var. İşte islâm’ın da hakikati budur.

İseviyet mertebesinde tesliste yani üçlükte olan o anlayış, eba ebi ve ruhul kudüs, islâmiyetin zahirinde şeriatında ikiye inmektedir. Yani yukarıda Allah, aşağıda kul. Üçten iki’ye indi. Ve bu ikilik besmele-i şerifte teke indirildi. Üç’ün bir bütün olduğu ifadesiyle teke indirildi. Bismillahirrahmanirrahim. Aslında burada da üç isim var. Allah, Rahman, Rahim. Bakın teslis gibi, üçlü gibi ama Allah, rahman ve rahimiyeti ile birlikte bildirilmekte, yani bir olarak Allah’ın rahman ve rahim sıfatları vardır. Rahman ve rahime bir kimlik verilmiyor. Üçleştirilmiyor, tekleştiriliyor.

İşte tevhid bunu bir olarak gösteriyor bu da en güzel bir kelâm. Ve bunun da en güzel ifadesi elhamdulillahi rabb’ül âlemin, ne kadar güzel yapılmış biz bunları ezbere aldığmız için farkında değiliz konuşulan söylenen kelimelerdeki dehşetin manadaki dehşetin farkında değiliz. Diğer ifadeyle mükemmelliğin farkında değiliz. Çünkü bedava kazanmışız, çocukluğumuzda ezberlemişiz ama neler söylüyoruz. Bütün âlemlerin kaynakları hakikatleri hep bunların içerisindedir. İşte yusufî hakikatlerden yusufiyet mertebesine kadar gelen seyri bize o nüktelerle bildirilmiş oluyor. İşte o ailenin diyelim o Yusuf yakup oğullarının yaşantısı içerisinde bize “isr” i anlatıyor. Yani yeryüzünde gece yürümeyi anlatıyor. Ama onun kemâli olan esrayı da peygamberimiz bize anlatıyor gece yürümenin gökyüzünde yürümenin ne olduğunu bize anlatıyor. Bizim böyle bir peygamberimiz var. Böyle büyük bir Allahımız var. Bizlere bunları nakletmekte hiçbir zorluğu zor görmeden hiçbir şeyden çekinmeden aktaran evliyalarımız ariflerimiz var. Bunların hepsine şükrederiz teşekkür ederiz.[9]

“ İz- -T-B- ”


كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ {الحاقة/4}

(44/4) “Kezzebet semûdu ve ’âdun bilkâri’a(ti)”

(44/4) Semûd ve Âd, kapılarını çalacak olan o felaketi yalan saymışlardı.   


Kıyametin farklı isimlerini (Vâkıa, Kâria, Tâmmme, Sâhha), onun farklı tecelli yönleridir. "Vâkıa" (56/1) vuku bulması kaçınılmaz olanı, "Kâria" (101/1) ise kalplere çarpan büyük felaketi ifade eder. "Hâkka", bu iki ismi de kapsayan daha kuşatıcı bir isimdir; çünkü o, hem vukuu kesin olan (vücûb) hem de hakikati açığa çıkaran (izhâr) dır.


“Kâria” kelimesi, kapı çalan anlamına gelmektedir. Burada mecazi anlamda kıyametin yakın olduğu ifade edilmektedir.


الْقَارِعَةُ

(101/1) El kâriatu

(101/1) Kâria.


Önceki sûrelerde kıyâmetin fiillerinden bahsedilirken burada o oluşumlardan meydana gelecek olan gürültüden

bahsedilmektedir.

Bu gürültü “afâki ve enfüsi” olmak üzere iki türlüdür yani “nefsinde ve senin dışındaki âlemde” olacak gürültüdür. Bilindiği gibi gürültü ansızın gelen ve bir sisteme bağlı olmayan ses ve görüntü değişikliğidir.


مَا الْقَارِعَةُ

(101/2) Mel kâriatu.

(101/2) Kâria nedir?


Bizlerde de bireysel olarak daha önce bahsedilen sarsıntılar olduğunda, ama az ama çok bunların gürültüsü olmaktadır.


(1) (A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet.

(2) Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler.

(3) Peygamberimiz'in (s.a.v.) düşman üzerine saldığı asker grubu.

(4) Pek şiddetli rüzgâr. (İnternet bilgisi)


قَارِعَ “Kâria” “Kaf” kudret kâfıdır, Önündeki “Elif” Ulûhiyet kudretini ifade etmektedir, “Rı” Rahmaniyyet hakikatidir, “Ayn” ise Göz olarak bunların müşahedesini ifade etmektedir.

Takdiri İlâhiyye, insanların hiç ummadıkları bir zamanda ansızın tecellilerini zuhura getirmektedir.


وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ

(101/3) Ve mâ edrâke mel kâriah.

(101/3) Kâria'nın ne olduğunu sana bildiren nedir?


Ve mâ edrâke mel kâriah. (3)

O gürültünün sen ne olduğunu bilir misin? Nasıl bir gürültüdür? Nasıl zelzele olduğu zaman zeminden hop hop vurarak görültü geliyor. İşte bunun çok daha şiddetlisini düşünelim. O görltüyü sen yaşayabildin mi? İdrak edebildin mi? Gibilerden. İşte bizlerde de bu bireysel zelzeleler olduğu zaman, bu görültüler bizde de vücut mülkümüzde kopuyor. Ama az, ama çok yine kopuyor.

Bu gürültü “afâki ve enfüsi” olmak üzere iki türlüdür yani “nefsinde ve senin dışındaki âlemde” olacak gürültüdür. Hakk ve irfaniyyet yolculuğunda “enfüsi-nefsimizde” olan gürültüleri eğer idrak sahipleri isek duyar anlar ve “derk-idrak” ederiz. Ancak “afâki-dışımızda” bizden sonra olacak olan kıyamet gürltülerini ancak ilmi bilgiler yönünden, dinimizin bizlere bildirdiği şekli ve miktarı kadar bilir, “derk-idrak” ederiz. Çünkü gelecekte olacak olan o hadiselerin azametini, bu günkü kıyas ve bilgilerimizle mutlak ma’nâ da, idrak etmek yaşamadıkça mümkün değildir.[10] “ İz- -T-B- ”