Elleżîne yettebi'ûne-rrasûle-nnebiyye-l-ummiyye-lleżî yecidûnehu mektûben ‘indehum fî-ttevrâti vel-incîli ye/muruhum bilma'rûfi veyenhâhum ‘ani-lmunkeri veyuhillu lehumu-ttayyibâti veyuharrimu ‘aleyhimu-lḣabâ-iśe veyeda'u ‘anhum israhum vel-aġlâle-lletî kânet ‘aleyhim(c) felleżîne âmenû bihi ve'azzerûhu venasarûhu vettebe'û-nnûra-lleżî unzile me'ahu(ﻻ) ulâ-ike humu-lmuflihûn(e)
Onlar, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları Resule, o ümmi peygambere uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
Onlar ki, o ümmî peygambere uyarlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, onun izinden giderler ki, o, onlara iyiyi emreder ve onları kötülüklerden alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar, işte o vakit ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır.
A'râf 157. ayet, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) vasıflarını, tebliğ ettiği temel ilkeleri ve ona uyanların akıbetini ele almaktadır. Ayet, peygamberin ümmî oluşunu, Tevrat ve İncil'deki müjdesini, emir ve yasaklarını, helal ve haram kılma yetkisini, ümmetinin üzerindeki yükleri hafifletmesini ve ona iman edenlerin kurtuluşa ereceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nebî (ن ب أ) kelimesi, 'haber' anlamına gelen 'nebe''den türemiştir ve Allah'tan haber getiren kişiyi ifade eder. Ümmî (أ م م) ise 'ümm' (anne) kelimesinden gelir ve okuma yazma öğrenmemiş, annesinden doğduğu gibi kalmış kişiyi tanımlar. Ayetteki 'Nebiyyi'l-Ümmî' ifadesi, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ilahi vahiy almasına rağmen beşerî eğitim almamış, okuma yazma bilmeyen bir peygamber olduğunu vurgular, bu da onun mucizevi yönünü pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Nebî' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve 'Ümmî' sıfatının, peygamberin beşerî bilgi kaynaklarından bağımsız olarak ilahi bilgiye eriştiğini gösteren bir işaret olduğunu belirtir. Bu durum, onun getirdiği mesajın tamamen ilahi kökenli olduğunu kanıtlar ve önceki kitaplarda müjdelenen peygamberin vasıflarından biri olarak öne çıkar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ma'rûf (ع ر ف), 'bilinen, tanınan' anlamına gelir ve şeriatın ve aklın güzel kabul ettiği, insanların fıtratına uygun olan her şeyi kapsar. Münker (ن ك ر) ise 'bilinmeyen, tanınmayan' anlamına gelir ve şeriatın ve aklın çirkin gördüğü, insanların fıtratına aykırı olan her şeyi ifade eder. Ayetteki bu ifade, peygamberin tebliğinin temelini oluşturan ahlaki ve hukuki prensipleri özetler.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Ma'rûf'u, kalplerin ve akılların kabul ettiği, şeriatın da tasdik ettiği her hayırlı iş olarak tanımlar. 'Münker' ise kalplerin ve akılların reddettiği, şeriatın da yasakladığı her kötü işi ifade eder. Peygamberin bu görevi, toplumda düzeni ve adaleti sağlamanın, bireylerin manevi gelişimini temin etmenin anahtarıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tayyibât (ط ي ب), 'güzel, hoş, temiz' anlamına gelir ve hem maddi hem manevi olarak faydalı ve helal olan şeyleri ifade eder. Habâis (خ ب ث) ise 'pis, kötü, çirkin' anlamına gelir ve hem maddi hem manevi olarak zararlı ve haram olan şeyleri kapsar. Ayetteki bu ifade, peygamberin şeriatının insan fıtratına uygunluğunu ve onların iyiliğini gözettiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Helal'i, şeriatın izin verdiği, 'Haram'ı ise şeriatın yasakladığı şeyler olarak açıklar. Tayyibât ve Habâis kavramları, bu helal ve haram kılma yetkisinin kapsamını belirler. Peygamberin bu yetkisi, Allah'ın izniyle, insanların dünya ve ahiret saadetini temin etmek üzere verilmiş bir ayrıcalıktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsr (أ ص ر), 'ağır yük, ahit, sorumluluk' anlamına gelir ve genellikle önceki ümmetlerin üzerindeki ağır şer'î yükümlülükleri ifade eder. Ağlâl (غ ل ل) ise 'boyunduruklar, prangalar' anlamına gelir ve hem maddi hem manevi kısıtlamaları, zorlukları ve batıl inançları simgeler. Ayetteki bu ifade, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) getirdiği dinin kolaylığını ve önceki şeriatlardaki bazı zorlukları kaldırdığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'İsr' ve 'Ağlâl' kelimelerinin, önceki ümmetlerin dinî ve sosyal hayatlarındaki katı kuralları, ağır cezaları ve batıl inançlardan kaynaklanan kısıtlamaları sembolize ettiğini belirtir. Hz. Muhammed'in (s.a.v.) tebliğiyle bu yüklerin hafifletilmesi, İslam'ın evrensel ve kolaylaştırıcı bir din olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Felâh (ف ل ح) kelimesi, 'yarmak, açmak' kökünden gelir ve 'başarıya ulaşmak, kurtuluşa ermek' anlamında kullanılır. Dünya ve ahiret saadetini elde eden kişileri ifade eder. Ayetteki 'el-Müflihûn' ifadesi, peygambere iman eden, onu yücelten, ona yardım eden ve onunla gönderilen nura uyanların nihai akıbetinin kurtuluş ve başarı olduğunu müjdeler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Felâh' kavramının Kur'an'daki temel anlamının, Allah'ın rızasını kazanarak hem bu dünyada hem de ahirette en üst düzeyde iyiliğe ve mutluluğa erişmek olduğunu belirtir. Bu, sadece bireysel bir başarı değil, aynı zamanda toplumsal bir kurtuluşu da ifade eder. Ayetteki bağlamda, peygambere uymanın bu felahın anahtarı olduğu vurgulanır.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(157) (Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’murûhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyîbâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu ulâike humul muflihûn.)
