Veżkuri-sme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(n)
Rabbinin adını an ve bütün benliğinle O'na yönel.
Rabbinin adını an ve bütün gönlünle ona yönel.
Müzzemmil Suresi'nin 8. ayeti, Allah'ı anma ve O'na tam bir yönelişin önemini vurgular. Ayet, zikir ve tebettül kavramları üzerinden kulun Rabbi ile olan münasebetinin derinliğini ve samimiyetini dilbilimsel bir incelikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesini hem kalple hatırlama hem de dille ifade etme olarak tanımlar. Ayetteki 'uzkur' emri, Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını anarak O'nu daima hatırda tutmayı ve bu hatırlayışı dil ile de ifade etmeyi emreder. Bu, sadece bir anma değil, aynı zamanda bir tefekkür ve tezekkür halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çeker. Ona göre zikr, sadece bir 'hatırlama' değil, aynı zamanda Allah'ın varlığını ve kudretini sürekli olarak bilincinde tutma ve bu bilinçle hareket etme eylemidir. Ayetteki 'uzkur', bu sürekli bilinç halini ve Allah ile olan bağı pekiştirmeyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Rab' kelimesini 'sahip' ve 'malik' anlamlarında kullanır. Ayetteki 'Rabbinin' ifadesi, Allah'ın kul üzerindeki mutlak sahipliğini ve terbiye ediciliğini vurgular. Bu, kulun O'na karşı sorumluluğunu ve bağımlılığını hatırlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rab' kelimesinin 'terbiye etmek, bir şeyi kademe kademe kemale erdirmek' anlamından geldiğini belirtir. Ayetteki 'Rabbinin' ifadesi, Allah'ın kulunu yetiştiren, geliştiren ve ona nimetler veren yüce varlık olduğunu gösterir. Bu bağlamda, O'nun adını anmak, bu terbiye ediciliğe şükran ve teslimiyetin bir ifadesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Rab' isminin Kur'an'daki kullanımının, Allah'ın yaratma, rızık verme, yönetme ve terbiye etme gibi tüm fiillerini kapsadığını belirtir. Ayetteki 'Rabbinin' ifadesi, kulun hayatındaki her şeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu ve O'na yönelmenin bu mutlak otoriteye teslimiyet anlamına geldiğini pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tebettül' kelimesini 'dünyadan el çekip ibadete yönelmek' olarak açıklar. Ayetteki 'tebettel' emri, kulun tüm meşguliyetlerini bir kenara bırakarak kalben ve bedenen tamamen Allah'a yönelmesini, O'na adanmış bir hayat sürmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'betl' kökünün 'kesmek, ayırmak' anlamına geldiğini ve 'tebettül'ün de 'kendini diğer şeylerden kesip Allah'a tahsis etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'tebettel', kulun dünyevi bağlardan sıyrılarak ruhunu ve kalbini yalnızca Allah'a bağlamasını, O'na tam bir teslimiyetle yönelmesini emreder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tebettül'ü 'Allah'a yönelmek için dünyadan el çekmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'tebettel', sadece fiziksel bir ayrılık değil, aynı zamanda kalbi bir kopuşu ve Allah'a karşı tam bir odaklanmayı gerektirir. Bu, kulun ibadet ve taatinde samimiyetin zirvesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tebtîlen' kelimesini 'tamamen kesilerek, ayrılıp yönelerek' anlamında kullanır. Bu masdar, fiilin şiddetini ve kesinliğini vurgular. Ayetteki 'tebtîlen', Allah'a yönelişin yüzeysel değil, tam ve eksiksiz olması gerektiğini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tebtîlen'in 'tebettül' fiilinin masdarı olarak, bu yönelişin niteliğini pekiştirdiğini belirtir. Bu, kulun Allah'a olan adanmışlığının hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar kesin ve tam olması gerektiğini gösterir. Bu, bir nevi 'mutlak tebettül' halidir.
Müzzemmil Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet-i Kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
“Vezkuri-sme rabbike” ifadesi senin rabbinin adını zikret… Efendimiz (s.a.v.) in “Rabbi Hassı” Allah (c.c.) esmâsıdır. Allah (c.c.) esmâsı tüm esmâları kapsayıcı zat ismi ve tam kemalli zuhur mahalli Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. Enbiya, Evliya, Mü’min ve diğer kişilere tahsis edilmiş “Rabbi Hassı” diğer esmâ-i ilahiyyedendir. Fusûs’ül Hikem’de bu konu hakında geniş bilgi mevcuttur. (M.D.)
