İçeriğe atla
A'râf 155Cüz 9 · Sayfa 169

A'râf Sûresi 155. Âyet

الأعراف

Sohbete sor

Vaḣtâra mûsâ kavmehu seb'îne raculen limîkâtinâ(s) felemmâ eḣażet-humu-rracfetu kâle rabbi lev şi/te ehlektehum min kablu ve-iyyây(e)(s) etuhlikunâ bimâ fe'ale-ssufehâu minnâ(s) in hiye illâ fitnetuke tudillu bihâ men teşâu vetehdî men teşâ/(u)(s) ente veliyyunâ faġfir lenâ verhamnâ(s) veente ḣayru-lġâfirîn(e)

Musa, kavminden, belirlediğimiz yere gitmek için yetmiş adam seçti. Onları sarsıntı yakalayınca (bayıldılar). Musa, "Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de bundan önce helak ederdin. Şimdi içimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri günah sebebiyle bizi helak mı edeceksin? Bu, sırf senin bir imtihanındır. Onunla dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen, bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen, bağışlayanların en hayırlısısın" dedi.

A’râf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(155) (Vahtâra mûsâ kavmehu seb’îne racûlen li mîkâtinâ, fe lemmâ ehazet humur recfetu kâle rabbi lev şi’te ehlektehum min kablu ve iyyâye, e tuhlikunâ bi mâ feales sufehâu minnâ, in hiye illâ fitnetuk, tudıllu bihâ men teşâu ve tehdî men teşâu ente veliyyunâ fâgfirlenâ verhamnâ ve ente hayrûl gâfirîn.)

“Bir de Mûsâ, mîkatımız için (tayin ettiğimiz vakitte tevbe için) kavminden yetmiş erkek seçti. Ne zaman ki, bunları o sarsıntı yakaladı, işte o zaman Mûsâ: “Rabbim! Dedi, dileseydin bunları da, beni de

daha önce helâk ederdin. Şimdi bizi, içimizdeki o beyinsizlerin yaptıkları yüzünden helâk mi edeceksin? O iş de senin imtihanından başka bir şey değildi. Sen bu imtihanla dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de hidâyete erdirirsin. Bizim velimiz sensin. Artık bizi bağışla, merhamet et, sen bağışlayanların en hayırlısısın.” Mûsâ (a.s.) Tûr dağına çıkarken kavmindeki Oniki sıbttan altışar kişi seçiyor fakat bunların arasından Harun (a.s.) ile Yuşa (a.s.) görevli olarak kavmin yanında kalıyorlar. Mûsâ (a.s.) Tevrat-ı Şerîf’i aldığında buna şâhitlik yapmak üzere ona katılıyorlar.

Racûl yâni er olanların seçilmiş olması, doğru düşünebilen ve güvenilen kimselerin seçilmesi demektir. Yâni yedi nefs mertebesinin hakîkatlerini veya bu mertebelerin zikir esmâlarınıda diyebiliriz, bunları bu mertebede Hakk’a giderken yanımıza alıyoruz.

Mûsâ (a.s.)’ın yanındakiler yolda giderler iken Mûsâ (a.s.) dan Rabbini kendilerine açıkça göstermesini istemişler yoksa ona inanmayacaklarını söylemişler. İşte bu talep sonrası onları bu sarsıntı tutuyor. Bu sarsıntıdan sonra hepsi ölü gibi oluyor, onları bu hâlde gören Mûsâ (a.s.) kavminin bu olanlara inanmayıp, bunları kendisinin öldürdüğünü zannedeceklerini ve Tevrat-ı Şerîf’ide yine kendisinin yazdığını düşüneceklerinden çekinerek Cenâb-ı Hakk’tan onların canlarını geri vermesini niyaz ediyor. Cenâb-ı Hakk bunun üzerine onların hayâtlarını iade ediyor. Bunun sonrasında onlar daha ileriye gitmiyor ve neticede Mûsâ (a.s.) Tûr dağına yine yalnız olarak çıkıyor. İşte burada da açıkça görülüyor ki Mûsâ (a.s.)’a gelen “Sen beni göremezsin” hîtâbı kavminin ileri gelenlerine de geliyor. Çünkü bu talep ettikleri şey o mertebe îtibarıyla olmayacak bir şeydir, bu ancak ümmeti Muhammede aittir.

Yalnız burada şunu da anlamamız lâzımdır ki bu mertebede görme arzusu başlıyor ve yolu açılıyor demektir. Ve bu arzu canını verecek kadar işi önceki

mertebelere göre daha ileriye götürüyor görüldüğü gibi. Îsâ (a.s.) da fenâfillah, Hz. Muhammed (s.a.v) de bâkâbillah hâliyle müşâhede hakîkatine geliyor. İşte bu müşâhede sonrası kadrini kıymetini bilerek geriye dönüyor. Rabbinin müşâhedesiyle geri dönüyor ki bu Kadir Gecesi hiçbir ümmette yoktur çünkü müşâhedeleri yoktur.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)