Va(A)llâhu enbetekum mine-l-ardi nebâtâ(n)
'Allah, sizi (babanız Adem'i) yerden (bitki bitirir gibi) bitirdi (yarattı.)'
Allah sizi yerden bir bitki bitirir gibi bitirdi.
Bu ayet, Allah'ın insanı topraktan yaratma ve yetiştirme kudretini, bitkilerin topraktan filizlenmesine benzeterek vurgulamaktadır. 'Enbete' fiili ve 'nebaten' masdarı, bu yaratılış ve gelişim sürecinin metaforik anlatımını oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Allah lafzı, tüm ilahi isimleri kapsayan, zat ismidir. Bu ayette, insanı yerden bitki gibi yetiştiren, kudret ve yaratıcılık sahibi yüce varlığı ifade eder. (el-Müfredât, s. 83)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Allah ismi, zat-ı vacibü'l-vücuda delalet eden özel isimdir. Ayetteki bağlamda, insanı yoktan var eden ve ona hayat veren mutlak gücü temsil eder. (el-Külliyyât, s. 129)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Allah kavramı, Kur'an'ın merkezinde yer alan, mutlak ve aşkın Tanrı'yı ifade eder. Bu ayette, yaratma ve rızıklandırma fiillerinin nihai kaynağı olarak sunulur. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 101)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Enbete fiili, bir şeyi yerden çıkarmak, bitirmek anlamına gelir. Ayetteki 'enbete-kum' ifadesi, Allah'ın insanı topraktan yaratıp, onu tıpkı bir bitkinin topraktan filizlenip büyümesi gibi aşamalı olarak geliştirdiğini anlatır. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 476)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bu ifade mecazidir. İnsanların topraktan yaratılışını ve oradan beslenerek büyümelerini, bitkilerin topraktan bitmesine benzetir. Allah'ın kudretini ve yaratmadaki benzersizliğini vurgular. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 293)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nebt, topraktan çıkan her şeydir. 'Enbete' fiili, bir şeyi bitirmek, yetiştirmek demektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanı topraktan yaratıp, ona hayat vererek büyütmesini ifade eder. (el-Müfredât, s. 789)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Enbete fiili, Kur'an'da hem gerçek anlamda bitki bitirme hem de mecazi olarak bir şeyi ortaya çıkarma, geliştirme anlamlarında kullanılır. Bu ayette, insanın yaratılışındaki aşamalılığı ve toprağa olan bağımlılığını bitki metaforuyla açıklar. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 345)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Arz, yeryüzü demektir. Bu ayette, insanın yaratıldığı ve beslendiği ana maddeyi, yani toprağı ifade eder. İnsanın varoluşunun toprağa dayandığını gösterir. (el-Müfredât, s. 62)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Arz, üzerinde canlıların yaşadığı ve bitkilerin bittiği küredir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanı bu topraktan yarattığını ve onun yaşam döngüsünün bu toprakla ilişkili olduğunu vurgular. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 1, s. 101)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Arz, Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının bir göstergesi olarak sunulur. Bu ayette, insanın yaratılışının ve gelişiminin temel kaynağı olarak toprağın rolünü belirtir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 205)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nebaten kelimesi, 'enbete' fiilinin masdarı olup, burada hal veya mef'ûl-i mutlak olarak kullanılmıştır. İnsanın topraktan bitki gibi yetiştirilmesini, yani yaratılışındaki aşamalılığı ve büyümeyi ifade eden bir benzetmedir. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 293)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nebât, bitki demektir. Ayetteki 'nebâten' ifadesi, Allah'ın insanı topraktan bir bitki gibi, yani aşama aşama, büyüyerek ve gelişerek yarattığını ve yetiştirdiğini vurgular. (el-Müfredât, s. 789)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Buradaki 'nebâten' kelimesi, 'enbete' fiilinin te'kid masdarıdır ve fiilin anlamını pekiştirir. İnsanın yaratılışındaki bu bitki benzetmesi, Allah'ın kudretinin ve yaratmadaki inceliğinin bir göstergesidir. (Umdetü'l-Huffâz, c. 4, s. 247)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Nebât kelimesi, Kur'an'da hem somut bitkileri hem de mecazi olarak bir şeyin gelişimini ifade eder. Bu ayette, insanın topraktan yaratılışının ve yaşam döngüsünün, bitkilerin büyüme sürecine benzetilerek anlatıldığı bir metafor olarak kullanılır. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 345)
Nûh Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İnsân’ın var edilişi hakkında birçok değişik ifadeler vardır. Burada ki de bunlardan biridir. Yâni genelde gaflet içindeki halimiz bir ot değerindedir. Fizîki yapımız itibariyle, yerden olduğumuzdan, bu durumdayız. Eğer Cenâb-ı Hakk ot türü olarak tabiattan gelen bizlere (venefahtü) ile İlâhi bir kimlik ve akıl vermeseydi, aynen bizler de otlar gibi bir yükümlülüğümüz olmaz, mevsim sonunda kurur giderdik.