"Tebettül" Kavramı: Ayette geçen "tebettel" fiili, "bir şeyden tamamen kesilip sadece ona yönelmek" anlamına gelir . Müfessirler bunu "bütün varlığınla O'na yönel", "mâsivâdan kesilerek O'na çekil", "her şeyden alakanı keserek O'na yönel" şekillerinde ifade etmişlerdir . Bu, kulun kalbini Allah'tan başka her şeyden arındırarak yalnız O'na bağlamasıdır.
"tebettül", sadece bir ibadet şekli değil, insan-ı kâmilin varlık mertebelerindeki yolculuğunun özünü oluşturan bir haldir.
"Tebettül", İbnArabî'nin sıkça vurguladığı "tecrîd" (mâsivâdan – Allah'tan gayrı her şeyden – soyutlanma) kavramının pratik ifadesidir. Kul, tebettül halinde, kalbini dünyevî meşguliyetlerden, nefsânî arzulardan, hatta kendi benlik iddiasından (enâniyet) soyutlayarak yalnızca Hakk'a yönelir. Bu soyutlanma, "fenâ"nın (nefsin Hakk'ta yok oluşu) ilk adımıdır. Nitekim bir önceki ayette (7) gündüzün "uzun meşguliyet" (sebhan tavîlâ) olarak nitelenmesi, bu
meşguliyetlerin insanı Hakk'tan alıkoyan perdeler olduğuna işarettir. Tebettül, bu perdeleri kaldırmanın yoludur.
İnsan-ı kâmil, "tebettül" halini en mükemmel şekilde yaşayan kişidir. O, "halk içinde Hak ile" olma sırrına ermiştir; yani gündüzün uzun meşguliyetleri (sebhan tavîlâ) içinde dahi kalbi Hakk'tan gafil olmaz, sürekli O'na yöneliktir (tebettül). 7. Âyetteki "gündüzün uzun meşguliyeti" ifadesi, aslında insan-ı kâmilin tebliğ ve irşad görevini ifade eder; 8. Âyetteki "tebettül" ise bu görevin kesintisiz manevî dayanağıdır.
Biismi Has
Bismillâhirrahmânirrahîm:
(14 İrfan mektebi ve şerhi sayfa 76)
Şimdi; mühim bir mevzua daha dikkat çekmek istiyorum.
Buraya kadar ki, gerek ferdi gerek tüm itibariyle özet olarak (12) mertebe seyr’imizi görmüş olduk. Genelde bu mertebeler tarif edilirken, “elif” harfinden misal verilir. “Elif” gerçekte (7) si Nefs (5)i Hazret mertebelerini ifade etmektedir, toplam (12) mertebedir. Bunlar zâhiri mertebelerdir, bu mertebelerin/noktaların her birerlerinin zikir esmâları kendi bölümlerinde belirtilmiş idi.“Elif” in bir de (13) üncü bâtın mertebesi/noktası, vardır ki; bütün âlemlerin kaynağıdır. Bunun kişiye özel olan esmâsının tayini Hakk’a aittir. Kişi bu esmâ zikrini müşahedesinde aracısız olarak ancak Hakk’tan alır.
Bu oldukça gizli bir sırdır, ehline açılır. Bazı tevhid ehli kimselerin (sükûn) devrelerinde ki devamlı virdleri Kelime-i Tevhid, salâvat, ve kendilerine müşahede ile belirtilen o özel esmâları olur, ender ulaşılan yaşamlardan biridir.
Seyahatlerimin birinde Şam’da böyle bir kimse ile karşılaşmıştım. O bu hali şöyle anlatıyordu!.. (Cenâb’ı Hakk benden bütün esmâ zikirlerini aldı ve bundan sonra senin zikrin sadece Kelime-i Tevhid ve Huuu, ismidir, dedi.) Diye bir sohbet esnasında bu hali belirtmiş idi, o tarihte yaşının (92) olduğunu bildirmiş idi ve sık sık, gönlünün derinliklerinden (Lâilâhe illâllah ve Huu Huu) diye zikrediyordu. Bu temiz ifadelerin hayal ve vehim olmadığı açık olarak belli idi. Bu zât-ı muhterem, Türk asıllı ve nakşiyye büyüklerinden Hamdi Arabi idi.
