İçeriğe atla
Hâkka 6Cüz 29 · Sayfa 566

Hâkka Sûresi 6. Âyet

الحاقة

Sohbete sor

Ve emmâ ‘âdun feuhlikû birîhin sarsarin ‘âtiye(tin)

Ad kavmine gelince, onlar da uğultulu ve dondurucu şiddetli bir rüzgarla helak edildi.

Hâkka Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(Âd=azgınlık, Semûd=inat,) nefsin aşırılığı ile helakini temsil eder. Onların helakine sebep olan "tâğut" (azgınlık) ve "rîh-i sarsar" (dondurucu rüzgâr) gibi şeyler, nefsin kendi içindeki yıkıcı güçlerin sembolüdür. Nefs, haddini aştığında, kendi kendini helak eder.

Ad kavminin peygamberleri Hz. Hûd (a.s) dır. Fusûs’ül Hikem de Hûd (a.s) fassının hikmetinde;

Hûdiyye'de "hikmeti ahadiyye" râsıhtır yani derinliğinde o vardır. Vechi budur ki: yani onun özelliği şudur ki, Hûd (a.s.) çok bağlantılı mazharlarında yani zıhırında Vâhid'in rubûbiyyetini müşahede eder idi. Yani bağlantıların zuhurlarında vahidin rububiyetini yani tekin Rab mertebelerini müşahede eder idi.

Ya'nî her bir mahlûku terbiye eden, onun tâbi' olduğu bir ism-i hâssdır. Yani kendine has bir Esma-ı ilahiyyedir. Esmâ-i ilâhiyye hesap edilmez ve sayısız oldu­ğundan onların terbiyeleri tahtında bulunan mazharlar dahi öylece sayılabilir değildir. Esma-ı İlahiyenin o kadar çok zuhurları vardır ki bunları saymak mümkün değildir.

Binâenaleyh her bir "isim" bir Rab'dir. Bu surette rabbı olan (kul) dahî çok olur. İşte Hûd (a.s.) bu Rablara bağlı zuhurlarda çok olan rabları bi taraf edip bir rubûbiyyet müşahede et­miş idi. Yani ilk defa bu hakikati O kendisi müşahede etmiş. Bu âlemdeki bütün Rabların aslında tek bir Rabba bağlı olduğunu müşahede etmiş idi.

İşte “Âd” yaşantısı üzere olan nefsi emmare kişinin varlığında “Hûdiyyet” mertebesi üzerine bir idrak ve anlayış olduğunda nefesi rahmani den ezen sert celali rüzgar ile o kişiye rahmet olur. Ve hayal ve vehim yönü hakikat anlayışının şiddetli sarsıntı ve vuruntuları ile hakiki sünneti yaşam (kurb-u nevafil) ile yıkılır. Ve nefsi emmarenin azgınlık ve inat yönü kırılır. Esmâ-i ilahiyyenin tek rabden kaynaklandığı anlayışı ile esmâlar nefsi emmare üzere artık ullanışamaz. Ayrıca peygamberleri “Hud” olduğu için nefsi emarenin “Hud’ut” sınırını aşması olarak düşünülebilir. (M.D.)

Yolumuza Mesnev-i Şerif beyitleri ile devam edelim,

Hûd (a.s.)ın ahdinde Âd kavmini helâk eden rüzgârın kıssası

Hûd, mü’minlerin etrâfına bir çizgi çekti; rüzgâr oraya erişirdi, latîf olurdu.

Nebîler Târîh’inde bahsedildiği üzere Hûd (a.s.) Âd kavmine gönderilmiş idi. Kavminden pek az kimse îmân etti. Îmân etmeyenler gerek Hûd (a.s.)a ve gerek mü'minlere ezâ ve cefâya başladılar. Hak Teâlâ inkârcılara azâb edeceğini vahiy buyurdu. Hûd (a.s.) mü'minlerin etrâfına bir çizgi çekti; Cenâb-ı Hak şiddetli bir rüzgâr gönderdi; bu rüzgâr çizgi içindeki mü'min-lere gâyet latîf ve hafîf olarak isâbet ettiği halde, çizgi dışındaki inkârcıları havaya kaldırıp, yere çarpar ve parça parça ederdi. Nitekim âyet-i kerîmede:

(Hâkka, 69/6) “Ve emmâ âdun fe uhlikû bi rîhın sarsarin âtiyeh”

"Ve Âd kavmine gelince; onlar şiddetli rüzgâr ile helâk olundular" buyrulur.

