Yehdî ilâ-rruşdi feâmennâ bih(i)(s) velen nuşrike birabbinâ ehadâ(n)
(1-2) (Ey Muhammed!) De ki: "Bana cinlerden bir topluluğun (Kur'an'ı) dinleyip şöyle dedikleri vahyedildi: "Şüphesiz biz doğruya ileten hayranlık verici bir Kur'an dinledik de ona inandık. Artık, Rabbimize hiç kimseyi asla ortak koşmayacağız."
O Kur'ân hidayete erdiriyor, biz de ona iman ettik. Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.
Bu ayet, cinlerin Kur'an'ı dinleyip hidayete ermelerini ve tevhid inancına yönelişlerini ifade etmektedir. Anahtar kavramlar, doğru yolu bulma, iman etme ve Allah'a ortak koşmama ekseninde şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet (هدى), lütuf ve inayetle doğru yola iletmek demektir. Ayetteki 'yehdi' fiili, Kur'an'ın cinleri doğru yola, yani tevhid ve hakikate yönlendirme gücünü ifade eder. Bu, Allah'ın bir lütfu olarak Kur'an aracılığıyla gerçekleşen bir rehberliktir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hidayet (h-d-y) kavramı, Kur'an'da 'doğru yolu gösterme', 'rehberlik etme' anlamında merkezi bir yere sahiptir. Cinlerin Kur'an'ı dinlemesiyle 'yehdi' fiilinin kullanılması, onların şaşkınlık ve sapkınlıktan kurtulup hakikate yönelme sürecini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Rüşd (رشد), doğru yolu bulmak, hakikate isabet etmek demektir. Ayetteki 'ilâ'r-rüşd' ifadesi, Kur'an'ın cinleri sapkınlıktan kurtarıp doğru ve isabetli bir inanç ve yaşam biçimine yönelttiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Rüşd (رشد), doğru ve isabetli olan şeydir. Cinlerin Kur'an'ı dinledikten sonra 'rüşd'e yönelmesi, onların batıl inançlardan vazgeçip hakikati idrak etmeleri ve doğru yolu benimsemeleri anlamına gelir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Rüşd (r-ş-d) kelimesi, Kur'an'da genellikle 'doğru yolu bulma, olgunluk, akıl ve hikmetle hareket etme' anlamlarında kullanılır. Cinlerin Kur'an'ı 'rüşd'e götüren bir kitap olarak nitelemesi, onun akla ve hikmete uygun, doğru bir rehber olduğunu kabul ettiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalben tasdik etmek ve güvenmek demektir. 'Fe-âmennâ' ifadesi, cinlerin Kur'an'ın getirdiği hakikatlere kalben inanıp onu tasdik ettiklerini, böylece bir güven ve teslimiyet hali içine girdiklerini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman (e-m-n) kavramı, Kur'an'da sadece bir bilgi veya kabulden öte, bir güven ve teslimiyet eylemini ifade eder. Cinlerin 'fe-âmennâ' demesi, onların Kur'an'ın mesajına tam bir güvenle bağlanıp onu hayatlarına rehber edinme kararlılıklarını yansıtır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Şirk (شرك), Allah'a ortak koşmak, O'nunla birlikte başka bir ilah tanımak demektir. 'Len nuşrike' ifadesi, cinlerin tevhid inancını benimsediklerini ve Allah'ın birliğine tam bir bağlılıkla, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacaklarına dair kesin kararlarını ortaya koyar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şirk (شرك), Allah'ın rububiyetinde veya uluhiyetinde başkasını O'na ortak kılmaktır. Cinlerin 'len nuşrike bi-Rabbinâ ehaden' demesi, onların Kur'an'ın tevhid mesajını idrak ettiklerini ve bu mesaj doğrultusunda tüm şirk unsurlarından arındıklarını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Şirk (شرك), Allah'a ait olan bir özelliği veya hakkı başkasına vermektir. Ayetteki 'len nuşrike' ifadesi, cinlerin Kur'an'ın etkisiyle tevhidin özünü kavradıklarını ve Allah'ın mutlak birliğini kabul ederek, O'nun eşi ve benzeri olmadığını ilan ettiklerini vurgular.
Cin Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet-i kerime Rububiyet mertbesi âyetlerindendir.
Melekler ve cinler, esma âlemi kaynaklı zuhurlardır. Cenâb-ı Hakk o âlemin varlıklarına da vâhy etmektedir, onlara da ne kadar yakın olduğunu ifade etmektedir.[6] “ İz- -T-B- ”
Cinlerin seyri, Sıfat mertebesinden Esma mertebesine kadardır, ef’al mertebesine gelmiş olsalar aynen bizim gibi yolda gezen yürüyen kişiler olacaklar kesif varlıklar olacaklar elle tutulan müşahede edilen varlıklar olacaklardır. İşte seyirleri kısa oldukları için bu kadar yol aşamadıklarından kesafetleşemiyorlar, yoğunlaşamıyorlar, yani maddeleşemiyorlar. İşte bu maddeleşme bizim için bir avantaj iken biz bunu kullanamadığımız zaman dezavantaj oluyor. Bunun ağırlığı içinde kalıyoruz, bedenden çıkamıyoruz, sırrında kalıyoruz. Yani aynayı çözemiyoruz. Aynanın sırrında kalıyoruz gerisinde kalıyoruz.[7] “ İz- -T-B- ”
(Rüşd) Lügat’ta, Hakk yolunda salâbet, metânet ve kemâli isâbetle dosdoğru gitmek* Hayra isâbet etmek* Buluğa ermek* İstikamette olmak* Dînine ve malına zarar verecek şeyi bilmek* Doğru düşünmek* Kişinin akıl ve idrâki kâvî ve tedbiri metîn olmak, diye ifade edilmektedir.
