Feleyse lehu-lyevme hâhunâ hamîm(un)
"Bu sebeple, bugün burada onun samimi bir dostu yoktur."
Bu sebeple bugün burada onun candan bir dostu yoktur.
Hâkka Suresi'nin 35. ayeti, kıyamet günündeki çaresizliği ve yalnızlığı vurgulamaktadır. Ayet, günahkârın o gün hiçbir yardımcısının ve acıyanının olmayacağını ifade ederek, dünya hayatındaki amellerin önemine dikkat çekmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'yevm' kelimesinin genellikle güneşin doğuşundan batışına kadar olan süreyi ifade ettiğini belirtir. Ancak Kur'an'da bazen mutlak zamanı, bazen de belirli bir olayın vuku bulduğu zaman dilimini ifade etmek için kullanıldığını vurgular. Bu ayette ise 'el-yevm' takılı olarak gelmesiyle ahiret gününe, yani hesap ve ceza gününe işaret etmektedir. (el-Müfredât, s. 892)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'yevm' kelimesinin Kur'an'da sadece günlük zaman dilimini değil, aynı zamanda 'Yevmü'd-Dîn' (Din Günü), 'Yevmü'l-Kıyâme' (Kıyamet Günü) gibi özel ve büyük olayların yaşanacağı zaman dilimlerini de ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'el-yevm' ifadesi, dünya hayatının sonu ve ahiret hayatının başlangıcı olan o büyük günü, yani hesap gününü kastetmektedir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 200-201)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hâhunâ' gibi işaret isimlerinin Kur'an'da bazen somut bir mekânı işaret etmekle birlikte, bazen de mecazi olarak bir durumu veya konumu belirtmek için kullanıldığını ifade eder. Bu ayette 'hâhunâ' ifadesi, günahkârın içinde bulunduğu çaresiz durumu ve o günkü mekânını, yani cehennemi veya hesap yerini işaret etmektedir. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 250)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hâhunâ'nın 'hâ' tenbih edatı ile 'hunâ' zarfının birleşmesinden oluştuğunu ve yakın bir yeri işaret ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, kıyamet gününde günahkârın içinde bulunduğu o dehşetli ve çaresiz mekânı, yani cehennemi veya hesap yerini vurgulamaktadır. (Umdetü'l-Huffâz, c. 4, s. 205)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hamîm' kelimesinin aslen sıcaklık ve hararet anlamından geldiğini, ancak mecazi olarak kişinin en yakın dostu, akrabası veya kendisine acıyan kimse için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'hamîm' ifadesi, kıyamet gününde günahkâra acıyacak, yardım edecek veya şefaat edecek hiçbir yakınının, dostunun bulunmayacağını vurgulamaktadır. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 476)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hamîm' kelimesinin 'humme' (ateş) kökünden türediğini ve sıcaklık, yakınlık anlamlarını taşıdığını ifade eder. Bu bağlamda, 'hamîm' kişinin en yakın dostu, akrabası veya kendisine acıyan, şefkat gösteren kimse anlamına gelir. Ayetteki olumsuzluk edatıyla birlikte kullanılması, o gün kimsenin günahkâra acımayacağını ve yardım etmeyeceğini kesin bir dille belirtir. (el-Müfredât, s. 260)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hamîm'in hem 'yakın dost' hem de 'sıcak su' anlamlarına geldiğini, ancak Kur'an'da genellikle 'yakın dost' veya 'acıyan kimse' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'hamîm' kelimesi, kıyamet gününde günahkârın yalnızlığını ve çaresizliğini vurgulayarak, ona acıyacak veya yardım edecek kimsenin olmadığını ifade eder. (el-Külliyyât, s. 386)
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.