İşte burada şuna dikkat etmemiz gerekiyor ki; acabâ bizler, bizlere verilen (venefahtü) ve benzerî İlâhî lütufların farkında mıyız? Eğer farkında değil isek gerçekten, Âyet-i kerîmenin bildirdiği gibi yerden çıkmış birer (ot) gibi hayalen mi yaşamaktayız.?
Ancak, normal bitki olan otun mes’ûliyyet-i yoktur, ama insân otunun mes’ûliyyet-i vardır. Eğer İnsân’ın mertebelerinden biri olan, (ot)-bitki-nebat, mertebesinde yaşıyor isek hemen oradan, mâdeniyyet, oradan, hayvâniyyet, oradan da insâniyyet mertebesine uruc etmemiz gerekecektir. Bu durumda eğer (ot) luk mertebesinde yaşıyorsak hemen kendimizi oradan yukarılara gerçek İnsânlık mertebesine âcilen yükseltmemiz gerekecektir.[28] “ İz- -T-B- ”
“Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile yolumuza devam edelim;
Kuran-ı Kerim Türkçe okunuş:
(71/17) - Vallâhu embetekum minel ardı nebâtâ.
Diyanet Meali:
(71/17) - ‘Allah, sizi (babanız Âdem'i) yerden (bitki bitirir gibi) bitirdi (yarattı.)' “Zuhur ettirdi”
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
(71/17) - Ve Allah yetiştirdi sizi Arzdan nebat tarziyle
Diğer bir Âdem neslinin, yeryüzünde yaşamına bu şekilde başladığı veya başlıyacağı açık olarak görülmektedir. Yani Cenâb-ı Hakk bütün insan nesli-sülâlelerini aynı başlangıçla başlatacak diye bir kuralı yoktur, sonsuz zuhur edici Rahmaniyyet mertebesinde Âdemin lâtif varlığı nasıl düzenlendi ise, diğer Âdem nesillerinin de gerek bizim dünyamızda, gerek gökyüzü âlemlerindeki halkedilişlerin başlangıçları, başka başka olmaktadır. Geçmiş sayfalarda misaller verilmişti. Bu ayet-i kerîme de bunlardan biridir.[29]
Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;
2629. Ve o birine günler ve aylar sonra; ve o birine ölümden sonra mezar dibinde.
Bu nâmeşrû’ huzûz ve şehevâtın sû-i eseri, ba’zı kimselere hayât-ı dünyâda günler ve aylar geçtikten sonra isâbet eder ve ba’zı kimselere de, öldükten sonra mezannda zâhir olur.
2630. Ve eğer ona mezar dibinde mühlet verilse lâbüd, o yevm-i nüşûrda zâhir olur.
La’l denilen kırmızı renkteki parlak ve şeffaf kıymetli taş, o rengi ve parlaklığı ve şeffaflığı bulmak için, senelerce güneşin harâret ve ziyâsı altında terbiyeye muhtâçtır.
2631. Her nebât ve şeker için cihânda, devr-i zamândan hir mühlet zâhirdir.
Ya’nî yere dikilen nebât tohumlarının hepsi bir zamanda çıkmak; belki kimi bir ayda, kimi iki ve kimi üç ve kimi altı ayda ve kimi de bir senede neşv ü nemâ bulur. Binâenaleyh her birisi için âlem-i sûrette devr-i zamân cinsinden bir müh-let lâzımdır. Şeker kamışından ve pancardan ve şâir ne- bâttan çıkanlan şekerler de, bu nebâtın neşv ü nemâ mühletlerine tâbi’ olarak, muhtelif zamanlarda istihsâl olunur. İşte bunun gibi her bir ferdin amel tohumlannın te’sîrâtı da böyle mühletlere tâbi’dir; bu da isti’dâdâtın netâicidir.
