Kul yâ eyyuhâ-nnâsu innî rasûlu(A)llâhi ileykum cemî'an(i)-lleżî lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(s) lâ ilâhe illâ huve yuhyî veyumît(u)(s) feâminû bi(A)llâhi verasûlihi-nnebiyyi-l-ummiyyi-lleżî yu/minu bi(A)llâhi vekelimâtihi vettebi'ûhu le'allekum tehtedûn(e)
(Ey Muhammed!) De ki: "Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. O halde, Allah'a ve O'nun sözlerine inanan Resulüne, o ümmi peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız."
De ki; ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah'ın resulüyüm. O Allah ki, göklerin ve yerin bütün mülkü O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öldüren de, dirilten de O'dur. Bundan dolayı gelin, Allah'a ve resulüne iman edin. Allah'a ve Allah'ın bütün kelâmlarına iman etmiş bulunan o ümmî peygambere, evet ona uyun ki, hidayete erebilesiniz.
Bu ayet, Hz. Muhammed'in evrensel peygamberliğini, Allah'ın mutlak egemenliğini ve tevhid inancının temelini vurgulamaktadır. Seçilen anahtar kavramlar, peygamberlik, ilahlık, hükümranlık ve ümmîlik gibi merkezi temaları dilbilimsel ve semantik açıdan derinlemesine incelemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'resûl' kelimesini, 'risâlet' kökünden türeyen, bir mesajı iletmek üzere gönderilen kişi olarak tanımlar. Ayetteki 'inî resûlullâhi ileyküm cemîan' ifadesi, Hz. Muhammed'in tüm insanlığa gönderilmiş evrensel bir elçi olduğunu vurgular, bu da onun risaletinin kapsamını genişletir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'resûl'ü, Allah'ın emir ve yasaklarını tebliğ etmek üzere gönderdiği, vahiy alan ve mucizelerle desteklenen kişi olarak açıklar. Ayetteki kullanım, peygamberin Allah'ın hükümranlığını ve birliğini insanlara duyurma görevini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'resûl' kavramının, Allah ile insanlar arasında bir aracı rolünü üstlenen, ilahi mesajı eksiksiz bir şekilde ileten kişi olduğunu belirtir. Bu ayette, Hz. Muhammed'in bu aracı rolü, Allah'ın göklerin ve yerin hükümranı olduğu gerçeğini insanlara bildirmesiyle somutlaşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mülk' kelimesini 'malikiyet' ve 'saltanat' anlamlarında kullanır. Ayetteki 'lehû mülkü'l-semâvâti ve'l-ard' ifadesi, Allah'ın göklerde ve yerde mutlak tasarruf sahibi olduğunu, her şeyin O'nun egemenliği altında bulunduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mülk'ü, bir şey üzerinde tam yetki ve tasarruf sahibi olmak olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, bu, Allah'ın yaratma, yaşatma ve öldürme gibi tüm evrensel süreçler üzerindeki nihai ve sınırsız gücünü ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mülk' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın evren üzerindeki mutlak ve sınırsız egemenliğini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, 'mülk' kelimesi, Allah'ın ilahlığının ve birliğinin temel bir kanıtı olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ilâh' kelimesini, 'ibadet edilen' ve 'hayranlık duyulan' anlamlarında açıklar. Ayetteki 'lâ ilâhe illâ hû' ifadesi, Allah'tan başka hiçbir varlığın ibadete layık olmadığını, O'nun tek ve mutlak ilah olduğunu kesin bir dille belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilâh' kelimesinin 'el-veleh' (hayranlık, şaşkınlık) kökünden geldiğini ve akılların kendisinde hayran kaldığı, ibadet edilen varlık anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki tevhid vurgusu, bu kavramın merkeziliğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilâh' kavramının Kur'an'da, mutlak güç ve otorite sahibi, yaratıcı ve rızık verici olarak tasvir edilen, ibadetin tek hedefi olan varlığı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'lâ ilâhe illâ hû' ifadesi, İslam'ın temel tevhid ilkesini özetler.