Bazı gerçek tasavvuf kitaplarında da bu tür menkıbelere rastlamıştım. Bu hususta on üçüncü isim olarak “bize de verilen bir esmâ vardır” ne olduğu “bazı yakınlarımın dışında” şimdilik bizde kalsın. (demiştim) Bu oluşumlar özeldir, genel değildir.
Bu oluşumların ışığında insân’ın aklına şu soru gelebilir! On ikinci derste kişi (Allah) Esmâsı’na ulaştığı halde, neden on üçüncü derste esmâ-i ilâhiyye’den her hangi bir isim onun özel ismi olsun?..
El cevap. Mutlak mânâ da (Allah) ismi Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimize ait bir isimdir, o ismi husûside kimse kullanamaz, bütün kullanımlar, genel ve zahirendir. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hakk bazı sevdiği kullarına esmâ-i ilâhiyyeden bir ismi özel olarak o kuluna lütfeder, bu isim de onun husûsi’de özeli olur. Bunlar gayb sırlarındandır![21]
(73/8) - Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ.
Diyanet Meali:
(73/8)–“Rabb’inin adını an ve bütün benliğinle O'na yönel”
Rabb-Rububiyyet .
Varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebelerin ismidir. Diye ifade edilmiştir. İ. K. A.K.C.
Rabb-Rububiyyet . Doğrudan zata bağlı isimlerdendir.
Rabb-Rububiyyet’in . Cem ve fark olmak üzere iki faaliyet sahası vardır biri Hakk’a diğeri halka ait olan yönüdür. Halka ait olan yönü, fark da biri imani, “Rabb-ı has” biri “nefsi-beşeri,” “Rabb-ı has” olarak ikidir. Bu saha özel olarak zuhur mahallerindeki oluşum ve kontrolu yapmaktadır.
Hakk’a ait olan kısmı ise irfanidir. Bu da “Rabb-ul erbab” cem, diye ifade edilir. Âlemlerin Rabb-ı dır. Bütün âlemlerde ne varsa onların eğitim ve düzenlenmesidir. Bu saha büyük bir irfaniyyet ve eğitim sahasıdır. T.B.
“men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu”
“Kim ki kendi nefsine, “nefesi ilâh-i” olarak arif oldu, bu halde gerçekten kendisi Rabbine arifdir”
Bu idrake ulaşan kimse hakikat-i itibari ile “Rabbu-l erbaba dönmüş ve o irfaniyet idrakine ulaşmıştır.
“Kim ki nefsine arif oldu, ancak o Rabbine arif oldu.”
Yani, “nefsini bilen Rabbını bilir,” hadisi de; bu konuyu oldukça açmaktadır.
Bu hususta geçmiş sayfalarda, konu hakkında yazı gönderen evlatlarımızdan birinin yazısında, (36) şöyle bir tarifi vardı. “nefsini bilen Rabbını bilir,” “Rabb-ını bilen de Rablığını bilir” diye ifade etmişti ki, çok isabetli idi. Gönlüne sağlık olsun.
Konu hakkın da F. Mekk-i ye de şöyle bir ifade vardır.
Rabb Hakk’tır, ve hakikat nazarı ile bakılınca, kul da Hakk’tır. Mükellefin kim olduğuna şuurum ve vakıf oluşum olsa idi ne olurdu! Eğer kuldur desem, o ölüdür ve yoktur. Ve eğer Hakk’tır desem, teklif olunan nerde?
Diğer taraftan, (66 risale-i gavsiyye de)
Ey bu kevnü mekânın hulâsası olan İnsan! Tevhidi Hakk-ı söz ile bulmak “mümteniattandır-olacak bir şey değildir.” Git nefyi vücud et-vücudunu kaldır-ki, “Füsusu-l-Hikem den ve
lemeattan bulamadığın bir sırrı kendinde bulasın.
Rubâ-i yi Mevlânâ Câmî.