2632. Yıllar gerektir ki, güneşte, lal, renk ve berraklık ve parlaklık bula.
2633. Kezâ sebze iki ayda yetişir; keza kırmızı gül bir seneye kadar erişir.
2634. Bunun için Hak (azze ve celi) Sûre-i Enâmda ecel zikri hakkında buyurdu.
Bu beyt-i şerffde, şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur:
(En'âm, 5/2) Ya'nî “O” Âllah ki, sizi topraktan yarattı; sonra eceli ve kendi indinde müsbet olan ecel-i müsemmâyı kazâ etti; sonra da siz, Allah’ın vücûdunda ve kudretinde şekkedersiniz.” Cenâb-ı Pîr’in yukarıdan beri beyân buyurduğu maânî ile âyet-i kerîme mazmûn-ı münîfinin münâsebâtı teemmül olunursa, âyet-i kerîmede zikr buyurulan ecelin birisi müddet-i tekâmüle ve dîğeri, tekâmülden sonra sûretin fenâsına âid olduğu anlaşılır. Nev’-i beşerin topraktan zuhûr eden nebât ve hayvânâtın tekâmülü neticesinde zuhûruna kail olanlara göre mazmûn-ı âyet-i kerîme “Hak Teâlâ bizim aslımızı topraktan yarattı; sonra bu aslın, rûy-i arzda, sûret-i beşeriyye mertebesine bi’t-tekâmül terakkî edinceye kadar, bir ecel ve bir müddet kazâ etti ve sûret-i beşeriyyeyi iktisâb edip mükellef olduktan sonra da, her bir ferd-i beşer için, ind-i İlâhîsinde sâbit olan ecel-i müsemmâyı kazâ eyledi” demek olur ki, Ni’metullâh Nahcivânî hazretlerinin tefsirinde (Nûh, 71/17) [Allah sizi de yerden ot gibi bitirmiştir.] âyet-i kerîmesinin tefsirinde bu tekâmüle sarih bir sûrette işâret buyrulmuştur. Ve bu ma’nâ Hz. Mevlânâ efendimizin yukanki beyitte “La’l, güneşte renk ve berraklık ve parlaklık bulmak için yıllar gerektir" kelâmıyla münâsebetdârdır.
Amma asl-ı Âdem’in böyle tekâmül sûretiyle değil, def î olarak topraktan yaratıldığına kail olanlara göre evvelki ecel, ölüm zamâmna kadar geçen müddet ve ecel-i müsemmâ dahi kıyâmete kadar geçen müddettir. Ey kâri-i muhterem, sen bu tefsirleri zevkine göre al, zîrâ her iki sûrette de Hakk’m varlığı ve kudreti sâbit olur.[30]
2306. “Aslımın nisbeti topraktan ve sudan ve çamurdandır; Hâlık suya ve çamura can ve gönül verdi."
2307. Bu toprak olan cismin merci'i dahi toprağadır; ey korkunç senin merciin dahi toprağadır!"
“Ey keyfi ve makâmının muhâfazası için birçok adamlan öldüren ve halkı ölüm ile korkutan Fir’avn, senin toprakdan mahlûk-olan cisminin, gideceği yer dahi toprakdır. Toprak olup, halkın basıp çiğneyeceği bir cismin muhâfazası için halka karşı yaptığın bu zulümler ve Hakk’a karşı yaptığın bu serkeşlikler nedendir?”
2308. “Bizim aslımız ve cümle serkeşlerin aslı bir topraktandır ve onun yüz alâmeti vardır."
“Bizim gibi enbiyânın ve evliyâmn cisimlerinin aslı toprakdan olduğu gibi, enbiyâ ve evliyâya karşı serkeşlik eden münkirlerin ve zâlimlerin asıllan dahi toprakdandır,” Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Nûh'da (Nûh, 71/17) “Allâh Teâlâ sizi arzdan bir bitiriş bitirdi” buyurur. Ve Ni’metullâh Nahcivânî (k.s.) hazretleri bu âyet-i kerîmenin tefsirinde şöyle buyururlar: Ya’ni, “Allâh Teâlâ sizi arzdan ibdâî olarak bitirmek sûretiyle inbât eyledi ve sizi ’envâ’ ve esnâf olarak yaptı. Evvelen nebât cinsinden, sâniyen hayvân ve sonra da îmân ve ma’rifete kabil insan oluncaya kadar terbiye etti. Ba’dehû rütbe-i beşeriyyeden mertebe-i hilâfete ve niyâbet-i ilâhiyyeye irtikânız ve göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeye fâiz olmanız için size tekâlîf-i şâkkayı teklîf etti.” Ve III. cildin 3887 ve 3888 numaralı beyitleriyle onları ta’kîb eden beyitlerde dahi cenâb-ı Pîr bu hakikati gayet vâzıh ve selîs bir sûretde beyân buyurmuşlardır. Ve bunun nazîri olan beyânât-ı aliyye dahi bu cildin sonlarına doğru gelecekdir. Velhâsıl cism-i inşân toprakdan mah- lûkdur ve toprakdan mahlûk olduğunun zâhirde birçok alâmetleri vardır şöyle:
2309. Senin cismin toprakdan meded tutar, senin boynun toprak gıdasından sarılır.
Ya’ni, “Toprak nebât şekline girip, onu hayvan yer ve sen dahi kâbil-i eki olan nebât ile hayvanı yersin, cismin bu gıdâdan semirir ve boynun kalınlaşır.” Bu beyit Hind nüshalarında, “Senin cismin toprakdan yardım tutmaz mı, senin boynun toprak gıdâsından semizdir” demek olur.
2310. "Can gittiği vakit, o mahûf ve korkunç olan mezar içinde, toprak olur.”
