İçeriğe atla
A'râf 103Cüz 9 · Sayfa 163

A'râf Sûresi 103. Âyet

الأعراف

Sohbete sor

Śumme be'aśnâ min ba'dihim mûsâ bi-âyâtinâ ilâ fir'avne vemele-ihi fezalemû bihâ(s) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmufsidîn(e)

Sonra onların ardından Musa'yı, apaçık mucizelerimizle Firavun'a ve onun ileri gelen adamlarına peygamber olarak gönderdik de onları (mucizeleri) inkar ettiler. Bak, bozguncuların sonu nasıl oldu.

A’râf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(103) (Summe beasnâ min ba’dihim mûsâ bi âyâtinâ ilâ fir’avne ve melâihi fe zâlemû bihâ, fanzur keyfe kâne âkıbetul mufsidîn.)

“Sonra onların arkasından Mûsâ'yı mucizelerimizle Firavun'a ve topluluğuna gönderdik. Tuttular o mucizeleri inkâr ettiler. Ettiler de bak, o

bozguncuların âkıbetleri nasıl oldu!” İbrâhim (a.s.)’a kadar gelen peygamberlerin getirdikleri ilim fiziksel düzeyde ilâhî varlık ile münasabetleri düzenleyen mertebeleri oluşturuyor. İbrâhim (a.s.) dan başlayarak devam eden peygamberlerde ise mîraca götüren ilimler ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Âdem (a.s.) dan başlayarak bütün peygamberlerin hayâtlarını çok iyi bilmemiz gerekiyor, çünkü onların her sözünün zâhiri olmakla beraber Bâtını yâni özü de vardır.

İbrâhim (a.s.) mertebesi şeriat mertebesidir ve islâmi şeriatın hakîkatlerini gösteren oluşumlardır. Şeriat sadece fıkıh ilmi değildir, oysa şeriat genel ifâde olarak, bir zâhiri hukukun oluşumudur yâni emir ve nehiyler manzumesinin oluşumu, diğer yönü ile Efendimiz (s.a.v) in getirdiklerine de şeriat-ı Muhammedî dendiği için mârifetullah’ıda içine almaktadır, ve bizlerin en azından bu kapsam içinde olduğumuzu da bilmemiz gerekiyor. Şeriatı sadece ilk yönüyle yâni zâhiri olarak giyim, sakal, vb. şekillerle içinde bulunduğumuz topluma yansıtmaya çalışınca toplumun diğer kesimlerine şeriatı kötüleme izni sağlamış oluyoruz. Bunu yapan gruplarda İslâm camiası olarak şeriatın ikinci yönünü onlara gereği gibi anlatamayıp eğitemediğimiz gruplardır. Zâhiri şeriat uygulanırken mensûp olunan toplumunda düşünülmesi gerekir, hem o topluma mensûp olup hem de ferdi hareket etmek birbiriyle çelişmektedir. İslâm karşıtlığı nedeniyle zâten böyle bir açık arayıp eleştirilerde bulunmak isteyenler bu sefer vurdukça vuruyor. Her ne kadar zâhiri şeriatı uygulamak isteyenlerin iyi niyetleri olsada cehâlet ile iyi niyet bağdaşmaz, kişilerde hem iyi niyetin hem de irfaniyetin olması gereklidir.

Mûsâ (a.s.) gerçek târikat hayâtını belirten sürenin yaşantısıdır yâni Mûseviyyet mertebesidir. “Mûsâ” kelimesindeki (Mim) harfi şeriat mertebesi îtibarıyla hakîkati Muhammedîyyenin (Mim) idir, (Şın) harfide hakîkati ilâhîyyede müşâhededir. Her peygamber

düzeyinde Hz.Resûlullah (s.a.v) ın bir mertebesi vardır çünkü hakîkati Muhammedî Âdem (a.s.) ile Efendimiz (s.a.v) arasındaki bütün mertebeleri içerisine almaktadır. “Hz.Muhammed” ismi ile en kemâl oluşum bildirilmiştir. Bu nedenle bizler her ne kadar Hz. Muhammed (s.a.v) in ümmeti isekte Âdem (a.s.)’a kadar evveliyatı bilmemiz gerekiyor ki “Hz. Muhammed”i tanıyabilelim yoksa alt katmanları bilmeden üstün bilinmesi mümkün değildir. Bizler hayâl ve vehim olarak bildiğimizi zannediyoruz yâni kendi kurguladığımız veya bize kurgulanmış olan “Hz.Muhammedî” biliyoruz, Cenâb-ı Hakk’ın İlâh-î muradı olan “Hz. Muhammedî” bilmiyoruz, ve işte gâyemiz ona ulaşmak ve onu bilmektir. Bu da fıkıh ilmi ile olmuyor fakat onu reddederek onsuz da olmuyor, bu nedenle onu da en iyi şekilde öğrenip uygulayarak onun üzerine ilim binamızı kurmamız gerekiyor, çünkü bir binanın temeli sağlam olmaz ise üstünü ne kadar güzel yaparsanız yapın çöker, aynı şekilde temeli çok sağlam yapıp ondan sonra üstüne ilâveler yapılıp çatı yapılmaz ise o da bir işe yaramaz. İşte peygamberler silsileside ilâhî sistemin bir parçası, bağlantının biri eksik olsa bir sonrakine iletişim sağlanamaz ve kopar. Âdemiyyetten başlayan bu hakîkatlerin ilk parçası faaliyete geçirilmemiş ise diğerleri nasıl faaliyete geçirilecek.

Bizler Kûr’ân’da bahsedilen Mûsevî, Îsevî olmadıkça Muhammedî olamayız, yolumuz oradan geçiyor. Yanlış anlaşılmasın o cemaâtlerin içine girerek onlardan biri olmak değildir burada belirtilen, bunların hepsi bizim varlığımızda mertebeler olarak mevcût, bunları biz kendi varlığımızda bulacağız.

Bizler genel olarak Hz. Resûlullah (s.a.v) ın getirdiği İslâmiyetin şartlanmalar ile oluşturulup beşerileştirilmiş kısmını kullanıyoruz, Îsâ (a.s.) yeryüzüne indiğinde tekrar bunun hakîkatini getirecektir.

Mûsâ (a.s.)ın hayâtı bizim nefsimizle olan mücâdelenin sahnelendirilip, deşifre edilmiş hâlidir. Seyri sülûk yolunda olanların bu hayâtı yaşamış olması gerekir.