Yukarıda da belirtildiği gibi. Rabb-Rububiyyet mertebesi itibariyle kulun bünyesi-varlığı kadar kulundadır, kul da kendi bünyesi-varlığı kadar Rabb-ınla-Rabbındadır. Bu iki yaşantıyı bünyesi-varlığın da, oluşturan İrfan ehli aynı zaman da Mi’rac ehlidir. “ İz- -T-B- ”
Bilindiği gibi, Hadis-i kudsi’de bahsedilen namaz-salat, “Rububiyyet-Rablık” “Rabbü-l Âlemîn” yani “İlâh-i terbiye ve eğitim” mertebe-makamının “Salât- namazıdır ve bu saha itibari ile açıklanması ve izahı gerekmektedir. Rabb’lık hakkın da insanlık makamının ulaştığı son mertebedir. Başka şekilde bu Hadis-i kudsinin gerçek ma’nâ da müşahedeli yaşam irfaniyeti anlaşılamaz, sedece lâfzi tekrarı yapılmış olur ki bu da sadece hayali bir hal olarak kalmış olur.
İşte bu yüzden.
Salat-ı gafilan sehvi sücüdest,
Salatı arifan terki vücudest.
Demişlerdir. Yani, gafilin namazı yanılma secdesi ile, arifin namazı ise varlığını terk etmesi ile, tamalanır denmiştir.
Risale-i gavsiyyede, en değerli namazın, “kılanın içinde kaybolduğu” namazdır, denmiştir.
Diğer taraftan Ehlullahtan bir kimse, namaz kılan bir kimseyi gördüğünde, namazı bitince, bu namazını “hazırda olan Rabba’mı kıldın! Yoksa gaibte olan Rabba’mı kıldın! diye çok arifane bir soru sorarak konu hakkında ki inceliği anlatmak istemiştir. Allah onların hepsinden razı olsun.[22]T.B.
H A L V E T VE H A L V E T Î L İ K
Halvet: Kapalı bir yerde yalnız kalma, tenhaya çekilme, tenhalık, yalnızlık, kimsenin bulunmadığı yer anlamlarına gelir. Zahid ve muta-savvıfların en belirgin özelliklerinden birisi, yalnız yaşamayı tercih etmeleri ve Hakk'la olmak için halktan ayrı kalmaya önem vermeleridir.
Mutasavvıflar halvetin dini hayat açısından önemini göstermek için Hz. Peygamberimizin halvetten ve yalnızlıktan hoşlandığını, zaman zaman Mekke yakınındaki Hira mağarasına çekilip burada inziva hayatı yaşadığını ve itikâfa girdiğini ifade ederler.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) henüz risâletle vazifelendirilmezden önce yalnız başına tefekküre dalmak, Rabbini anmak isterdi. Bu maksatla da Hira mağarasına çekilir, Hira dağını kaplayan ses-sizlik ve huzur içinde maddi hayatın bütün kaygılarından, gürültülerinden uzak kalır, derin düşüncelere dalardı. Böylece içi açılır, hissiyatı incelir, kalbi sükünete erer ve artık her şeyi olduğu gibi görürdü. Rû’yaları bile hakiki vakıaları ifade ederdi. Onun bu hâlini gören araplar "Mu-hammed Rabbine aşık oldu" diyorlardı. *[23]
Hz. Peygamberimiz yaşının kırka varmasına kadar bu tarzda hareket etmiş; onun senelerce süren bu derin tefekkür ve riyâzatı kendisini en son peygamberlik görevini yüklenmeye hazırlamış, rûhunu ilâhi hitabı duyabilecek dereceye ulaştırmıştı. Hz. Peygamberimizin mübarek hayatlarının bu önemli kısmı Halvet ve Halvetiliğe bakışa önemli bir ışık tutar.
Başlangıçta toplum hayatını terk edip evinin bir köşesinde inzivaya çekilen veya ıssız yerlerde yaşamayı tercih eden zahidler, daha sonraki dönemlerde de bu adetlerini sürdürmüşler; bazı mutasavvıf ve hakikat mensupları bu yolda onları takip ederek "halvet"i, tasavvufî hayatın gerekli bir unsuru hâline getirmişlerdir.