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ihyâ' fiilini, 'ölüye hayat vermek' veya 'cansıza can vermek' olarak açıklar. Ayetteki 'yuhyî ve yumît' ifadesi, Allah'ın mutlak kudretini ve evren üzerindeki tam kontrolünü, özellikle de hayat ve ölüm üzerindeki egemenliğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ihyâ' fiilinin, 'hayat bahşetmek' ve 'canlandırmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın diriltme gücü, O'nun ilahlığının ve eşsizliğinin bir kanıtı olarak sunulur, zira hayat verme kudreti yalnızca O'na aittir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'imâte' fiilini 'hayatı sona erdirmek' olarak açıklar. Ayetteki 'yuhyî ve yumît' ifadesi, Allah'ın hayatı başlatma ve sona erdirme üzerindeki mutlak yetkisini gösterir, bu da O'nun yaratıcı ve yok edici gücünün bir parçasıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'imâte' fiilinin, 'canı bedenden ayırmak' ve 'hayatı kesmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın öldürme gücü, O'nun evren üzerindeki tam kontrolünün ve ilahi iradesinin bir göstergesi olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ümmî' kelimesini, 'okuma yazma bilmeyen' ve 'kitap ehli olmayan' anlamlarında kullanır. Ayetteki 'en-nebiyyi'l-ümmî' ifadesi, Hz. Muhammed'in okuma yazma bilmemesinin, onun peygamberliğinin ilahi bir mucizesi olduğunu ve getirdiği mesajın kendi ürünü olmadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ümmî' kelimesini, 'ümm' (anne) kelimesinden türeterek, annesinden doğduğu gibi, yani okuma yazma öğrenmeden kalan kişi olarak tanımlar. Bu durum, peygamberin tebliğ ettiği Kur'an'ın beşerî bir eser değil, ilahi bir vahiy olduğunun delili olarak sunulur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ümmî' kavramının Kur'an'da genellikle 'okuma yazma bilmeyen' anlamında kullanıldığını ve Hz. Muhammed'in bu vasfının, onun peygamberliğinin doğruluğunu pekiştiren bir özellik olduğunu belirtir. Bu, onun kendi bilgisinden değil, doğrudan Allah'tan vahiy aldığını gösterir.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(158) (Kûl yâ eyyuhen nâsu innî resûlullâhi ileykum cemîanillezî lehu mulkus semâvâti vel ard, lâ ilâhe illâ huve yuhyî ve yumît, fe âminû billâhi ve resûlihin nebiyyil ummiyyillezî yu’minu billâhi ve kelimâtihî vettebiûhu leallekum tehtedûn.
De ki; ey insânlar! Ben sizin hepinize Allah'ın resûlüyüm. O Allah ki, göklerin ve yerin bütün mülkü O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öldüren
de, dirilten de O'dur. Bundan dolayı gelin, Allah'a ve resûlüne îmân edin. Allah'a ve Allah'ın bütün kelâmlarına îmân etmiş bulunan o ümmî peygambere, evet ona uyun ki, hidâyete erebilesiniz.” Efendimiz (s.a.v.) için bütün insânlar için gelmesi olmasaydı risâleti sadece Arap kavmi ile sınırlı kalırdı. Mûseviyyet ve Îsevîyyet mertebelerini de kapsadığı bu Âyet ile açıkça gözükmektedir.
Allah’ın öldürüp diriltmesi Zâhiren olduğu gibi Bâtınen de öldürür ve diriltir.
“Kelimâtihi” ne demektir, onun izâhını yapmaya çalışalım;
Her bir kelime delâlet ettiği mânânın o sûrette taayyününden başka bir şey değildir ve mânâ o sûretin rûhudur. Şu hâlde cism-i Îsâ bu âlemde Zâhir olan Allah Teâlâ’nın kelimelerinden bir kelimedir. Ve onun delâlet ettiği mânâ rûhu Îsevidir, ki o da onun Rabbı hassı olan ismi Bâtındır. (F.Hi.)
O öyle olduğu gibi bu hakîkati Hz. Îsâ sadece kendi varlığında müşâhede etti fakat ümmeti Muhammed kelâmullah olması sebebiyle bütün âlemlerdeki kelimeleri idrâk ve ihata eder hâlde oldu.
Mûsâ (a.s.) kelîmullah’tır yâni Allah’ın kelâmını açık ve net olarak her vecheden duyandır, Îsâ (a.s.) kelimetullah’tır yâni Allah’ın hikmetli bir kelimesinin zuhurudur. Mûsâ (a.s.) da Allah’ın kelimesini duymak Îsâ (a.s.) da o kelimenin hakîkatini yakalamak vardır. Muhammed (s.a.v.) da ise kendisine verilenin tamamı kelâmullah’tır. Yâni Hz. Resûlullah’ın ağzından çıkan her şey Allah’ın kelâmıdır. “O kendiliğinden konuşmaz ona ancak vahyolunur” (53/4) Âyetinde denildiği gibi. O hâlde bütün bu Kûr’ân-ı Kerîm Hz. Resûlullah (s.a.v.) ın ağzından çıktığı için Allah’ın kelâmının zuhura geldiği yerdir. Hakîkatine biraz daha yaklaştığımızda sıfât
zâtından ayrı yâni kelâm ayrı zât ayrı olamayacağına göre Hz. Resûlullah (s.a.v) tan konuşan Cenâb-ı Hakk’ın ta kendisidir.
Her bir mânâ o sûrette nasıl bir oluşum meydana getirecekse kelimenin hakîkati o sûrette meydana gelir. Bir önceki âyette felâh bulurlar demişken bu Âyette hidâyet bulurlar denmektedir. Gerçek mârifete erişip hidâyet bulmakta, ancak bu ilimleri bulmak iledir. Hidâyet kişinin kendi aslına ulaşmasıdır.