Vemâ huve bikavli şâ'ir(in)(c) kalîlen mâ tu/minûn(e)
O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!
O bir şair sözü değildir, siz çok az inanıyorsunuz.
Hâkka Suresi 41. ayet, Kur'an'ın şair sözü olmadığını vurgulayarak, muhatapların iman eksikliğini eleştirmektedir. Ayet, 'kavl' (söz) ve 'şâir' (şair) kavramları üzerinden Kur'an'ın ilahi menşeini teyit ederken, 'tü'minûn' (inanmak) fiiliyle de insanların bu hakikate karşı takındığı tavrı ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kavl' kelimesini 'bir düşüncenin veya fikrin dille ifade edilmesi' olarak tanımlar. Ayetteki 'bi-kavli şâir' ifadesi, Kur'an'ın sıradan bir beşer sözü, özellikle de şairane bir ifade olmadığını vurgulayarak, onun ilahi ve mucizevi niteliğini ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kavl' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Kur'an'ın içeriğinin ve üslubunun şairlerin alışılagelmiş sözlerinden farklı olduğunu, dolayısıyla onun ilahi bir vahiy olduğunu mecazi olarak ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kavl' kavramının Kur'an'da 'Allah'ın sözü' ve 'insan sözü' arasında temel bir ayrım oluşturduğunu belirtir. Bu ayetteki 'kavl' kelimesi, Kur'an'ın 'insan sözü' kategorisine, özellikle de 'şair sözü' kategorisine ait olmadığını kesin bir dille reddederek, onun ilahi kökenini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şâir' kelimesinin 'şiir söyleyen, duygu ve hayal gücünü kullanarak söz üreten kişi' anlamına geldiğini belirtir. Ayet, Kur'an'ın şairlerin hayal ürünü sözlerinden farklı olduğunu, onun hakikat ve vahiy olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ş-'-r' kökünün 'bilmek, hissetmek' anlamlarına geldiğini ve 'şâir'in de bu kökten türeyerek 'duygu ve sezgiyle konuşan' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'şâir' kelimesi, Kur'an'ın beşeri sezgi ve hayal gücünün ürünü olmadığını, aksine ilahi bir bilgi kaynağı olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şâir' kelimesinin Kur'an'da genellikle peygamberlerin risaletini reddedenlerin kullandığı bir itham olarak geçtiğini belirtir. Bu ayette de Kur'an'ın şair sözü olmadığı vurgulanarak, bu ithamın asılsızlığı ortaya konulur ve Kur'an'ın ilahi mesajının ciddiyeti pekiştirilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân' kelimesini 'kalben tasdik etmek, güvenmek ve emin olmak' olarak açıklar. Ayetteki 'tü'minûn' ifadesi, Kur'an'ın şair sözü olmadığına dair açık delillere rağmen insanların bu hakikati kalben tasdik etmediklerini, yani iman etmediklerini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'îmân'ın 'tasdik-i kalbî' olduğunu ve 'emniyet' kökünden geldiğini ifade eder. Ayetteki 'kalîlen mâ tü'minûn' ifadesi, insanların Kur'an'ın ilahi menşei konusunda yeterli bir kalbî tasdike sahip olmadıklarını, yani imanlarının zayıf olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'îmân' kavramının Kur'an'da 'Allah'a, peygamberlerine ve vahyine tam bir teslimiyet ve güvenle inanmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'tü'minûn' fiili, muhatapların Kur'an'ın ilahi söz olduğuna dair bu tam teslimiyet ve güvenden yoksun olduklarını, dolayısıyla imanlarının eksik olduğunu ifade eder.
Hâkka Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Yasin sûresinde âyetlerin şiir ve efendimiz (s.a.v.) in şair olmadığı belirtilir.
(Ve mâ allemnâhuş şi’re ve mâ yenbagî leh, in huve illâ zikrun ve kur’ânun mubîn.)
(36/69) “Ve Biz, O'na (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Ve (bu), O'na yakışmaz. O (O'na indirilen), sadece zikir ve apaçık Kur'ân'dır.”
O günkü Arap kavimleri içerisinde şiir çok gelişmiş idi, Kâ’be duvarlarına şiirler asılır ve güzel şiirler uzun zamanlar asılı durur, şiir yarışmaları yapılırdı. Her peygamber kendi devresinde kavmi arasında seçkin olan değer yargıları ne ise onunla gelmiştir.
Ve onlar Kûr’ân-ı Kerîm’in gelen âyetlerini görmeye başlayınca bunu şiir zannettiler.
Bu Âyet-i Kerîme’ bize Kûr’ân-ı Kerîm’in bir isminin de “zikir” olduğunu söylemektedir. Burada işte zikrin ne olduğu gerçek mânâsı ile ifâde edilmektedir.(s.a.v.) Efendimizin izahının ta kendisidir bu Âyet-i Kerîme’ yâni zâkir de kendisidir, mezkûr da kendisidir, zikir de kendisidir. Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın zâti tecellisi orada ise başka bir şekilde olması da mümkün değildir. Aynı zamanda apaçık Kûr’ân’dır. Hz. Ayşe vâlidemize Efendimiz (s.a.v)’i sorduklarında “siz hiç Kûr’ân okumazmısınız” buyurmuştur.
Şeriat mertebesinden baktığımızda ona şiir değil zikir ve Kûr’ân öğretildi, hakîkatinde ise zikrin ve apaçık Kûr’ân’nın ta kendisi Efendimiz (s.a.v)mizdir.
Zikir ise iki türlüdür;
Bir yönüyle belirli sayıda esmâi ilâhîyyenin çekilmesidir.
Diğer yön ile hatırlama yâni kişinin kendisinde mevcût olan İlâh-î hakîkatleri düşünerek varlığını idrâk etmesidir.
Bu zikirde sayısal zikir yok şuur vardır. Her ortamda ve şartta yapabileceğimiz Hakkâni tefekkürler zikirdir.[84]
“ İz- -T-B- ”