“Ölüm hâli gelip, ruh gittiği vakit o cisim, mahûf ve korkunç olan mezarın içinde çürüyüp yine toprak olur.”
2311. "Hem sen ve hem hiz ve hem senin emsalin toprak olurlar ve senin mansıbın kalmaz."
Cenâb-ı Pır Fîhi Mâ Fîh’in 61. faslında yukanki ve bu
beyitlerin ma’nâsı hakkında şöyle buyururlar.- “Hak Teâlâ hikmet zımnında rûhu kalıp ile bir iki gün te’llf için bu kadar san’at yaptı ve kudret izhâr eyledi; eğer insan kalıbıyla berâber, bir lahza mezarın içinde otursa, dîvâne olmak havfı vardır.. Sûret damından ve kokmuş kalıpdan sıçraması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ tahvîf için onu bir alâmet kıldı; tâ ki insanların kalbinde vahşet-i kabirden ve toprağın zulmetinden bir korku peydâ ola. Nitekim yolda bir mevzi’de bir kervanı vurduklarında, burası makam-ı havfdır diye alâmet olmak üzere iki üç taş birbiri üstüne vaz’ ederler. Bu mezarlar dahi, hatar mahalli için böylece bir alâmet-i mahsûsadır. O korku onlara te’sîr eder, eserin fiilen husûlü îcâb etmez ilh...”[31]
3631. O Hâlık onu tekrar hayvandan insanlık tarafına çekti ki sen onu bilirsin.
Ya’ni, rûh-i insânî evvelâ cemâd, ba’dehû nebât, ba’dehû hayvan mertebelerine geldi. Sonra onu Hâlık’ı tekrar insanlık mertebesine çekti ki, sen bu mertebe-i insanda o Hâlık Teâlâ hazretlerinin vücûd-i vâhid-i hakîkîsini bilir ve idrâk edersin.
Ma’lûm olsun ki, hilkat-i Âdem hakkında dört kavil vardır:
Birincisi, Kur’ân-ı Kerîm’in ve ahâdîs-i nebeviyyenin maânî-i zâhiresi üzeri-ne müfessirîn-i kirâm taraflarından beyân buyurulan kavildir. Bunda ehl-i kitâbın cümlesi müttefıkdir. Mücmelen beyânı budur ki: Hak Teâlâ hazretleri hey’et-i âlemi bütün levâzıriu ile halk ve ikmâl buyurdukdan sonra Âdem’in sûret-i cesedini “hame-i mesnûn”dan, ya’ni “yıllanmış, kokmuş çamur”dan tesviye edip ona rûh nefh etti. Sonra onu cennetden ihrâç edip rûy-i zemîne indir-di. Ve Havvâ’yı onun dıl’-ı eyserinden yaratdı. Âdem ile Havvâ arasında bi’t-tenâsül nev’-i benî-Âdem türedi. Ehl-i tefsîrin kavline göre hilkat-i Âdem’den bu âna değin yedi bin sene kadar bir müddet geçmişdir.
Kâşif-i esrâr-ı ilâhiyye olan muhakkıkîn hazarâtı tarafından beyân buyurulan kavildir. Cenâb-ı Ni’metullah (k.s.) hazretleri sûre-i Nûh’da olan, (Nûh, 71/17) [“Allah sizi de yerden bitki olarak bitirmiştir”] âyet-i kerîme-sinin tefsirinde şöyle buyururlar: “Allah Teâlâ sizi arzdan ibdâî olarak bi¬tirmek sûre-tiyle inbât eyledi. Ve sizi envâ’ ve esnâf olarak yaptı. Evvelâ nebât cinsinden, sâniyen hayvan ve sonra da îmân ve ma’rifete kabil insan oluncaya kadar terbi-ye etti. Ba’dehû rütbe-i beşeriyyeden mertebe-i hilâfete ve niyâbet-i ilâhiyyeye irtikânız ve göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeye fâiz olmanız için size tekâlîf-i şâkkayı teklîf etti.” Bu tefsîr bu ebyât-ı şerîfe-nin meâline tamâmıyle mutâbıkdır.
Üçüncüsü, Âdem istihâlât neticesinde tedrîci olarak değil, belki toprakdan def î olarak halk buyurulmuşdur. Bedreddin Simâvî (k.s.) kitâb-ı Varidatında bu kavle zâhibdir.
