Fehel terâ lehum min bâkiye(tin)
Şimdi onlardan geri kalan bir şey görüyor musun?
Bak şimdi görebilir misin onlardan bir kalıntı?
Hâkka Suresi'nin 8. ayeti, helak olan kavimlerin akıbetini sorgulayarak, onların geride hiçbir iz bırakmadığını vurgulamaktadır. Ayet, 'görmek' ve 'bakiye' kavramları üzerinden yok oluşun kesinliğini ve geride kalan hiçbir şeyin olmadığını dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ru'yet' kelimesinin hem gözle görmeyi hem de kalple idrak etmeyi ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'terâ' fiili, helak olan kavimlerden geriye kalan bir şeyin olup olmadığını sorgulayarak, gözle görülebilir veya akılla idrak edilebilir hiçbir iz kalmadığını vurgular. (el-Müfredât, s. 352)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'terâ' fiilinin burada mecazi bir anlam taşıdığını, yani 'bilir misin, farkında mısın' manasına geldiğini ifade eder. Helak olan kavimlerin akıbeti karşısında, onlardan geriye hiçbir şeyin kalmadığına dair bir idrak ve bilgi sorgulamasıdır. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 268)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'görme' fiillerinin sadece fiziksel algıyı değil, aynı zamanda derin bir anlayış ve kavrayışı da içerdiğini belirtir. Buradaki 'terâ', helakın kesinliğini ve geride hiçbir şeyin kalmadığını tam anlamıyla idrak etme çağrısıdır. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 187)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'bâkıye' kelimesinin burada 'geriye kalan, devam eden' anlamında kullanıldığını ve helak olan kavimlerden hiçbir kalıntının, hiçbir neslin veya eserin kalmadığını ifade ettiğini belirtir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 473)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bekâ' kökünün 'bir şeyin varlığını sürdürmesi, devam etmesi' anlamına geldiğini açıklar. 'Bâkıye' kelimesi ise, helak olan kavimlerin ardından geriye kalan, varlığını sürdüren hiçbir şeyin olmadığını vurgulayarak, onların tamamen yok olduğunu ifade eder. (el-Müfredât, s. 84)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'bâkıye' kelimesinin burada 'geride kalan bir topluluk, bir nesil' veya 'geride kalan bir eser, bir iz' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayet, helak olan kavimlerin ne bir neslinin ne de bir eserinin kalmadığını, tamamen silinip gittiğini ifade eder. (Umdetü'l-Huffâz, c. 1, s. 256)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'bekâ' kökünün Kur'an'da genellikle kalıcılık ve devamlılık anlamında kullanıldığını, ancak bu ayetteki 'bâkıye'nin olumsuz bir bağlamda, yani 'kalmayan, yok olan' anlamında kullanıldığını vurgular. Helakın kesinliğini ve geride hiçbir iz bırakmadığını pekiştirir. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 112)
Hâkka Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Fehel terâ” ile “tera”-görüyor ikinci defa kullanılmaktadır. Ve daha dikkatli bakılması istenirken artık müşahade etmen lazım nefsin tuğyan ve azgınlığından artık kalan bir şey var mı? Denilmektedir. (M.D.)
Kur'an'daki tekrarlar asla boş değildir; her biri "varlık mertebelerindeki (hadarat-ı hamse) farklı tecellileri" veya "manevi yolculuktaki (seyr u sülûk) derinleşen halleri" ifade eder.
İlk Soru (69/7'nin sonu): Daha çok "zâhirî helak" ve "ibret alma" boyutuna vurgu yapar. Âd kavminden geriye gözle görülür bir şey (ceset, eser) kalıp kalmadığını sorgular.
İkinci Soru (69/8): Bu ise daha ziyade "bâtınî helak" ve "manevi kalıntı" boyutuna işaret eder. Yani, ilk helakten sonra dahi nefste gizlenmiş olabilecek enâniyet (benlik) kırıntıları, gizli riya, gizli kibir gibi "manevi kalıntılar" ın (bâkıye) var olup olmadığını sorgular. Bu, daha derin bir arınma (tezkiye) ve daha ince bir muhasebe çağrısıdır.
(69/7) te'vilinde "hurma kütükleri" nefsin sûretini (dış kabuğunu) simgeliyordu. Bu ayetteki "min bâkıyeh" (bir kalıntı) ifadesi, o sûretin de ötesine geçerek "nefsin sıfatlarından" geriye bir şey kalıp kalmadığını sorgular.
Fenâ an-nesne (Şeyde yok olmak): İlk mertebe. Nefs, kötü sıfatlardan (kibir, hased, hırs) arınır.
Fenâ an-resm (Sûrette yok olmak): İkinci mertebe. Nefs, iyi amellerinin bile kendisine ait olduğu vehmini (ucb) terk eder.
Fenâ an-sıfât (Sıfatlarda yok olmak): Bu ayetin işaret ettiği derin mertebe. Nefs, sadece kötü sıfatlardan değil, "kendisine ait" zannettiği tüm sıfatlardan (ilim, kudret, irade vehmi) arınır. Artık tüm sıfatların Allah'ın olduğunu müşahede eder. İşte "onlardan bir kalıntı görebilir misin?" sorusu, bu en derin fenâ mertebesine ulaşan kişi için, nefsânî sıfatlardan eser kalıp kalmadığını sorgular.[16]
"Nefsini terbiye edip kötü sıfatlardan arındırdıktan sonra, bak bakalım, geride o sıfatlardan eser kalmış mı?" Cevap, "Hayır, kalmamış olmalı"dır. Eğer kaldıysa, terbiye tamamlanmamış demektir.[17]
Bazı sâliklerin fenânın ilk mertebelerinde takılıp kalır, ancak hakiki âriflerin "fenâ-i mutlak"a ulaşır. 69/8'deki sorunun tekrarı, işte bu "fenâ-i mutlak"a bir davettir. İlk soru (69/7'nin sonu) "acaba helak oldular mı?" diye sorarken, ikinci soru (69/8) "acaba helakleri o kadar kesin ve tam oldu ki, onlardan hiçbir iz, hiçbir kalıntı kalmadı mı?" diye sorar. Bu, "yok oluşun ötesinde bir yok oluş" tur. Fenâdan sonra gelen bekâ (Bâkî ile bâki olma) haline işarettir. Artık geride sadece Bâkî olan Allah kalmıştır.[18]