Fetevellâ ‘anhum vekâle yâ kavmi lekad eblaġtukum risâlete rabbî venasahtu lekum velâkin lâ tuhibbûne-nnâsihîn(e)
Artık, Salih onlardan yüz çevirdi ve "Andolsun, ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size nasihatta bulundum. Fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz" dedi.
Sâlih de o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz."
Bu ayet, Hz. Salih'in kavmine tebliğini tamamlaması ve onların öğütleri reddetmesi üzerine odaklanmaktadır. Ayet, tebliğ, öğüt ve kavmin olumsuz tepkisini ifade eden temel kavramlar üzerinden derinlemesine bir anlam katmanı sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vely (ولي) kelimesi, iki şey arasında aracı olmaksızın yakınlık bulunmasıdır. 'Tevelleytü anhu' (توليت عنه) ise, ondan yüz çevirdim, uzaklaştım demektir. Ayetteki kullanımı, Salih'in kavminin helak olmasının ardından onlardan fiziksel ve manevi olarak ayrılmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tevelleytü (توليت) fiili, 'yüz çevirdim' manasına gelir. Burada Salih'in, kavminin helak olmasından sonra onlara karşı olan sorumluluğunun sona erdiğini ve onlardan uzaklaştığını mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Buluğ (بلوغ), bir şeyin sonuna ulaşmak demektir. İblağ (إبلاغ) ise, bir şeyi hedefine ulaştırmak, tebliğ etmektir. Ayetteki 'eblağtüküm' (أبلغتكم), Salih'in risaleti, yani Allah'ın mesajını kavmine tam ve eksiksiz bir şekilde ilettiğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Buluğ (بلوغ) kelimesi, bir şeyin nihayetine varmak, son noktasına ulaşmak anlamındadır. 'İblağ' (إبلاغ) ise, bir haberi veya mesajı muhatabına tam olarak ulaştırmaktır. Salih'in bu ifadesi, tebliğ görevini layıkıyla yerine getirdiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'tebliğ' kavramı, peygamberlerin Allah'tan aldıkları mesajı insanlara açık ve net bir şekilde iletme görevini ifade eder. 'Eblağtüküm' ifadesi, Salih'in bu peygamberlik görevini yerine getirdiğini ve mesajın muhataplarına ulaştığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Risalet (رسالة), bir elçi (rasûl) aracılığıyla gönderilen mesajdır. Ayetteki 'risâlete Rabbî' (رسالة ربي), Salih'in kendi sözü değil, Allah'tan aldığı ve tebliğ etmekle yükümlü olduğu ilahi vahyi ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Risalet (رسالة), 'irsal' (gönderme) kökünden gelir ve gönderilen şey anlamına gelir. Burada kastedilen, Allah'ın Salih'e vahyettiği ve kavmine ulaştırmasını emrettiği ilahi buyruklardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nush (نصح), bir şeyin saf ve halis olmasıdır. Nasihat (نصيحة) ise, bir kimseye halis ve samimi bir şekilde iyilik dilemek, onu doğru yola yöneltmektir. Salih'in 'nasahtü leküm' (نصحت لكم) ifadesi, kavmine karşı en içten ve iyi niyetli tavsiyelerde bulunduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Nush (نصح), bir şeyin saf ve katışıksız olmasıdır. Nasihat, bir kimseye kalpten gelen, samimi ve faydalı sözler söylemektir. Salih'in bu fiili, kavminin kurtuluşu için gösterdiği çabayı ve samimiyetini yansıtır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Nush (نصح) kelimesi, Kur'an'da genellikle samimi öğüt, iyi niyetli tavsiye ve hayır dileme anlamlarında kullanılır. Peygamberlerin kavimlerine karşı olan görevlerinden biri de onlara nasihat etmektir. Salih'in bu ifadesi, tebliğin yanı sıra irşat görevini de yerine getirdiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hubb (حب), bir şeye meyletmek, onu istemek ve ona karşı olumlu duygular beslemektir. Ayetteki 'lâ tuhıbbûne' (لا تحبون), kavmin öğüt verenlere karşı bir sevgi, kabul veya hoşnutluk duymadığını, aksine onlardan nefret ettiğini veya onları reddettiğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hubb (حب), bir şeye karşı kalbin meyli ve ona yönelmesidir. 'Lâ tuhıbbûne' ifadesi, kavmin öğüt verenlerin sözlerini ve kendilerini benimsemediğini, onlara karşı bir soğukluk ve red tavrı içinde olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nâsih (ناصح), nush (nasihat) eden kişidir. Ayetteki 'en-nâsıhîn' (الناصحين) kelimesi, Salih'in kendisi gibi, kavminin iyiliği için çabalayan, onlara doğru yolu gösteren ve samimi öğütler veren tüm kişileri kapsar. Kavmin bu kişileri sevmemesi, onların hakikati reddetme eğilimini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nâsih (ناصح), nasihat eden, öğüt veren demektir. Çoğulu 'nâsıhîn' (ناصحين) olarak gelir. Ayetteki kullanımı, Salih'in kavminin, kendilerine faydalı ve doğru yolu gösteren kişilere karşı olumsuz bir tutum sergilediğini, onların sözlerini kabul etmediğini vurgular.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(79) (Fe tevellâ anhum ve kâle yâ kavmi lekad eblagtukum rÎsâlete rabbî ve nesahtu lekum ve lâkin lâ tuhıbbûnen nâsıhîn.)