Dördüncüsü, tedkîk-i müstehâsâta nazaran târih-i tabiî ulemâsının ka-villeridir. Bu akvâl-i erbaanın tafsili fakîr tarafından Fusûsü'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde on birinci faslın on birinci vaslında münderiçdir. Bu¬rada zikri uzun olur. İmdi nev'-i beni-Âdem sath-ı arz üzerinde zikrolunan bu dört kavilden hangisi vechiyle halk edilmiş olursa olsun mahlûkât-ı arziyyenin kâffesine fâik ve cümlesinden mükerrem ve eşrefdir. Bu etvâr-ı hilkatden hiçbirisi Allah Zülcelâl’in varlığı ve melâikesinin vücûdunu ve resûllerini ve kitablarını ve yevm-i âhireti ve kazâ ve kaderi ve ba’de’l-mevt ba’si inkâra sebeb olamaz.[32]
Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim;
Onbirinci Kısım Onbirinci Ek: ÂDEM‟İN HALK EDİLİŞİ
Âdem‟in hálk edilişi hakkında genel itibarıyla dört anlatım vardır:
Birincisi: Kur‟ân-ı Kerîm‟in ve Efendimiz s.a.v‟in hâdislerinin zâhiri ma‟nâları üzerine saygıdeğer tefsir ediciler tarafından beyân buyurulan anlatımlardır. Bunda kitâp ehlinin hepsi birleşmiştir. Özetle beyânı budur ki:
“Hak Teâlâ Hazretleri âlemin herşeyini bütün gereçleri ile hálk ettikten ve tamamladıktan sonra, Âdem‟in madde beden sûretini tıyn-i lâzibden, ya‟nî kokmuş çamurdan düzenleyerek, ona rûh nefh etti ve meleklere ona secde et- melerini emretti, secde ettiler. İblîs “Ben ondan hayırlıyım, çünkü beni ateşten ve onu topraktan hálk ettin” diyerek secde etmeyi kabûl etmedi. Edebi terkederek böyle bir kıyâsa dayaranarak Hakk‟a karşı itiraza cüret ettiğinden, İblîs huzûr-ı İzzet‟ten kovulmuş oldu. Daha sonra Âdem‟in sol kaburga kemi- ğinden Hak Teâlâ Havvâ‟yı hálk etti. Yiyip içerek cennette nimetlenmelerini ve fakat yasaklanan ağaca yaklaşmamalarını onlara emretti. İblîs‟in baştan çı- karmasıyla bu yasaklanan ağaca yaklaştılar. Hak Teâlâ: “İhbitû” ya‟nî “İniniz”(Bakara, 2/38) emriyle onları cennetten çıkarıp, yeryüzüne indirdi. Âdem ile Havvâ‟dan yeryüzünde üreme yoluyla Âdem çocukları türedi. Tefsîrcilerin anlatımına göre, Âdem‟in hálk edilişinden bu zama‟nâ kadar, yedi bin sene kadar bir müddet geçmiştir.
İkincisi: Kur‟ân-ı Kerîm‟in ve mübârek hadislerin bâtın ma‟nâları üzerine ilâhi sırların kâşifi olan tahkik ehli hazarâtı tarafından beyân buyurulan anlatımlardır.
Cenâb-ı Ni‟metullah (k.s.) hazretleri: “Vallâhu enbeteküm minel erdı nebâta” ya‟nî “Ve Allah sizi arzdan bitirdi bir bitki gibi” (Nûh, 71/17) âyet-i kerimesinin tefsîrinde şöyle buyururlar:
“Allah Teâlâ, sizi arzdan en güzel bir şekilde olarak bitirmek sûretiyle bitirdi. Ve sizi çeşitli ve sınıflar olarak yaptı. İlk önce bitki cinsinden, sonra hayvân ve sonra da îmân ve marifeti kabûl edici insan oluncaya kadar terbiye etti. Daha sonra beşeriyet derecesinden, halife olma mertebesine ve ilâhi vekilliğe yükselmeniz ve gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve beşer kalbinin hatırına bile gelmeyen şeye ermeniz için size ağır gözüken teklifler teklîf etti.”
Yeryüzünde Benî Âdem neslinin değişimlerin netîcesi olarak derece derece kemâl bulması ile meydana çıkmasını, pek açık beyândan ibâret olan bu tefsîre diğer tetkiklerin ilâvesine gerek görülemez. Bu beyân tarzı üçüncü cilt Mesnevî-i Şerîf‟ te de aynen böyledir:
“Madenlikten öldüm ve bitki oldum; ve bitkilikten öldüm, hayvan mertebesinde göründüm. Hayvanlıktan öldüm, Âdem oldum. Böyle olunca ne korkayım, ne zaman ölmekten noksan oldum! Diğer bir hamlede de beşer mertebesinden ölürüm. Nihâyet melekler arasından kanat ve baş kaldırırım. Diğer defa da melek mertebesinden kurbân olurum. O şey ki vehme gelmez, o olurum.”
