İnnehu kâne lâ yu/minu bi(A)llâhi-l'azîm(i)
"Çünkü o, azamet sahibi Allah'a iman etmiyordu."
Çünkü o, büyük Allah'a inanmıyordu.
Bu ayet, Allah'a imanın yokluğunu ve bunun getirdiği olumsuz sonuçları vurgulamaktadır. Temel olarak 'iman' ve 'Allah' kavramları üzerinden bir reddediş hali ifade edilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân' kelimesinin kökeninin 'emn' (güven, emniyet) olduğunu belirtir. İman, kalbin tasdiki ve dilin ikrarıyla birlikte bir güven halini ifade eder. Ayetteki 'lâ yu'minu' ifadesi, bu güven ve tasdikin tamamen yokluğunu, yani Allah'a karşı bir inkâr halini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramının Kur'an'da sadece 'inanmak' değil, aynı zamanda 'güvenmek' ve 'kendini teslim etmek' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Ayetteki olumsuz kullanım, bu güven ve teslimiyetin tamamen reddedildiğini, dolayısıyla Allah'ın varlığına ve birliğine dair herhangi bir tasdikin bulunmadığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'iman'ın Kur'an'da genellikle 'Allah'a, peygamberlere, kitaplara ve ahiret gününe inanmak' şeklinde geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ifade eder. Bu ayetteki 'lâ yu'minu billâhi' ifadesi, bu geniş anlam yelpazesinin temelini oluşturan Allah'a olan inancın kökten reddedildiğini açıkça ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Allah' isminin, tüm övgü ve yüceltmelerin kendisine ait olduğu, ibadete layık tek varlık olduğunu belirtir. Ayetteki 'billâhi' ifadesi, inkârın doğrudan bu yüce varlığa yönelik olduğunu, yani O'nun ilahlığını ve birliğini reddettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Allah' isminin, 'el-ilah' kelimesinden türediğini ve 'ibadet edilen' anlamına geldiğini ifade eder. Bu ismin, tüm kemal sıfatlarını kendinde toplayan, eşi ve benzeri olmayan tek zat için kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, bu eşsiz ve yüce varlığa imanın reddedilmesi, en büyük günah olarak sunulur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Allah' isminin, zat-ı ilahiyeye mahsus bir isim olduğunu ve diğer isimlerin O'nun sıfatlarını ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'billâhi' ifadesi, inkârın doğrudan bu zat-ı ilahiyeye yönelik olduğunu, yani O'nun varlığını ve birliğini kabul etmediğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'azîm' kelimesinin, büyüklük ve yücelik ifade ettiğini belirtir. Allah için kullanıldığında, O'nun kudretinin, ilminin ve hükümranlığının sınırsızlığını vurgular. Ayetteki 'Allahil-Azîm' ifadesi, inkârın sadece Allah'a değil, aynı zamanda O'nun bu eşsiz azametine karşı olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'azîm' kelimesinin, hem maddi hem de manevi büyüklüğü ifade edebileceğini, ancak Allah için kullanıldığında, O'nun zatına ve sıfatlarına mahsus bir yüceliği ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, inkâr edilenin, tüm evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olan bu yüce varlık olduğu vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'azîm' kelimesinin, 'büyük, ulu, şanı yüce' anlamlarına geldiğini ve Allah'ın sıfatlarından biri olduğunu ifade eder. Ayetteki 'el-Azîm' sıfatı, inkârın ne denli büyük bir varlığa karşı yapıldığını ve dolayısıyla bu inkârın vehametini artırdığını belirtir.
Hâkka Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Allah’ın varlığına inanmak hayali ve hakiki olmak üzeredir. Hayali tenzihi inançtan yani Allah yukarıda, ötelerde, nurdan tahtının üstünde, onu yapar, bunu yapmaz v.s. çeşitlendirilebilir. Ve eksiliklerden münezzehtir. Kişi eğer önce kendinde ve daha sonra Hakk’ın varlığında eksik olmadığını anlarsa hakiki tenzih inancına geçmiş olur. Ve daha sonra Allah (c.c.) varlığının her yerde olduğunu idrak edrer ve teşbih eder. Batının yaptığı teşbih ise kendi hayallerindeki teşbihtir. Hakiki tenzih ve hakiki teşbih birleştirildiğinde hakiki tevhid inancı ortaya çıkar.
Sol ehli gafletinden ve inkarından dolayı Allah (c.c.) inanmıyorlardı. Nefsi emmarenin hayal ve vehimi kaynaklı bilgileri ile oluşturdukları rab-ilahlarını şirk-ortak koşmaktadırlar. (M.D.)
Bu ayet, "azabın kaynağının, insanın Allah'a iman etmemesi (küfür) ve O'nu gereği gibi tanımaması (mârifetsizlik) olduğunu" ifade eder.
"lâ yu'minu" (inanmıyordu) ifadesi, kişinin:
a) Allah'ın Varlığını İnkârı (Küfr-i Cühûd): En temel seviyede, Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr etmek.
b) Allah'ın Sıfatlarını Tanımamak: Allah'ın "Azîm" (büyük, yüce) sıfatını ve diğer sıfatlarını (celâl, cemâl, kemâl) gereği gibi bilmemek, O'nu layıkıyla tanımamak.
c) Tevhidi İdrak Edememek: Varlığın birliğini (vahdet-i vücûd) kavrayamamak, kesret (çokluk) içinde kaybolup Hakk'ı görememek. Bu, en derin anlamda bir "iman eksikliği" dir. Kişi, her şeyi Allah'tan ayrı görür, O'nun tecellilerini
okuyamaz.
d) Gaflet ve Nisyân: Allah'ı unutmak, O'nu hatırlamamak, O'nun emir ve yasaklarına karşı duyarsız olmak. Kur'an'da "onlar Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu" (9/67) buyrulur. 69/33 ayetindeki "inanmıyordu" ifadesi, bu unutkanlığı ve gafleti de kapsar.[75]
"Büyük Allah" (Billâhi'l-Azîm) "Azîm" ismi, Allah'ın "celâl ve cemâl sıfatlarının hepsini kapsayan mutlak büyüklüğü" nü ifade eder. O, sadece "büyük" değil, aynı zamanda "azameti karşısında her şeyin aciz kaldığı, hiçbir şeyin O'na denk olmadığı" yüce varlıktır.
Celâl ve Cemâl Tecellileri: Allah'ın "Azîm" ismi, hem celâl (kahır, gazap, intikam) hem de cemâl (rahmet, lütuf, ihsan) tecellilerini kapsar. Kitabı soldan verilen kişi, dünyada iken Allah'ın bu azametini tanımamış, O'na gereken saygıyı (takvâ) göstermemiş, O'nun celâlinden korkmamış, cemâline de yönelmemiştir. Bu nedenle âhirette, Allah'ın azametini (celâl tecellisi olarak) bizzat yaşayarak öğrenir. 69/30-32'deki tutulma, bağlanma, cehenneme atılma ve zincire vurulma, işte bu celâl tecellisinin somut yansımalarıdır.
Allah'ın "Azîm" isminin tecellisinin, kâinattaki her şeyde görülebileceğini söyler. Ancak bu tecelliyi görmek için iman ve mârifet gerekir. İman etmeyenler, bu tecelliyi göremez ve âhirette onun kahredici yönüyle karşılaşırlar.[76]