Ferîkan hedâ ve ferîkan hakka ‘aleyhimu-ddalâle(tu)(k) innehumu-tteḣażû-şşeyâtîne evliyâe min dûni(A)llâhi veyahsebûne ennehum muhtedûn(e)
Allah, bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık layık oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi. Kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.
(O) bir topluluğu doğru yola iletti, bir topluluğa da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar, şeytanları Allah'tan başka dostlar tuttular ve kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlar.
A'râf Suresi'nin 30. ayeti, hidayet ve dalalet kavramlarını, bu durumların nedenlerini ve sonuçlarını ele almaktadır. Ayet, insanların bir kısmının Allah tarafından hidayete erdirildiğini, bir kısmının ise şeytanları dost edinmeleri sebebiyle dalaleti hak ettiğini ve kendilerini doğru yolda zannettiklerini vurgulayarak, irade ve sorumluluk ilişkisini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hidayet' kelimesini 'lütuf ve iyilikle yol göstermek' olarak tanımlar. Ayetteki 'فَرِيقًا هَدَىٰ' ifadesi, Allah'ın kullarından bir kısmına lütfuyla doğru yolu gösterdiğini ve onları bu yola muvaffak kıldığını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, hidayeti 'Allah'ın insanı doğru yola yönlendirmesi, ona rehberlik etmesi' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, ilahi bir yönlendirme ve lütuf sonucu doğru yolu bulan insan grubunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hedâ' fiilinin mecazi olarak 'yol göstermek, doğruya iletmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi ve onları bu yola sevk etmesi kastedilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hakka' fiilini 'vacip oldu, sabit oldu, gerçekleşti' anlamında kullanır. Ayetteki 'حَقَّ عَلَيْهِمُ ٱلضَّلَـٰلَةُ' ifadesi, dalaletin o topluluk üzerine kaçınılmaz bir şekilde sabit olduğunu ve gerçekleştiğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hakk' kökünün 'bir şeyin sabit olması, gerçeğe uygun olması' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, şeytanları dost edinmeleri sebebiyle dalaletin onlar için bir gerçeklik haline geldiğini ve üzerlerine vacip olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hakk' kelimesinin 'bir şeyin sabit olması ve gerçekleşmesi' anlamını taşıdığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, dalaletin o grup için kesinleşmiş ve kaçınılmaz bir sonuç olduğunu anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalalet'i 'doğru yoldan sapmak, şaşırmak' olarak tanımlar. Ayetteki 'حَقَّ عَلَيْهِمُ ٱلضَّلَـٰلَةُ' ifadesi, şeytanları dost edinmeleri sonucunda bu grubun doğru yoldan tamamen uzaklaştığını ve batıla düştüğünü belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, dalaleti 'hidayetin zıttı olarak, doğru yoldan sapma, şaşırma ve hakikatten uzaklaşma' olarak inceler. Ayette, Allah'ı bırakıp şeytanları dost edinmenin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan manevi sapkınlığı ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, dalaletin 'doğru yolu kaybetme, şaşırma, helak olma' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'tan yüz çevirip şeytanlara yönelenlerin içine düştüğü manevi körlüğü ve sapkınlığı vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ittehaze' fiilinin 'bir şeyi kendine edinmek, benimsemek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ٱتَّخَذُوا۟ ٱلشَّيَـٰطِينَ أَوْلِيَآءَ' ifadesi, bu grubun şeytanları bilinçli olarak kendilerine dost ve yardımcı edindiğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ittehaze' fiilinin 'bir şeyi kendine almak, benimsemek ve onu bir amaç için kullanmak' anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayetteki bağlamda, şeytanları dost edinmenin, onların yolunu benimsemek ve onlara tabi olmak anlamına geldiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ehaze' kökünden türeyen 'ittehaze' fiilinin 'bir şeyi kendine mal etmek, benimsemek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, insanların kendi iradeleriyle şeytanları dost ve rehber olarak seçtiklerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'velî' kelimesinin 'yakınlık, dostluk, yardımcılık' anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki 'ٱلشَّيَـٰطِينَ أَوْلِيَآءَ' ifadesi, şeytanların bu kişiler için dost, koruyucu ve kendilerine tabi olunan varlıklar haline geldiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'evliyâ' kelimesinin 'dostlar, yardımcılar' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine dost ve destekçi edinmelerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'velî' kavramını 'yakın dost, koruyucu, destekçi' olarak analiz eder. Ayetteki 'evliyâ' kelimesi, şeytanların bu insanların hayatında Allah'ın yerine geçen, kendilerine güvenilen ve itaat edilen varlıklar olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mühtedî' kelimesini 'hidayete ermiş, doğru yolu bulmuş kimse' olarak açıklar. Ayetteki 'وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ' ifadesi, şeytanları dost edinenlerin, sapıklık içinde olmalarına rağmen kendilerini doğru yolda zannetmelerindeki yanılgıyı vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mühtedî' ism-i failinin 'hidayete ulaşan, doğru yolu bulan' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki kullanımı, bu kişilerin kendi durumlarını yanlış değerlendirerek, sapıklıklarını hidayet olarak görme yanılgısını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mühtedî' kelimesinin 'doğru yolu bulan, hidayete eren' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, şeytanları dost edinenlerin, kendi sapkınlıklarını doğru yol olarak algılamaları ve bu konuda yanılmaları anlatılır.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(30) (Ferîkan hadâ ve ferîkan hakka aleyhimud dalâletu, innehumuttehazûş şeyâtîne evliyâe min dûnillâhi ve yahsebûne ennehum muhtedûn.)