“Sâlih de o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz." Sâlih (a.s.) ın kavmi Semud, hakkında burada genel bir bilgi verelim:
Semûd kavmi, Şam ile Hicaz arasındaki Hicr denilen bölgede yerleşmişti. Bu sebeble “Eshâb-ül-Hicr” de denilen bu kavim, gün geçtikçe çoğalıp büyüdü. Dokuz kabîleden meydana geldi. Çok çalışıp, bağlar, bahçeler yetiştirdi. Çöllerin kuru sıcağından kurtulup, dağları oyarak tepelere
saraylar, ovalara köşkler kurdular. Sanatta ve servette iyice ilerlediler. Ancak, zevk ve safâya düşüp daha önce kendilerine Hûd aleyhisselâm tarafından bildirilen, hak dinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar. Kabîle reislerinin de zûlme ve haksızlığa başlamaları üzerine, gittikçe çözülen, Semûd kavmi, nihâyet ağaçtan ve taştan putlar yapıp tapmaya başladılar. Saptıkları kötü yolda sürüklenerek, tevhid esâsından, Allahü Teâlâya îman etmekten tamâmen uzaklaştılar. Câhil ve azgın bir kavim oldular. Sâlih aleyhisselâm, bu kavim arasında herkesle iyi geçinen, fakirlere yardım eden, zayıfları koruyan ve üstün ahlâkıyla sevilen bir zâttı. Kırk yaşlarına geldiği sırada, Allahü teâlâ onu Semûd kavmine, doğru yolu göstermek üzere peygamber olarak gönderdi. Sâlih aleyhisselâm kavmini îmana dâvet edip, putlara tapmaktan, zûlümden ve diğer bütün kötülüklerden uzak durmalarını ısrarla söyledi. Kavmine; “Gerçekten ben size gönderilen güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’tan korkun, bana itâat edin.” diyerek dâvetini açıkladı. Sâlih aleyhisselâmın bu dâveti karşısında pek az kimse îman etti. Kavmin çoğunluğu îman etmemekte direndi. Servetlerine güvenen, zevk ve safâ içinde kendinden geçip, zûlme başvuran inkârcılar, Sâlih aleyhisselâma; “Sen de bizim gibi bir insândan başka bir şey değilsin!” diyorlar, onu, “büyülenmiş, yalancı” sayıyorlardı. Sâlih aleyhisselâm ise kavmini îmana davet etmeye devam ediyor ve şöyle diyordu:Ey Semûd kavmi! Sizin içinde bulunduğunuz bu güzel bağ ve bahçelerde, bu yemyeşil ekinler, altın başaklarla, güzel hurmalarla ve çağlayan sularla berâber ebdi olarak burada kalacağınızı mı zannediyorsunuz? Bu evleri kim yaptı. Şimdi kim oturuyor, hiç düşünüyor musunuz? Bu bağların ve bahçelerin ilk sâhibleri kimlerdi, şimdi kim oturuyor? Belki onlar da sizin kendilerini burada ebedi kalacak zannediyorlardı. Fakat hepsi ölüp gittiler. Siz de gelip geçenler gibi öleceksiniz. Bunlar size kalmayacak. Âhirette, yaptıklarınızdan birer birer hesâba çekileceksiniz. Henüz fırsat eldeyken bana tâbi olun. Şunu iyi bilin ki, bugün sizi aldatıp, Allah’a isyân ettirenler, ilâhî azâbtan
kendilerini de sizi de kurtaramayacaklardır. Çünkü onlar da sizin gibi âciz insânlardır.” Allahü Teâlâ, Semûd kavmine isyân ve taşkınlıktan vaz geçmeleri için, kadınlarını kısır bıraktı. Ağaçlar kuruyup meyve vermedi. Semûdluların bir kuyu hâricindeki bütün suları kurudu. Sâlih aleyhisselâma kin ve öfkeyle gelen Semûdlular: “Ey Sâlih! Aramıza fesâd karıştırdın. Mallarımıza, çoluk-çocuğumuza, bize zarar verdin. Buradan çekil git. Yoksa seni öldürürüz. ” dediler. Sâlih aleyhisselâm bir müddet onlardan ayrılıp tenhâ yerlere gitti. Bir müddet sonra tekrar dönüp Semûdluları îmana dâvet etti. Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselâmdan mûcize göstermesini istedi. Ancak mûcizeleri gördükleri hâlde yine îman etmediler. Yine bir gün Sâlih aleyhisselâma gelip: “Eğer doğru söylüyorsan, şu dağdaki sarp kayalardan kızıl tüylü ve doğurmak üzere olan bir dişi deve çıksın. O zaman sana îman ederiz. ” dediler. Bunu istemekten maksatları akıllara durgunluk verecek, insânları şaşırtacak bir iş isteyip, yapmamasını ve mahcup olmasını düşündüler. Sâlih aleyhisselâm; “Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, böyle bir mûcize görürseniz, dağdan akan pınar suyunun bir gün deveye, bir gün size âit olmasına râzı mısınız?” dedi. Semûd kavmi böyle bir şey olamayacağını düşünerek: “Bu şartı da kabul ediyoruz. ” dediler. Sâlih aleyhisselâmın bu şarttan maksâdı; dağdan gelen pınar suyunun az olması ve zagın insânların sâhiplenmesi sebebiyle zor durumda kalan kimselere yardımcı olup, devenin hissesi olan suyu fakir ve zayıflara vermekti. Sâlih aleyhisselâm onlara; “Benimle sözleştiğinizi unutmayın, şâyet deve çıkınca ona bir zarar verirseniz ve verdiğiniz sözlerde durmazsanız acı bir azâba uğrarsınız. ” dedi. Semûd kavmi; “Sen deveyi çıkar, her istediğini kabul edeceğiz. Aksine bir iş yaparsak azâbı da kabul ediyoruz. ” dediler. Nihâyet devenin çıkmasını istedikleri dağın kayalıkları önünde toplanıp, beklemeye başladılar. Sâlih aleyhisselâm böyle bir mûcize vermesi için Allahü teâlâya duâ etti ve duâsı kabul oldu. Kaya yarılıp, arasından istedikleri gibi bir deve çıktı. Deve, iki yana dizilip hayret ve şaşkınlıktan donakalan Semûd
kavmi arasından salına salına yürümeye başladı. Sonra da bir yavru doğurdu. Bu mûcizeyi görenlerden bir kısmı îman etti. Diğer bir kısmı ise menfâatlerinin ve zûlümlerinin ortadan kalkacağını görerek bir türlü îman etmediler. Sâlih aleyhisselâm onlara sözlerinde durmalarını, aksi takdirde ağır bir azâba düşeceklerini söyledi. Fakat inad ve inkârdan vazgeçmediler. Suyun taksimi işi de kendilerine ağır gelip kendilerine göre çâreler aramaya başladılar. Mûcize olarak kayadan çıkan deve, yavrusuyla birlikte her tarafı dolaşıyor, su içme nöbeti olduğu gün de suyun başına gelip suyu tamâmen içiyordu. Su içmesi de ayrı bir mûcize olup tonlarca su içiyor, su vücûdunda kayboluyordu. Suyu içip bitirince, su çıkan yerde oturuyordu. İmân edenler, ondan bir kabîleye yetecek kadar bol süt sağıyorlar, sütten içiyor ve yiyecekler yapıyorlardı. Böylece inananların îmanı kuvvetlenir, inkârcıların kinleri artardı. Bu mûcize karşısında âciz kalan Semûd kavmi deveyi öldürmeyi plânlıyordu. Nitekim, Sâlih aleyhisselâmın nasihat edip, îman etmeye çağırdığı bir sırada, onlar, su içmekte olan deveyi göstererek; “Güyâ şu deveyi öldürsek biz helâk olacakmışız! Onu öldürelim de gör!” dediler. Nihâyet çeşitli plânlar kurarak deveyi öldürdüler. Sonra da Sâlih aleyhisselâma; “İşte deveyi öldürdük. Eğer söylediğin gibi bir peygambersen sözlediğin azâbı getir. ” dediler. Sâlih aleyhisselâm bu azgın kavme şefkât ve merhâmetle nasihat edip; “Ey kavmim! Nedir bu yaptığınız? Sizin için bir imtihan vesilesi olan deveyi de öldürdünüz. İnkârda ve günâhkarlıkta ısrar ettiniz. Buna rağmen tövbe kapısı açıktır. Neden azâbın gelmesini istiyorsunuz, tövbe ediniz!” dedi. Bu son dâvete de sert cevaplar veren Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselâmı, âilesini ve îman edenleride öldürmeyi plânlamaya başladılar.
