İnne-lleżîne-tteḣażû-l'icle seyenâluhum ġadabun min rabbihim veżilletun fî-lhayâti-ddunyâ(c) vekeżâlike neczî-lmufterîn(e)
Buzağıyı ilah edinenlere mutlaka (ahirette) Rablerinden bir gazab, dünya hayatında ise bir zillet erişecektir. İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız.
Şüphesiz o buzağıyı tanrı edinenlere Rablerinden bir gazap, dünya hayatında iken de bir zillet erişecektir. İşte biz, iftiracıları böyle cezalandırırız.
A'râf Suresi 152. ayet, buzağıyı ilah edinenlerin akıbetini ve iftiracıların cezasını dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, 'ittihaz', 'gazab', 'zille' ve 'iftira' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi adalet ve dünya-ahiret karşılıklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أخذ' (ahz) kökünün bir şeyi ele geçirmek, almak ve sahiplenmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ittihaz' (افتعل kalıbı), bu kökten türeyerek bir şeyi kendine edinme, benimseme ve hatta ilahlaştırma manasını kazanmıştır. Bu bağlamda, buzağıyı ilah edinme eylemini ifade eder ki bu, sadece fiziksel bir alma değil, aynı zamanda inançsal bir benimsemedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ittihaz' fiilinin mecazi olarak bir şeyi kendine dost edinme veya bir şeyi bir makama koyma anlamında kullanılabileceğini ima eder. Ayetteki 'ittihazü'l-ıcl' ifadesi, buzağıyı sadece bir nesne olarak almak değil, ona tapınma ve onu ilah edinme gibi derin bir mecazi anlam taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'ittihaz' kavramının, özellikle ilah edinme bağlamında, bir nesneye veya varlığa ilahi nitelikler atfetme ve onu tapınma objesi haline getirme eylemini ifade ettiğini belirtir. Bu, sadece bir seçim değil, aynı zamanda bir bağlılık ve teslimiyet eylemidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'غضب' (gazab) kelimesini, kalpteki kanın intikam alma isteğiyle kaynaması olarak tanımlar. Allah'a nispet edildiğinde ise bu, Allah'ın kullarından razı olmaması ve onları cezalandırma iradesi anlamına gelir. Ayetteki 'gazabun min Rabbihim' ifadesi, buzağıya tapanlara yönelik ilahi bir ceza ve hoşnutsuzluk beyanıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'gazab'ın, bir kimsenin kalbinde meydana gelen ve intikam alma isteği uyandıran bir hal olduğunu belirtir. Allah'ın gazabı ise, O'nun kullarına karşı olan hoşnutsuzluğu ve onlara azap etme iradesidir. Bu ayette, buzağıya tapanların ilahi gazaba uğrayacakları açıkça ifade edilmektedir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'daki 'gazab' kavramının, Allah'ın emirlerine karşı gelme ve isyan etme durumunda ortaya çıkan ilahi bir tepki olduğunu vurgular. Bu tepki, genellikle dünyevi veya uhrevi bir ceza ile sonuçlanır. Ayetteki 'gazab' ifadesi, buzağıya tapanların işledikleri şirk suçuna karşılık gelecek olan ilahi cezayı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ذل' (zell) kökünün, bir şeyin kolayca boyun eğmesi ve alçalması anlamına geldiğini belirtir. 'Zille' ise, bu kökten türeyerek aşağılanma, hor görülme ve itibar kaybı manasını taşır. Ayetteki 'zilletün fi'l-hayâti'd-dünyâ' ifadesi, buzağıya tapanların dünya hayatında yaşayacakları toplumsal ve manevi aşağılanmayı vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'zillet'i, bir kimsenin başkaları karşısında güçsüz ve hor görülür bir duruma düşmesi olarak açıklar. Bu, sadece fiziksel bir zayıflık değil, aynı zamanda manevi ve sosyal bir aşağılanmayı da içerir. Ayetteki bağlamda, buzağıya tapanların dünya hayatında karşılaşacakları itibar kaybı ve hor görülme durumunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'zillet' kavramının, genellikle Allah'a karşı isyan edenlerin veya doğru yoldan sapanların dünyevi ve uhrevi akıbetlerinden biri olarak sunulduğunu belirtir. Bu, sadece bir ceza değil, aynı zamanda ilahi düzene karşı gelmenin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan bir durumdur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'فرى' (fery) kökünün, bir şeyi kesmek, yarmak ve uydurmak anlamlarına geldiğini belirtir. 'İftira' ise, bu kökten türeyerek yalan uydurma, asılsız iddialarda bulunma ve Allah'a karşı yalan isnat etme manasını taşır. Ayetteki 'el-müfterîn' ifadesi, buzağıyı ilah edinerek Allah'a ortak koşan ve böylece O'na iftira atan kimseleri kasteder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'iftira'nın, bir şeyi aslı olmaksızın uydurmak ve birine isnat etmek olduğunu açıklar. Özellikle Allah'a karşı iftira, O'nun hakkında yalan söylemek veya O'na ortak koşmak gibi büyük günahları kapsar. Ayette, buzağıya tapanların, Allah'a iftira atanlar olarak nitelendirilmesi, onların şirk eyleminin ciddiyetini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'da 'iftira' kavramının, genellikle Allah'a ortak koşma, peygamberleri yalanlama veya ilahi hükümleri çarpıtma gibi büyük günahlarla ilişkilendirildiğini belirtir. Bu ayette, buzağıyı ilah edinme eylemi, Allah'a karşı işlenmiş bir iftira olarak kabul edilmekte ve bu tür iftiracıların cezalandırılacağı bildirilmektedir.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(152) İnnellezînettehazûl ıcle seyenâluhum gadabun min rabbihim ve zilletun fîl hayâtid dunyâ, ve kezâlike neczîl mufterîn.