Secde sûresinde olan: “Ve bede ehálkal insâni mintın(7) * sümme ceale neslehü min sülâletin min main mehin(8) * sümme sevvâyehü ve nefeha fihi min rûhihî(9)” ya‟nî “İlk olarak balçıktan halk etmeye başladı insânı, sonra onun neslini basit bir sudan yaptı, sonra onu düzeltti ve ona ruhundan nefhetti” (Secde, 32/7-8-9) âyet-i kerîmeleri, Âdem‟in yeryüzünden ne şekilde bittiğini ayrıntılı olarak bildiriyor ve yukarıdaki âyet-i kerîmeyi tefsîr ediyor. Demek ki, Âdem‟in halk edilmesine yapışkan balçıktan başlanılmış ve sonra onun nesli sudan, ya‟nî nutfeden meydana gelen akıntılardan yapılmış ve sonra da en güzel sûret üzere düzeltilmiş ve bu düzeltme ile ilâhî rûhun üflemesine elverişli bir hâle geldiği için, ilâhi halife olmak üflenmiş ve feyzolunmuştur. Âyet-i kerîmede ki “sümme” (sonra) kelimelerinin değişimlerin mertebelerine işâret olunduğuna şüphe yoktur.
Bu değişimler birinci kısımda bahsettiğimiz anlatım sahipleri tarafından şöyle tefsîr olunur:
“Hz. Âdem‟in madde bedeninin hálkedilmesi hame‟-i mesnûndan, ya‟nî yıllanmış, kokmuş çamurdan oldu. Ve onun vücûdundan Havvâ halk edildi. Âdem, topraktan çıkan bitkileri ve bitkileri yemekle büyüyüp gelişen hayvânları yedi. Bunlar Âdem‟in vücûdunda sudan ibâret olan nutfe oldu. Bu su, Havvâ‟nın rahmine karıştı ve orada muhtelif haller geçirdikten sonra, Âdem gibi bir sûrete girip doğdu.”
Oysa, Hak Teâlâ Ankebût sûresinde: “Kul siru fiyl Ardı fenzuru keyfe bedeel halka” (Ankebût, 29/20) Ya‟nî “Arzda geziniz, Allah Teâlâ‟nın halk edişe nasıl başladığına bakınız!” buyuruyor. Beşerin halk edilişinin başlangıçı, tefsîrcilerin bu beyânları yönüyle olursa, bunu görmek için yeryüzünde gezmeğe lüzûm yoktur. Çünkü bu değişimleri ve hâlleri, insan yeryüzünün herhangi bir noktasında ikamet etmekle ve oturmakla da görüp öğrenebîlir. Ve “arzda geziniz!” teşvîki, arzın gezilmesi mümkün olan yerlerini içine almaktadır. Dünyanın yüzeyinde gezmek mümkün olduğu gibi, kazılar netîcesinde, dünyanın derinliklerinde de gezilebilir. Şimdi bu âyet-i kerîmenin yüksek ma‟nâsından açıkça anlaşılıyor ki, dünyada gezip araştırmalar yapmakla, beşerin hálk edilişinin başlangıcına dâir fosillerin incelenmesi ile görülüp anlaşılacak şeyler vardır. Esâsen tahkîk ehli değişimlerdeki geçişleri beyân ettikleri sırada, madenler ile bitkiler arasındaki geçişin “mercan” ve bitki ile hayvan arasındaki geçişin de “hurma ağacı” ve hayvânlar ile insan arasındaki geçişin de “maymun” olduğunu açıktan açığa gösterirler.
Üçüncüsü: Âdem, değişim netîcesinde derece derece değil, belki topraktan bir defada olarak hálk edilmiştir. Vâridât Sahibi olan Bedreddin Simâvî ile bazı kişiler bu fikre uymuşlardır. Cenâb-ı Bedreddin, Vâridât isimli kitabında şöyle buyurur:
“Sıradan insânların zannettikleri gibi cesetlerin haşredileceği geçerli değildir. Ancak mümkündür ki, insan türünden âlemde bir şahsın kalmadığı bir zaman gelsin; ve daha sonra topraktan babasız ve anasız bir insan doğsun, sonra da birbirlerinden üreyerek doğsunlar.”
Dördüncüsü: Fosillerin incelenmesine bakarak tabîat târîhi âlimlerinin sözleridir. Bunlar da derler ki: “Yeryüzünde meydana gelen karbon birleşiklerinden ilk bitkiler ve hâyvanlar üreyip bu ilk canlı cisimler ya basît veyâ birleşik hücreler topluluklarından oluşmuş idiler. Bunlar su yosunları familyasından jelâtini maddeler; ve omurgasız hayvanlardan maden ve hayvan ve bitki vasıflarını birleştirmiş olan mercanlar, süngerler ve kabuklu hayvanlardan ibâret idi. İlk hayvânlar köksüz bitkilerden başka bir şey değildir.
