İçeriğe atla
Cin 2Cüz 29 · Sayfa 572

Cin Sûresi 2. Âyet

الجن

Sohbete sor

Yehdî ilâ-rruşdi feâmennâ bih(i)(s) velen nuşrike birabbinâ ehadâ(n)

(1-2) (Ey Muhammed!) De ki: "Bana cinlerden bir topluluğun (Kur'an'ı) dinleyip şöyle dedikleri vahyedildi: "Şüphesiz biz doğruya ileten hayranlık verici bir Kur'an dinledik de ona inandık. Artık, Rabbimize hiç kimseyi asla ortak koşmayacağız."

Cin Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Âyet-i kerime Rububiyet mertbesi âyetlerindendir.


Melekler ve cinler, esma âlemi kaynaklı zuhurlardır. Cenâb-ı Hakk o âlemin varlıklarına da vâhy etmektedir, onlara da ne kadar yakın olduğunu ifade etmektedir.[6] “ İz- -T-B- ”

Cinlerin seyri, Sıfat mertebesinden Esma mertebesine kadardır, ef’al mertebesine gelmiş olsalar aynen bizim gibi yolda gezen yürüyen kişiler olacaklar kesif varlıklar olacaklar elle tutulan müşahede edilen varlıklar olacaklardır. İşte seyirleri kısa oldukları için bu kadar yol aşamadıklarından kesafetleşemiyorlar, yoğunlaşamıyorlar, yani maddeleşemiyorlar. İşte bu maddeleşme bizim için bir avantaj iken biz bunu kullanamadığımız zaman dezavantaj oluyor. Bunun ağırlığı içinde kalıyoruz, bedenden çıkamıyoruz, sırrında kalıyoruz. Yani aynayı çözemiyoruz. Aynanın sırrında kalıyoruz gerisinde kalıyoruz.[7] “ İz- -T-B- ”

(Rüşd) Lügat’ta, Hakk yolunda salâbet, metânet ve kemâli isâbetle dosdoğru gitmek* Hayra isâbet etmek* Buluğa ermek* İstikamette olmak* Dînine ve malına zarar verecek şeyi bilmek* Doğru düşünmek* Kişinin akıl ve idrâki kâvî ve tedbiri metîn olmak, diye ifade edilmektedir.

Yukarıda bahsedilen “rüşd” tarifleri beşeri anlamda olan tariflerdir. Allah’ın (c.c.) verdiği “rüşd” ise, “İlâh-î kemâlât’ın kemâl-i ve hikmet-i yönünden gelmektedir.” Burada ki “rüşd” (c.c.) anlayışı bir insanda “Hakikati Muhammedi” doğmadan evvel o insan, vehim ve hayal bilgileri ile doludur. Gelen yeni bilgilerde aynı şekilde vehmi ve hayali olup, ne zaman ki o kimsede “Hakikati Muhammedi” zuhura geldi o andan itibaren artık hayal ve vehim yolu kapanır. Yeni Muhammedi bilgilerle dolmaya başlar, artık o varlığa cinler ve şeytanlar ulaşamaz çünkü “Nur’u Muhammedi” onları yakar anlayışı ve idrâkidir. (M.D.)

(Mürşid) Lügatta; “Rüşd”en. İrşad eden* Doğru yolu gösteren* Gafletten uyandıran* Peygamber varisi olan* Kılavuz* Tarikat Pîri, şeyhi. Diye de geçmekte’dir.

Diğer şekli ile ise, (Mürşid) evvelâ; “Allah” (c.c.) sonra “Kûr’ân” sonra da “Muhammed” (s.a.v.) dir. O halde tüm mertebeleri kapsayan “irşâd” bu yoldan gelen irşât’tır. Kimlere bu hakikatler’den hisse verilmiş ise gerçek kemâlât “Mürşit” leri bunlardır. “İZ- -T.B-”

Bu âyet, "vahyin (Kûr’ân) insanı ve diğer varlık türlerini (cinler) ulaştırdığı en yüksek hakikat mertebesinin 'rüşd' (olgunluk, doğru yol) olduğunu ve bu mertebeye ulaşanın, varlığın birliğini (vahdet-i vücûd) idrak ederek şirkin her türlüsünden arınacağını" ifade eder. "Rüşd", "takvâ" ve "hidâyet"in ötesinde, kemâl ve olgunluk mertebesini ifade eden özel bir kavramdır.

"Rüşd", doğru yol, hakikat, olgunluk, akıl ve din bakımından kemâl anlamlarına gelir. Âyette, Kûr’ân'ın "rüşde hidâyet ettiği" (doğru yola ilettiği) bildirilir.

Rüşd", sadece doğru yolu bulmak (hidâyet) değil, "insanın yaratılış gayesine uygun olarak kemâle ermesi, olgunlaşması ve ilâhî hakikatleri idrak edebilecek bir kıvama ulaşması" anlamına gelir. O, "rüşd"ü, "takvâ" (Allah korkusu ve bilinci) ve "hidâyet"ten (doğru yol) daha kapsamlı ve daha yüksek bir mertebe olarak görür. Rüşd, kişinin:

a) Aklî Olgunluğu: Dünya ve âhiret işlerini dengeli bir şekilde yürütebilecek akıl ve basîrete sahip olması.

b) Dinî Olgunluğu: İmanını tahkik (araştırma, keşif) mertebesine yükseltmesi, taklitten kurtulması.

c) Ahlâkî Olgunluğu: Nefsini terbiye ederek (tezkiye) güzel ahlâkla bezemesi, ilâhî ahlâkla ahlaklanması (tahalluk).

d) Mânevî Olgunluğu: Varlığın birliğini (vahdet-i vücûd) idrak ederek, kesret (çokluk) içinde Hakk'ı görebilmesi.

Cinlerin "O, rüşde hidâyet ediyor" demeleri, Kûr'ân'ın sadece doğru yolu göstermekle kalmayıp, aynı zamanda onları olgunluk ve kemâl mertebesine ulaştıracak bir rehber olduğunu idrak ettiklerini gösterir. Bu idrak, onların hemen iman etmelerine vesile olmuştur.

"Ve Len Nuşrike Bi-Rabbinâ Ehadâ" (Ve asla Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız): Âyetin bu son kısmı, cinlerin imanlarının bir gereği olarak verdikleri en önemli sözdür: Tevhid, yani Allah'a ortak koşmamak. Bu ifade, "şirkin her türlüsünden (gizli-açık) arınmayı ve varlığın birliğini idrak ederek, Hakk'tan gayrı hiçbir varlığa ulûhiyet vehmetmemeyi" ifade eder.

Şirk-i Hafî (Gizli Şirk): Sadece putlara tapmak şeklindeki açık şirke (şirk-i celî) değil, daha çok "gizli şirk" (şirk-i hafî) dir. Gizli şirk, kişinin farkında olmadan, kalbinde Allah'tan başkasına yer vermesi, O'ndan gayrısına güvenmesi, O'ndan başkasından korkması, O'ndan başkasını sevmesi, hatta kendi nefsini ve benliğini (enâniyet) Hakk'ın varlığından ayrı ve bağımsız görmesidir. Cinlerin "asla Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız" sözü, işte bu en ince şirkten dahi arınmayı taahhüt ettiklerini gösterir.[8]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)