Her kim ki o hattın dışında idi, hepsini havada parça parça ederdi.

Nitekim Şeybân-ı Râî, namaz vakti cemâate gittiği zaman, kurdun oraya girmemesi için, koyun sürüsünün etrâfına gözüken bir hat çekerdi; hiçbir kurt o hattın içine gitmezdi; bir koyun da o nişandan dönmezdi.

Evliyâullâhdan Şeybân hazretleri İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin asrında Mısır'da çobanlık eden, kerâmetleri görülen muhterem bir zât imiş. Kerâmetlerinden birisi de, Cum'a namâzında cemâate gideceği zaman, koyun sürüsünün etrâfına bir çizgi çeker ve onları gözetimsiz bırakır gidermiş. Çizginin içine bir kurt giremediği gibi, bir koyun da dışarı çıkamaz imiş. İmâm-ı Şâfiî hazretleri o muhterem zâtın ziyâretine gittiği zaman, huzûrunda iki diz üstü oturduğundan, ba'zı kişiler cenâb-ı İmâm'a: "Bu zât ümmîdir, sen ise bir mezheb imamısın; bu kadar hürmetine sebeb nedir?" dediklerinde, cenâb-ı İmâm: "O Allah'ı benden daha iyi bilir" buyururlar imiş.

Kurdun hırs rüzgârı ve koyunun hırsı, Allah adamının dâiresine bağlandı.

Ecel rüzgârı da âriflere böyledir; o Yûsuf rüzgârı gibi yumuşak ve hoştur.

Şiddetli rüzgâr Âd kavminin mü'minlerine gâyet yumuşak olarak isâbet ettiği gibi, ölüm rüzgârı da âriflere öylece yumuşak ve latîf bir halde eser. Ve bu ecel rüzgârı onlara, Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin kokusunu rüzgâr nasıl güzel ve latîf bir halde getirmiş ise, âriflere de mahbûblarının kokusunu, öyle latîf ve hoş bir halde getirir.

Ateş İbrâhîm'i dişliyemedi; çünkü Hakk'ın güzîdesi ve seçmesi olursa, onu nasıl ısırır?

Ya'ni Nemrûd'un ateşi İbrâhîm (a.s.)ı yakamadı; çünkü Hakk’ın peygamberlik için seçtiği bir kul idi; ateş onu nasıl yaksın?

Dîn ehli, şehvet ateşinden yanmaz; bâkîleri yerin dibine kadar götürmüştür.

Dîn ehli nefsâni hazlar ve şehvetler ateşine yanmaz; çünkü onlar bu nefsâni hazlarda Allah'ın peygamberi tarafından çizilmiş olan hudûttan ileriye geçemezler. Hudûdu geçenler her ne kadar sûrette dîn ehli görünür iseler de, hakîkatte dîn ehli değildirler; çünkü dînin bir ma’nâsı da boyun eğmedir. Bu şer'i hudûdu geçip, nefsâni şehvetlerine esîr olanları o şehvet ateşi, zâhiren ve bâtınen yerin dibine kadar götürür. Zâhiren yerin dibine götürmesi, nefsâni şehvetlerini sûisti'mâl edenlerin çok uzun ömürlü olamayıp, az bir müddet zarfında ölmeleridir. Bâtınen yerin dibine götürmesi, rûhunun tabîat âleminde ve aşağıların aşağısında mahpûs kalıp, rûhâniyyet ve illiyyîn âlemine yükselememesidir.[11]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)