Yukarıda bahsedilen “rüşd” tarifleri beşeri anlamda olan tariflerdir. Allah’ın (c.c.) verdiği “rüşd” ise, “İlâh-î kemâlât’ın kemâl-i ve hikmet-i yönünden gelmektedir.” Burada ki “rüşd” (c.c.) anlayışı bir insanda “Hakikati Muhammedi” doğmadan evvel o insan, vehim ve hayal bilgileri ile doludur. Gelen yeni bilgilerde aynı şekilde vehmi ve hayali olup, ne zaman ki o kimsede “Hakikati Muhammedi” zuhura geldi o andan itibaren artık hayal ve vehim yolu kapanır. Yeni Muhammedi bilgilerle dolmaya başlar, artık o varlığa cinler ve şeytanlar ulaşamaz çünkü “Nur’u Muhammedi” onları yakar anlayışı ve idrâkidir. (M.D.)
(Mürşid) Lügatta; “Rüşd”en. İrşad eden* Doğru yolu gösteren* Gafletten uyandıran* Peygamber varisi olan* Kılavuz* Tarikat Pîri, şeyhi. Diye de geçmekte’dir.
Diğer şekli ile ise, (Mürşid) evvelâ; “Allah” (c.c.) sonra “Kûr’ân” sonra da “Muhammed” (s.a.v.) dir. O halde tüm mertebeleri kapsayan “irşâd” bu yoldan gelen irşât’tır. Kimlere bu hakikatler’den hisse verilmiş ise gerçek kemâlât “Mürşit” leri bunlardır. “İZ- -T.B-”
Bu âyet, "vahyin (Kûr’ân) insanı ve diğer varlık türlerini (cinler) ulaştırdığı en yüksek hakikat mertebesinin 'rüşd' (olgunluk, doğru yol) olduğunu ve bu mertebeye ulaşanın, varlığın birliğini (vahdet-i vücûd) idrak ederek şirkin her türlüsünden arınacağını" ifade eder. "Rüşd", "takvâ" ve "hidâyet"in ötesinde, kemâl ve olgunluk mertebesini ifade eden özel bir kavramdır.
"Rüşd", doğru yol, hakikat, olgunluk, akıl ve din bakımından kemâl anlamlarına gelir. Âyette, Kûr’ân'ın "rüşde hidâyet ettiği" (doğru yola ilettiği) bildirilir.
Rüşd", sadece doğru yolu bulmak (hidâyet) değil, "insanın yaratılış gayesine uygun olarak kemâle ermesi, olgunlaşması ve ilâhî hakikatleri idrak edebilecek bir kıvama ulaşması" anlamına gelir. O, "rüşd"ü, "takvâ" (Allah korkusu ve bilinci) ve "hidâyet"ten (doğru yol) daha kapsamlı ve daha yüksek bir mertebe olarak görür. Rüşd, kişinin:
a) Aklî Olgunluğu: Dünya ve âhiret işlerini dengeli bir şekilde yürütebilecek akıl ve basîrete sahip olması.
b) Dinî Olgunluğu: İmanını tahkik (araştırma, keşif) mertebesine yükseltmesi, taklitten kurtulması.
c) Ahlâkî Olgunluğu: Nefsini terbiye ederek (tezkiye) güzel ahlâkla bezemesi, ilâhî ahlâkla ahlaklanması (tahalluk).
d) Mânevî Olgunluğu: Varlığın birliğini (vahdet-i vücûd) idrak ederek, kesret (çokluk) içinde Hakk'ı görebilmesi.
Cinlerin "O, rüşde hidâyet ediyor" demeleri, Kûr'ân'ın sadece doğru yolu göstermekle kalmayıp, aynı zamanda onları olgunluk ve kemâl mertebesine ulaştıracak bir rehber olduğunu idrak ettiklerini gösterir. Bu idrak, onların hemen iman etmelerine vesile olmuştur.
"Ve Len Nuşrike Bi-Rabbinâ Ehadâ" (Ve asla Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız): Âyetin bu son kısmı, cinlerin imanlarının bir gereği olarak verdikleri en önemli sözdür: Tevhid, yani Allah'a ortak koşmamak. Bu ifade, "şirkin her türlüsünden (gizli-açık) arınmayı ve varlığın birliğini idrak ederek, Hakk'tan gayrı hiçbir varlığa ulûhiyet vehmetmemeyi" ifade eder.
Şirk-i Hafî (Gizli Şirk): Sadece putlara tapmak şeklindeki açık şirke (şirk-i celî) değil, daha çok "gizli şirk" (şirk-i hafî) dir. Gizli şirk, kişinin farkında olmadan, kalbinde Allah'tan başkasına yer vermesi, O'ndan gayrısına güvenmesi, O'ndan başkasından korkması, O'ndan başkasını sevmesi, hatta kendi nefsini ve benliğini (enâniyet) Hakk'ın varlığından ayrı ve bağımsız görmesidir. Cinlerin "asla Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız" sözü, işte bu en ince şirkten dahi arınmayı taahhüt ettiklerini gösterir.[8]