“Onlar ki, o ümmî peygambere uyarlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, onun izinden giderler ki, o, onlara iyiyi emreder ve onları kötülüklerden alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar, işte o vakit ona îman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır.” Tabî olmak demek îmânın gereğini yerine getirmektir. İlk tabîinler sahâbelerdir, daha sonraki yaşadıkları dönemlerde bu tabîinlikleri sahipliğe dönüşmüştür yâni Hz. Resûlullah (s.a.v.) ın yaşantısına sahip oluyorlar. Ve bunlar Hz. Peygamberi (s.a.v.) gördükleri için bu sefer bunlara tabî olanlara tabîin deniliyor. Bugün îtibarıyla bu konuya baktığımızda her birerlerimiz hem sahâbeyiz hem tabîiniz. Hz.Resûlulllah (s.a.v.) ın bıraktığı mânâsının sahipleriyiz, yâni gönül âlemine sahip olmaya çalışıyoruz, bunu tatbik etmeye çalıştığımız içinde tabîinden oluyoruz. Mânâ îtibarıyla yaşanırsa Asrı Saadetin her zaman yaşanması mümkündür, Zâhir olarak tabi ki böyle bir devrin yaşanması mümkün değildir.
Efendimizin (s.a.v) birinci vasfı rîsâlettir. Bu daha öze tesir eden ve daha özel eğitim gerektiren bir oluşumdur.
Nebîlik haberi umumi olarak getirip yaymaktır.
Ümmilik, bizim Zâhiren anladığımız okuyamama yazamama hâli değildir. Beşeriyetine ümmi olması demektir buradaki ümmilik. Bâtından konuşması ve beşeriyyeti yönünden okuyup yazmamasıdır. Çünkü Efendimiz (s.a.v) okuma ve yazmasını Ulûhiyyet için kullanmıştır. “Ümm” aynı zamanda “ana” anlamına da gelmektedir, yâni bütün ilimlerin anası olan Peygambere (s.a.v) tâbî olmamızdır.
Efendimiz (s.a.v) beşeriyetini o kadar güzel kullanmıştır ki onun uyguladığı şeriatı bugün bizlerin uygulayabilmesine imkân yoktur, aynı zamanda Ulûhiyyetini de o derece güzel kullanmıştır ki ona da ermek mümkün değildir. Ve Efendimiz (s.a.v) Ulûhiyyet ile beşeriyyeti o kadar güzel birleştirmiştir ki hepsinin hakkını kılıç gibi keserek vermiştir. İşte tevhid dahi budur yâni tenzih ile teşbihi birleştirerek ikisini de aynı zamanda aynı mahâlde tevhîd edip yaşayabilmektir.
Bizlerin yapması gereken resûl, nebî ve ümmî olan ve bu şekilde hayâtını sürdüren ilme talip olmaktır.
Bu âyette belirtilen vasıfları Tevrat ve İncil’i okuyanlar anlayamadılar çünkü bu vasıflar tevhid hakîkatinin vasıflarıdır. İncil bu gelecekteki yüksek kişilikten haber verdiği için ismi “müjde” oldu.
Zâhiren iyiliklerin emredilip kötülüklerden nehyedilmesi hakîkat mertebesi îtibarıyla irfaniyyet hâlinin emredilerek, kendine ait nefsânî olan her şeyden nehyetmektir.
Zâhiren belirtilen helâl ve haramların yanısıra Bâtınen temiz şeyler âriflik gıdâları yâni mârifetullahtır. Bu bilgiler benden size helâl olsun demektir. Habis olanlar ise Ulûhiyyetten kaynaklanmayan ve beşeriyetimize ait her şeylerdir. Bu nedenle günümüzde bütün işler beşeriyet ile yapıldığından günah gibi görünmekten çıkarak gâyet doğal olarak işlenen fiiller hâline dönüşmüştür. Bunu temizleyecek tek şey irfaniyete yâni helâllere sarılmaktır, mârifetullah’a sarılmaktır.
Üzerimizdeki ağır yük nefsi emmâre, levvâme, mülhimedir. Alınan bilgilerle yapılan eğitim neticesinde bu yükleri üzerimizden alır çünkü bu yükler ilk önce Hz. Peygamber (s.a.v.) den alındı sonrasında da ümmetinden alınıyor.
Nûr’a tabi olmaları, bu bahsedilenlere inanmaları ve bünyelerinde oturtmaları şartıyla diğer insânlardan ayrı özel bir nûr sahibi olunmasıdır. Evvela îmân sonra hürmet, saygı daha sonra yardım sonra da bu nûr’a tabî olmaktır.
Resûl, nebî, ümmî oluşunun yanında burada Efendimiz (s.a.v.) için bir özellik daha oluştu ki o da nûr’dur. Resûllük şeriat, nebîlik târikat, ümmîlik hakîkat mertebesi ve nûr mârifet mertebesidir. Ve bunlar her mertebeyi kapsamakla beraber, her mertebe îtibarıyla ayrı ayrı olarak ta uygulanabilmektedir.
Felâh bulmaktan kasıt, beşeriyetten kurtulup Ulûhiyyete ulaşmaktır. Bu zümre zorlama gelmeden kendileri Rab’lerine dönmüş olan zümredir.