Kahire'de “Mukattam Dağı”,
Suriye'de “Lukam Dağı”,
Beyrut'ta “Lübnan Dağları”,
Filistinde “Beytül makdis Dağları”,
Sina Çölünde “Tûr Dağı” süfilerin inzivaya çekilip halvet yaşadıkları meşhur yerlerdir.*[24]
Halvetten murad, gönül evini Allah'ın gayrından temizlemek, Hakk'ın sayısız nimetlerini düşünmek ve O'na şükretmektir (tefekkür, tezekkür ve şükür). Halvet, uzletten daha hususidir. Sûret ve şekil bakımından itikâfa benzer, ancak itikâf gibi mescitte yapılmaz. Halvet esnasında devam eden tefekkür ve zikir kulu Allah'a yaklaştırır.
Mutasavvıflar Kûr’ân-ı Keriym’de Müzzemmil (73)/8
“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtiyla”
"rabbinin adını an (ibadetlerinde O'ndan başka her şeyden kesilerek) yalnız O'na yönel" *[25] âyetini ve benzerlerini halvete delil olarak gösterirler.
Hz. Mûsâ'nın Tûr-i Sina'daki kırk günlük çile içerikli yaşantısı da halvete örnek gösterilebilir. Mutasavvıflar halvette kalma süresini ortalama kırk gün (en az) olarak belirtmişlerdir. Ancak günümüzün şartları göz önünde bulundurulduğunda bu süreyi kısaltmak mümkün olabilmektedir.
Halvet mutlak anlamda inzivaya çekilme ve dünyayı terk etme de-ğildir. Bu yaşantıyı benimsemiş bir sâlik bedeniyle toplum içinde, gönlüyle de Hakk'la birlikte olmalıdır. Yani zahirde halk ile bâtında Hakk ile olmalıdır. Üstadımız (Terzi Babam) bizlere öğüt verirken "El işte gönül dostta olsun. Halk içinde Hakk'la olun,” ifadelerini kullanırdı.
Kıymetli okuyucum, bu satırların kağıda döküldüğü anlarda gönlümde şöyle bir tecelli vuku buldu. Yukarıda halvetin şekil ve sûret olarak itikâfa benzediğini belirtmiştik. Üstadımız Terzi Babamın yıllar önce bir halvetinde kendisinde vuku bulan tecelli ve müşahedeleri de bu bölüme almayı düşünmüştüm; ancak konunun hacmini genişleteceğinden daha sonra gelecek olan ilgili yerde tamamını vermeyi uygun bulduk.
Halvetiyye ise, evliyanın büyüklerinden Siraceddin Ömer bin Ekme-leddin Lâhici'nin tasavvufta takip ettiği yoldur. Kendisine kısaca Pir Ömer Halvetî de denilir. Zamanının büyük bir kısmını halvette geçirdiği ve halvette kalmayı çok sevdiği için kendisine "Halvetî" lâkabı verilmiştir. Lemazat'ta Ömer Halvetî'den bahsedilirken, onun yedi kere hacca gittiğini, sahrada dolaşırken, bir gün çok büyük bir çınar ağacı görüp halvete niyetle 40 erbaîni (40x40) birbiri ardınca burada tamamladığını, tesis ettiği yolun adına "Halvetiyye" denilmesinin sebebinin bu olduğu rivâyet edilmektedir. *[26]
Pir Ömer Halvetî gündüzleri boş vakitlerini mürşidine hizmette geçirir; gece yarısından sonra dağa çıkarak, teheccüt namazını, zikir ve tefekkürünü burada ifa ettikten sonra tekrar dergâhına dönerdi. Halvetiyye yolunda sâlikin her gün okuduğu zikirleri, duaları ve virdleri vardır.
Ayrıca haftanın veya ayın belli günlerinde de dergâh ve tekkelerde sohbet, cehri zikir ve devranlar yapılırdı. Halvetiyyede nefsin kötülüklerden ve günahlardan arındırılması esastır.
Tasavvufta önem verilen "az yeme, az konuşma, az uyuma, inziva, fikir, zikir, mürşide gönülden bağlanma" ilkelerine halvetilikte hassasiyetle uyulur.
Müşahede mertebesine ulaşmak için mücahede şarttır. Abdül Ka-dir Geylani Hazretlerinin Risâle-i Gavsiyesinde, Cenâb-ı Hak "Ya Gavs, kim mücahededen mahrum ise, ona müşahedeye yol yoktur," buyurmuştur.