“Şüphesiz o buzağıyı ilâh edinenlere Rablerinden bir gazâp, dünya hayâtında iken de bir zillet erişecektir. İşte biz, iftiracıları böyle cezalandırırız.” Buzağıyı put edinmek, nefsi emmâre çevresinde bulunan güçlere, akıl, gerçek Rabbınızı bulun ve ona ibâdet edin dedikçe, nefis “hayır, biz putperest olacağız” diyerek, altından yapılmış buzağıya yâni maddeye tapıyorlar.
Belki Zâhiren parası çok olup, paraya tapanların durumları çok iyi gibi gözükse de bu gerçekte zillet ve gadaptan başka bir şey değildir, çünkü bu nefis madde ile ilgili neyi en güzel şekilde yaparsa yapsın kesinlikle içinde huzur bulamaz, hep daha fazlasını ister. Kişinin kanaat ehli olabilmesi için aslını bilmesi lâzımdır. Kendi hakîkatini bildiği zaman çok az şeyler ile hatta hiç denecek şey ile huzurlu olmasını bilir ki çok huzurlu yaşar. Bir insân altından yapılma binalarda yaşasa her istediği yapılsa yine içinde boşluk vardır çünkü orada Rabbi yoktur, Rabbi olmayanın da huzuru mümkün değildir. Zâhirdeki kısa süreli nefsi emmârenin menfâatini ön plana çıkararak yaşayan kimselerin hâli böyledir. Şu anda bizlerin yaşadığı zamanlar nefsi emmârenin tarihteki en şiddetli hâllerini yaşayarak, kendisindeki büyük güçleri de tanımaya başladığı dönemlerdir. Fir’avun’un nefsi emmâresi
Bu günün insânından daha yumuşak idi, çünkü bugünkü teknik donanım o zaman yoktu, nefsi emmâre eline geçirdiği teknik donanımları kendi emrinde kullanır, Râhmani olarak kullanmaz. İşte bu teknik donanımlar Râhmani olarak kullanıldığı zaman insânlığa yaralı olur. Nefsânî olarak kullanılıp, istenildiği kadar Zâhiren ileriye gidilmiş olsun Bâtınen geriye gidilmiş olunuyor. Yaşadığımız devirin insânları, Hakîkati Muhammedî yeryüzünde olduğu hâlde, bu imkânları kontrolsüz olarak kullanmalarından dolayı Âdemiyyetinde altında bir seviyeye düşüyorlar. Eski kavimlerin ortadan kalkmasına yol açan yaşantılar bugün açık açık ve çok doğal bir yaşantı olarak kabul edilerek yaşanmaktadır. Daha önce gelmiş olan bütün peygamberler âlem şumul yâni genel olarak bunları yaşamışlar fakat bizlerinde bütün bu peygamlerlerin yaşantılarını bireysel olarak kendi bünyemizde yaşamamız gerekiyor ve bu bir insânın seyri sülûkudur.
Mûsâ (a.s.) o gün Tur dağına çıkarak kendi kavmi için bu levhâları almış ise de biz bugün kendi kavmimiz yâni kendi varlığımız için bunları almalıyız ki bu kadarı da bize zâten yetiyor.