Sâlih aleyhisselâm bu azgın kavme şöyle dedi: “Yurdunuzda üç gün daha kalın, birinci gün yüzünüz sararacak, ikici gün kızaracak, üçüncü gün siyahlaşacak, dördüncü gün ise üzerinize azâb gelerek sizi helâk edecektir!” Sâlih aleyhisselâmın söylediği bu günler gelip çattı. Bu sırada Semûd kavmi Sâlih aleyhisselâmı ve
inananları öldürme teşebbüsüne giriştiler. Onlar harekete geçmeden, Cebrâil aleyhisselâm gelip, durumu Sâlih aleyhisselâma bildirdi. Sâlih aleyhisselâm da îman edenlerle birlikte oradan uzaklaşıp gitti. Birinci günde bâzı hâller zuhûr etti. Devenin bastığı yerlerde kan fışkırdığı, ağaçların yapraklarının kızardığı, kuyu suyunun kan renginde ve insânların yüzlerinin sapsarı olduğu görüldü. İkinci gün de Semûdluların yüzleri kana boyanmış gibi kıpkırmızı oldu. Bu belirtileri gören Semûdlular azâbın geleceğini kanâat getirip feryât ettiler. Yüzlerinin siyahlaştığı üçüncü gün, evini sarıp hücum ettikleri Sâlih aleyhisselâmın, şehirden çıkıp gittiğini anladılar. O gün, gece yarısından sonra, sabaha karşı şiddetli bir sarsıntı ve dağlardan fışkıran ateş ile Semûd kavminin yurdu altüst oldu.
Sayhanın (sarsıntının) şiddetinden hepsinin ödleri patladı. Hepsi helâk olup gittiler. Bundan sonra da yurtları hiç mâmur edilmedi. Sanki hiç insân yaşamamış bir yer hâlini aldı. Semûd kavmi helâk edildikten sonra Sâlih aleyhisselâm, îman edenlerle birlikte gelip, yerle bir edilen şehre ibretle bakarak; “Ey kavmim! Sizden hiçbir ücret istemeden, sizi sâdece Allahü teâlâ îman etmeye dâvet ettim ve bunu size nice nasihatlar yaptım. Fakat siz dinlemediniz. Sonra bu azâba uğradınız!” dedi. Sâlih aleyhisselâm, kavminin helâkinden sonra kendisine îman edenlerle birlikte Mekke’ye veya Şam taraflarına gitti. Remle kasabasına yerleşti. Hadramût tarafına gittiğine dâir rivâyetler de vardır.
Kendi varlığımızdan bakarsak, bize öyle bir müddet geliyor ki daha evvel gelen bilgilerin tesirleri geçip yine biraz gaflette kalmaya başladıktan sonra Cenâb-ı Hakk bizi tekrar îkaz etmek üzere sâlâh üzere tavsiye için Sâlih (a.s.)’ı bize gönderiyor. Ve bu sâlâh nefsimize diyor ki “ey nefs Rabbine ibâdet et sana bundan başka hiçbir şey faydalı olamaz” tavsiyesinde bulunuyor. Bu sâlâh bize idrâkimiz çok güçlü ise Cenâb-ı Hakk’tan ilhâm yoluyla gelebilir eğer bir derviş isek şeyhimizden gelir. İşte o anda
şeyh konumunda olan kimse sâlâhlık getirir ve mânâ olarak orada Sâlih peygamberin görevini görür.
Bu mertebede kişiye bazı oluşumlar geliyor. Dervişe deve hükmünde bir bilgi gelir. Devenin özelliği sâfiyeti ve o zamanlarda hacca götürmesidir, işte Cenâb-ı hakk bu dönemlerde kişiyi Hak’a ulaştıracak vâsıtayı çıkartıyor kişinin kendi gönlünde. Devenin kendi gününde bütün suyu içmesi ise kendi gönlündeki Hakkanî ilimleri hiç bırakmadan içmesi ve bunları süte çevirmesi yâni faydalı gıdâya çevirip cemaâte dağıtmasıdır. Bu rahmâni ilimleri alan cemaâtte o ilimlerden kendilerine göre değişik değişik gıdâlar yapıyorlar fakat kavim bunu da çekemiyor. Demek ki o devrelerde hâlâ kavim yola girmemiş ve azgındır. Ve nefsi emmâre o deveyi kesiyor sonrasında Cenâb-ı Hakk büyük bir ihtarla onu ortadan kaldırıyor.
Dikkât edersek burada besin zinciri aşama kaydediyor ve mâdenden hayvân oluşuyor, normal sıralama gereği olan bitki bölümü ortadan kalkıyor. Bir gün gelecek insânoğlu mâdenden et yapacak, çünkü bu âyetlerde bu oluşum belirtiliyor.