Vektub lenâ fî hâżihi-ddunyâ haseneten vefî-l-âḣirati innâ hudnâ ileyk(e)(c) kâle ‘ażâbî usîbu bihi men eşâ/(u)(s) verahmetî vesi'at kulle şey-/(in)(c) feseektubuhâ lilleżîne yettekûne veyu/tûne-zzekâte velleżîne hum bi-âyâtinâ yu/minûn(e)
"Bizim için bu dünyada da bir iyilik yaz, ahirette de. Çünkü biz sana varan doğru yola yöneldik." Allah, şöyle dedi: "Azabım var ya, dilediğim kimseyi ona uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır. Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım."
"Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de ahirette. Biz gerçekten de tevbe edip senin hidayetine döndük." Buyurdu ki, azabım var, onu dilediğime isabet ettiririm, rahmetim de vardır, o ise her şeyi kaplamış ve kuşatmıştır. Onu da özellikle korunanlara, zekatını verenlere ve âyetlerimize inananlara mahsus kılacağım.
Bu ayet, Hz. Musa'nın Allah'tan dünya ve ahirette iyilik dilemesini ve Allah'ın rahmetinin genişliğini, azabının ise dilediğine isabet edeceğini bildirmesini ele almaktadır. Ayet, özellikle 'hasene', 'hüdna', 'rahmet' ve 'yettekune' kavramları üzerinden ilahi lütuf, yöneliş, kuşatıcılık ve takva gibi temel dini ve ahlaki değerleri vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hasan (حسن) kelimesi, arzu edilen, beğenilen ve güzel olan her şey için kullanılır. Ayetteki 'hasene' (حَسَنَةً) ise, hem dünya hem de ahiret için istenen, Allah katında makbul ve neticesi hayırlı olan her türlü nimeti, iyiliği ve güzelliği ifade eder. Bu bağlamda, Hz. Musa'nın duası, sadece maddi güzellikleri değil, aynı zamanda manevi güzellikleri, salih amelleri ve ahiret saadetini de kapsamaktadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hasene (حَسَنَةً), şer'an, aklen veya örfen güzel kabul edilen şeydir. Ayetteki kullanımı, Allah'tan talep edilen, hem dünya hayatında huzur ve bereket, hem de ahirette cennet ve rıza gibi geniş kapsamlı iyilikleri ifade eder. Bu, Allah'ın kullarına lütfettiği her türlü hayrı ve güzelliği kapsayan bir dilektir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hüdna (هُدْنَآ) kelimesi, 'h-d-n' kökünden gelir ve 'sükûnet bulmak, sakinleşmek, dönmek' anlamlarına gelir. Ayetteki 'İnnâ hüdna ileyke' (إِنَّا هُدْنَآ إِلَيْكَ) ifadesi, 'Biz Sana döndük, Sana tevbe ettik, Sana yöneldik' demektir. Bu, Allah'a karşı işlenen hatalardan sonra pişmanlık duyarak O'nun rahmetine sığınmayı ve O'na tam bir teslimiyetle yönelmeyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hüdna (هُدْنَآ), 'dönmek, rücu etmek' manasındadır. Ayetteki kullanımı, Hz. Musa'nın kavminin Allah'a yönelişini, O'na olan bağlılıklarını ve O'nun emirlerine dönme arzusunu mecazi olarak ifade eder. Bu, bir nevi ilahi affa ve rahmete sığınma beyanıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'h-d-n' kökünden türeyen kelimeler, genellikle bir durumdan başka bir duruma geçişi, özellikle de yanlış yoldan doğru yola dönüşü ifade eder. 'Hüdna ileyke' (هُدْنَآ إِلَيْكَ) ifadesi, Allah'a yönelme, O'na teslim olma ve O'nun iradesine boyun eğme anlamında bir 'dönüş'ü simgeler. Bu, sadece bir pişmanlık değil, aynı zamanda aktif bir yöneliş ve bağlılık beyanıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rahmet (رحمة), Allah'tan geldiğinde ihsan ve lütuf, insanlardan geldiğinde ise şefkat ve merhamet anlamına gelir. Ayetteki 'rahmetî vesiat külle şey' (وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ) ifadesi, Allah'ın rahmetinin her şeyi kuşattığını, hiçbir varlığın bu rahmetin dışında kalmadığını vurgular. Bu, Allah'ın sonsuz lütuf ve merhametinin evrensel boyutunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rahmet (رحمة), Allah'ın kullarına yönelik ihsanı ve onlara karşı olan şefkatidir. Ayetteki 'rahmetî vesiat külle şey' (وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ) ifadesi, Allah'ın rahmetinin sadece müminleri değil, tüm varlıkları kapsadığını, ancak bu rahmetin özel tezahürlerinin takva sahiplerine yönelik olduğunu belirtir. Bu, genel rahmet ile özel rahmet arasındaki farkı ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Rahmet (رحمة) kavramı, Kur'an'da Allah'ın en temel sıfatlarından biri olarak geçer ve O'nun yaratılmışlara karşı olan şefkatini, merhametini ve lütfunu ifade eder. Ayetteki 'her şeyi kuşatması' (وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ) ifadesi, Allah'ın rahmetinin sınırsızlığını ve evrensel boyutunu vurgular. Bu, Allah'ın adaletinin yanında merhametinin de ne kadar geniş olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Takva (تقوى), bir şeyi zararlı şeylerden korumak anlamına gelir. Dini bağlamda ise, nefsi günahlardan korumak, Allah'ın azabından sakınmak demektir. Ayetteki 'yettekune' (يَتَّقُونَ) fiili, Allah'ın rahmetinin özel olarak tahsis edildiği kimselerin, O'nun emirlerine riayet ederek ve yasaklarından kaçınarak kendilerini koruyan, yani takva sahibi olan kişiler olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Takva (تقوى), Allah'ın azabından sakınmak için O'na itaat etmek ve günahlardan uzak durmaktır. 'Yettekune' (يَتَّقُونَ) fiili, bu sakınma halinin sürekli ve bilinçli bir eylem olduğunu gösterir. Ayette, Allah'ın rahmetinin bu tür bir takva sahibi olanlara yazılacağı ifade edilerek, takvanın ilahi lütfa erişmede merkezi bir rol oynadığı vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Takva (تقوى), Kur'an'da merkezi bir kavram olup, Allah'a karşı duyulan derin saygı ve sorumluluk bilinciyle O'nun emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma eylemini ifade eder. 'Yettekune' (يَتَّقُونَ) kelimesi, bu bilincin sürekli bir yaşam biçimi haline geldiğini gösterir. Ayetteki bağlamda, takva, Allah'ın rahmetine layık olmanın ve O'nun özel lütuflarını kazanmanın temel şartı olarak sunulur.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(156) Vektub lenâ fî hâzihid dunyâ haseneten ve fîl âhıreti innâ hudnâ ileyke, kâle azâbî usîbu bihî men eşâu ve rahmetî vesiat kulle şey’in, fe se ektubuhâ lillezîne yettekûne ve yu’tûnez zekâte vellezîne hum bi âyâtinâ yu’minûn.
"Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de ahîrette. Biz gerçekten de tevbe edip senin hidâyetine döndük." Buyurdu ki, azâbım var, onu dilediğime İsâbet ettiririm, rahmetim de vardır, o ise her şeyi kaplamış ve kuşatmıştır. Onu da özellikle korunanlara, zekâtını verenlere ve Âyetlerimize inananlara mahsûs kılacağım.
Bu dünyada yazılan hasene olarak irfan ehli daha bu dünyada iken Cenâb-ı Hakk’ın kendi güzelliğini ister yâni hakiki tevhid ehli olmayı ister. Burada onu bulamayan ahîrete götüremez zâten. Cenâb-ı Hakk vermeyi murat etmeseydi istemeyi talep ettirmezdi. Cenâb-ı Hakk’ın zâtını, hakîkatini, özünü, güzelliğini murat ediyorsak demek ki O bunları vermeyi murat etmiş ki bize istemeyi vesile kıldırıyor. Bizlerde biz istedik oldu zannediyoruz.
Bu âyeti okuyunca kişinin aklına bir çok sualler gelebilir. Cenâb-ı Hakk’ın azâb edici olmadığını düşünmemiz bizim için en iyi yoldur, fakat kim azâbı
gerektiren fiiller yapar ise bir sonraki aşamada otomatik olarak onun karşılığını görecektir, işte ona o İsâbet etmiş olur. Eğer Cenâb-ı Hakk bir kimseyede iyilik vermeyi dilerse başta ona azâb gibi gözüken biraz zorluklar verir. Bu zorluklar ya geçmiş günahlarına onun için kefaret olur veya Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vereceği yeni rahmet için sebep olması içindir. Zorlukların gelmesi aynı anda Rabbinin kişiyle ilgilendiğini de göstermektedir, çünkü Cenâb-ı Hakk dilediğime İsâbet ettiririm diyor, insânlar arası ilişkilerde dahi kişiler kendilerine yakın olanları çevresinde ister.
Ve devamında rahmetinin herşeyi kuşatmış olması, azâbında netice olarak rahmet olduğunu göstermektedir. Azâb hususi olurken rahmet umumi olmaktadır.
Âyetlere îmân etmek, bütün âlemde görülenlerin Cenâb-ı Hakk’ın Âyeti olduğunu bilmektir. Herhangi bir varlıkta Hakk’ın varlığının olduğuna îmân etmek, Cenâb-ı Hakk’ın Âyetlerine îmân etmektir. Bu Âyetlerin hepsi muhteşem bir sanatın neticesinde ortaya çıkan şeylerdir ve Allah’ın varlığına ve birliğine herhangi bir şeydeki bir hareket dahi kafidir.
Hep Kitâb-ı Hakk’tır eşya sandığın
Ol okur kim seyri evtan eylemiş…