Gezegenin yaşam şartlarının mükemmellik kazanması ve ilkel hâlde bulu- nan bazı azânın büyüyüp gelişmesi ile hayât hâli iyileşmiş ve kemâl kazanmıştır. İlk zamanlarda, ilk denizlerin derinliklerinde yüzen omurgasız hayvânlardan başka bir şey görülmezdi. Bu devrin sonlarına doğru sillûr devri esnâsında ilk balıklar ve fakat kıkırdaklı balıklar meydana gelmiştir. Kemikli balıklar ise ondan pek çok zaman sonra vücût bulmuştur. İlk devirde karada ve denizde yaşayabilen kaba hayvânlar, iri sürüngenler, çok yavaş hareket edebilen kabuklu hayvânlar başlar. Ancak hayvânî unsurlar bu devirde henüz genişlememiş idi. Milyonlarca seneler geçmiştir ki, gerek hayvânlarda ve gerek bitkilerde erkeklik ve dişilik yok idi. Bu tür oluşumların ilk meydan çıkışı balıklardaki münasebetler gibi zayıf, belli olmayan ve şiddet ve faâliyyetten uzak idi.
Ancak hayat derece derece kemâl kazanır idi. Sonrasında hayvânî unsurlar, çok çeşitli olarak birbirlerinden ayrıldılar. Sürüngenler meydana gelmiş, kanatlar kuşları havada uçurmuş, ilk omurgalı torbalı hayvânlar ormanlarda yer almaya başlamıştır. Üçüncü devrede yılanlar ayaklarını kaybetmekle büsbütün sürüngenlerden ayrılmışlardır. Nitekim, ayaklarının vücûtlarına bitişik oluşunun eserleri günümüzde dahi görülmektedir. Hem sürüngen ve kuş vasfına sahip olan hayvânların nesli tükenmiş ve maymun türünün kısımları ve bütün iri çeşitli hayvânlar kıtalarda meydana gelmiştir. Ancak beşer türü henüz mevcût değil idi. Anatomik vasıfları yönünden hayvândan pek az farkı olan ve fakat yükselme kanûnu basamalarının en yükseğine ve aklının büyüklüğü ile âleme hükmedici -âmir- olmak isti‟dâdına sahip bulunan insan, daha sonra meydana gelmiştir.
İnsan, kemâl bulma kanûnu netîcesinde meydana çıkmış ve hayvânların silsilesinin en mükemmeli bulunmuştur. Memeli hayvânlar arasında insanın en yakın atası “primat”lar olduğu gibi, onların en yakın atası “insâna benzeyen” denilen “Kariniyen” lerdir. Paul ve Firiç Sarasen isminde iki hayvân âlimi tarafından 1893 tarihinde yapılan tetkîk ve çalışmalar netîcesinde “Seylân” ın ilk ahâlîsinin kendi oluşumları i‟tibârıyla diğer ırklardan daha çok maymuna yakın olduğu anlaşılmıştır. “Anthropoid” denilen insâna benzeyenler arasında ise insâna en çok benzeyenleri “şempanze” ile “goril” lerdir. 1894 senesinde Cava‟da keşfedilen bir kafatası ile berâber bir oyluk kemiği ve birkaç diş, “Layt”da yapılan hayvân kongresinde, hayvân ve bitki ve fosil âlimleri tarafından tetkîk edildikten sonra, bunların bir insâna benzeyene âit olduğu kararlaştırıldı. Bu sûretle oluşan insânların meydana çıkmasından şimdiye kadar tahmînen beş yüz bin sene kadar bir zaman geçmiştir.”
Şimdi Benî Âdem türü yeryüzünde bahsedilen bu dört anlatımdan hangi- si yönüyle hálk edilmiş olursa olsun, arz üzerindeki mahlûkların hepsine üstün ve hepsinden mükerrem ve daha şereflidir. Onun mükerrem ve daha şe- refli oluşu bu dört anlatımın anlatıcılarınca da tasdik edilmiştir. Hak Teâlâ Hazretleri bu hakîkati: “Ve lekad kerremnâ benî âdeme hamelnâhüm fil ber- ri vel bahri ve razaknâhüm ve minettayyibati ve faddalnâhüm alâ kesîrin mimmen haleknâ tafdîlâ” ya‟nî “Ve andolsun ki Âdemoğullarını kerem sahibi kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Ve onları helâl şeylerden rızıklandırdık. Ve onları hálk ettiklerimizin çoğundan üstün kıldık” (İsrâ, 17/70) Âyet-i kerîmesinde beyân buyurmuştur. İnsanların değişimler netîcesinde meydana geldiğine inanan Camille Flammarion (Fransız Gökbilimci) bile; “Arz kâinât içinde bir gezegen ve insan o gezegenin umûmi kuvvetlerinin toplanmış netîcesidir. Tabîat içinde ilâhi kudreti anlayıp idrâk ederek ezelî azâmetin şanına kulluğunu gösteren ilk mahlûk insândır” demiştir.