Halvetiyye yolunun özünde Tevhid görüşü ve anlayışı hakim olduğundan kendisinden doğan kolların birçoğu Muhyiddin-i İbn'ül Arabî'nin "Vahdet-i Vücud" görüşünü benimsemişlerdir.
HALVETİYYE Hz. Pir Ömer Halvetî'nin vefatından (1397) sonra bir-çok kola ve şubeye ayrılmış olup Anadolu, Suriye, Mısır, Balkanlar ve Kuzey Afrika'ya yayılmıştır.
Sarı Abdullah Bosnevi "Semaratül Fuad" adlı eserinde;
“Halvetiyyeh” kelimesinin;
(hı) sının sivadan kalb kuvvetine,
(lâm) ının zikir lezzetine,
(vav) ının zahir ve bâtını korumak ile ahde vefaya,
(te) sinin temkine
(ye) sinin usre/zorluklardan sonra yesir/kolaylığa
(he) sinin ise, müşahedeye delâlet ettiğini zikreder.
Halvetiyye yolunun ve fikrinin önemli kollarından birisi de Uşşâkiliktir. Âşıklar yolu anlamına gelen Uşşâkilik yolunun kurucusu ise, evliyanın büyüklerinden Hz. Pir Hasan Hüsameddin'dir.
1475 yılında Buhara'da doğan Pir Hasan Hüsameddin Hazretlerinin soyu Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hüseyin'e kadar ulaşır.
Hüsameddin Uşşâki ilk tahsilini babasının himayesinde tamamladı. Babasının vefatıyla birlikte ticaretle uğraşmaya başladı. Rivâyete göre bir gece rû’yasında kendisine şöyle denilir; "Boş yere ticaretin zahmetini çekmek, hakikat ehli için zarar ve ziyandır. Arzun ahiret ticareti yani Allahu Tealâ'ya kavuşmak olsun. Sonsuz sermayeyi elde etmek için dünya mallarından yüz çevirip Anadolu şehirlerinden Erzincan’da oturan Seyyid Ahmed Semerkandi hazretlerine teslim ol."
Bu manevi işaretten sonra babasından kalan bütün mallarını ve ticaret hayatını kardeşlerine devredip Anadolu'ya gelir, ilk olarak Erzincan'a gelen Hüsameddin Uşşâki o sırada bu şehirde bulunan Seyyid Ahmed Semerkandi'ye bağlanarak dersler almaya başlar. Kısa sürede tasavvu-fun yüksek derecelerine ulaşarak kemâle erer. Yine hocasının emri üzerine Uşak şehrine yerleşti. Kendisine "Uşşâki" denilmesinin sebeple-rinden biri de budur.
Hasan Hüsameddin Uşşâki hocasının vefatından sonra talebe yetiş-tirmeye başladı. Sultan III. Murat Han'ın davet ve ricaları üzerine İstanbul'a gelip Kasımpaşa'da yaptırılan dergâha yerleşti. Bu arada İstanbul'da bulunan evliyanın büyüklerinden Ümmî Sinan hazretleriyle de görüşür. Bu zât ona halvetîlik yolundan hilâfet verir. Hocası ise ona Kübreviyye ve Nûr-i Bahriyye yolunun hilâfetini vermiştir. Hüsameddin Uşşâki de bu iki yolu birleştirerek Uşşâkilik yolunu kurmuştur.
Hasan Hüsameddin Uşşâki hac farizasını eda edip dönerken Konya' da vefat etmiştir. Vasiyeti gereği İstanbul'a getirilerek Kasımpaşa'daki dergâha defnedilmiştir.
Kasımpaşa'daki bu dergâh çeşitli onarım ve tadilatlar neticesinde bu günkü konumuyla Hz. Pir Hasan Hüsameddin Uşşâki'nin türbesini de içinde bulundurarak hizmet vermeye devam etmektedir.
Söz buraya gelmişken, daha evvelce bir müddet kapalı ve bakımsız kalan dergâhın bu günkü hâle gelmesinde, kendini oraya adamış olan, türbedar Nihat Öşün beyin büyük emeği olmuş, 25 yıl boyunca binanın tamiratını ve tezyinatını sağlamış ve 25 yıl boyunca dergâhta ezanlar okumuştur. Ne yazık ki kendisi 25 yılını verdiği bu yerden, fuzûli işgal gerekçesiyle, uzaklaştırılmıştır. Bu uzaklaştırılma neticesinde birçok sürtüşme ve dedikodu olmuş. Daha sonra mülki amirlikler tarafından Türbenin hizmet bölümündeki üst katlar yıktırılmış, Türbe son haliyle böylece kalmıştır.