Benî Âdem türünün halk edilişi ne sûretle olursa olsun Allah Zü‟l-Celâl‟in varlığını ve meleklerinin varlığını ve resûllerini ve kitaplarını ve âhiret gününü ve kazâ ve kaderi ve ölümden sonra tekrar dirilmeyi inkâra sebep olamaz. Tabîat kitâbını tetkîk ile meşgûl olup da bunları inkâr edenler, tetkîk ettikleri şeyin sonuçlarını idrâk edemeyen ve sadece bir noktaya konsantre olmaları sebebiyle bilginin tamamını ihâta edemeyen sınırlı düşünce ve noksan isti‟dâdlı kimselerdir. “Ya‟rifûne ni‟metellâhî sümme yünkirûnehâ ve ekseruhumül kâfirûn” ya‟nî “Onlar, Allah‟ın nimetini biliyorlar, sonra onu inkâr ediyorlar. Ve onların çoğu kâfirdirler” (Nahl, 16/83).[33]
Not= Bahsedilen dört tarif ve anlatımın gerçek hakikati şudurki! Ancak konuya daha geniş açıdan bakmak lâzımdır. Konu klâsik “tek Âdem” nesli ile çözülmesi mümkün değildir. Çünkü dünyamızda yaşayan yegâne insan “nesli-sülâsi” bizim neslimiz/sülâlemiz değildir. Dünya/arzımız üzerinden bizden evvel, birçok bizim gibi “paket/nesiller” geçmiştir bizim kıyametimizden sonra dünyadan bizim neslimiz tamamen geçip gittikten sonra belirli bir zaman yeryüzü/arzımız yeniden yenilenecek yani bizim yüzümüzden kaybettiği zenginliklerini tekrar oluşturup gençleşmesi için epey bir zaman geçtikten sonra, tekrar iç ve dış zenginliğine ulaşınca tekrar üstünde insan yaşamına uygun zaman geldiğinde yeniden bir insan nesli/sülâlesi yeryüzünün yeni sahipleri olarak yaşamlarına başlayacaklardır.
Bu başlangıcın nasıl olacağı hakkında bilgimiz yoktur. Yukarıda bahsedilen herbir anlatımın başka bir insan nesli/sülâsi hakkında olduğu güşünülebilir.
Bizim neslimiz/sülâlemiz içinde dahi dört türlü insan hilkati vardır.
Birincisi; Âdem babamız, anasız babasızdır.
İkincisi: Havva validemiz, babalı anasızdır.
Üçüncüsü; Meryem ana, anneli fizik babasızdır.
Dördüncüsü ise; bizler hem anneli hem babalıyız.
Ayrıca Kurân-ı Kerim’de dört tür genel insan nesillerinden haber verilmektedir. Onlarda şu türlerdir.
Birincisi: Bizim Âdemimizin cennetteki halkedilişidir. (2-31)
İkincisi: Bir başka âdem nesli/sülâlesinin, Yüksekte yaylâda halkedilip yeryüzü düz kıraç toprağa indirildiği şekliyledir.
Üçüncüsü: Topraktan bir defada “ol” dendiğinde yeryüzünde hemen insanın olmasıdır.
Dördüncüsü ise: (Nûh, 71/17) âyet-i
(71/17) - Ve Allah yetiştirdi sizi Arzdan nebat tarziyle
Diğer bir Âdem neslinin, yeryüzünde yaşamına bu şekilde başladığı veya başlıyacağı açık olarak görülmektedir. Yani Cenâb-ı Hakk bütün insan nesli-sülâlelerini aynı başlangıçla başlatacak diye bir kuralı yoktur, sonsuz zuhur edici Rahmaniyyet mertebesinde Âdemin lâtif varlığı nasıl düzenlendi ise, diğer Âdem nesillerinin de gerek bizim dünyamızda, gerek gökyüzü âlemlerindeki halkedilişlerin başlangıçları, başka başka olmaktadır. Geçmiş sayfalarda misaller verilmişti. Bu ayet-i kerîme de bunlardan biridir.
Kudret sahibi olan “Rabb-ül alemin aynı tecelliği iki defa yapmadığı gibi, yeryüzü arzında veya başka gökyüzü arzlarındada, yeni Âdem hilkatlerinin başlangıçlarını da başka başka şekilde başlatmaya kadirdir.
Bahsi geçen dört hilkati bu şekilde idrak etmeye çalıştığımızda her hilkat tarifinin bir başka insan nesli/sülâsinin başlangıcı olarak düşünürsek konunun mantıklı bi şekilde açıklığa kavuşacağı açıktır.
Necdet ARDIÇ, Gönülden Esintiler –Gökyüzü İnsanları araştırması – Tasavvuf Serisi (213-1- 214-2-Sayfa 223.)
Konu hakkında bu iki cilt kitapta geniş bilgiler vardır 0kuyanların ufuklarının açılmalarını sağlayacağı açıktır. “ İz- -T-B- ”