Bir rivâyette şöyle anlatılır; Kasımpaşa'da Uşşâki Hazretlerinin dergâhının yakınında Ali Efendi isminde bir zât vardır.
Ali Efendi misk satıcılığı yaparak geçimini sağlıyordu. Ali Efendi hac farizasını eda etmek için Mekke'ye gider. Hacı olduktan sonra Medine'ye geçip Hz. Peygamberimizi de ziyaret etmek ister. Ancak, ayaklarında meydana gelen rahatsızlık gitmesini engeller. Bu duruma çok üzülür. Bir gece rû’yasında Peygamber Efendimizi görür. Peygamber Efendimiz Ali Efendiye, "üzülme sakın! Kasımpaşadaki evlâdım Hüsameddin'in kabrini ziyaret et; O’nu ziyaret beni ziyaret gibidir," buyururlar. Sonra istanbul'a dönen Ali Efendi her gün işe gidip gelirken Uşşâki Hazretlerinin kabrini ziyaret etmeyi kendine vazife edinir. Ölürken de bunu çocuklarına vasiyet etmiştir.
Uşşâki yolunun kurucusu ve ilk Piri olan bu mübarek zâta karşı üsta-dımızın (Terzi Babamın) derin bir muhabbeti vardır. Fırsat buldukça onun Kasımpaşa'daki kabrini ziyarete gider; orada zikir, sohbet ve mu-habbet meclisleri oluştururdu.
Tarikat-ı Âliyye-i Halvetiyye-i Uşşâkiyye'nin bir başka önemli şahsi-yeti ise, Hz. Pir Abdullah Selâhaddin Uşşâki'dir. Anadolu'da yetişen büyük velilerimizden birisidir.
1705 yılında Rumeli'deki Kesiyre kasabasında doğdu. 20 yaşına ka-dar Kesiyre'de kalıp ilim öğrendi. Zekâ ve çalışkanlığı ile çevresinde hep ilgi uyandıran Selâhaddin Uşşâki, Hekimoğlu Ali Paşanın teveccühünü kazanarak onun mektup işleriyle vazifelendirildi. Hekimoğlu Ali Paşa ile birlikte Mısır'a gitti.
Burada özellikle Arapçasını çok ilerletti. Allah-u Tealâ'nın bir ihsanı olarak gönlünde tasavvuf yoluna karşı bir rağbet ve alâka uyandı. Her gittiği yerde tasavvuf ehlini arar, bulur ve görüşürdü.
Bir müddet sonra Ali Paşa ile tekrar İstanbul'a geri döndü.
Rumeli'ye görevi gereği giden Ali Paşa beraberinde Selâhaddin Uşşâki'yi de götürmüştür. Edirne'ye vardıklarında kendisi Cemâleddin Uşşâki Efendiyi zi-yaret etmiştir.
Selâhaddin Uşşâki aradığı manevi sırların burada olduğuna inanıp Cemâleddin Uşşâki'ye talebe olmuştur. Selâhaddin Uşşâki artık kendini tamamen tasavvufa adayıp Ali Paşanın yanındaki “mektup görevlisi” görevinden ayrılmıştır.
Uzun yılları mücahede ve riyâzatla geçmiştir. Sonra hocası Cemâleddin Uşşâki kızını Selâhaddin Uşşâki'ye vermiştir.
Bir müddet sonra Selâhaddin Uşşâki İstanbul Tahir Ağa dergâhına "şeyh" olarak vazifelendirilir ve uzun yıllar burada kalıp görev yaparken dergâhın bir yangın sonucu yanmasıyla, ailesiyle birlikte tekrar hocası ve kayınpederinin yanına döner. Kısa bir müddet sonra da vefat etmiştir.
Rivâyetlerde onun için şöyle denilir; "Selâhaddin Uşşâki hocasından icazet aldıktan bir müddet sonra onun giydirdiği hırkayı çıkardı ve sakladı. Ben o hırkayı giyecek gücü ve kuvveti kendimde göremiyorum, dedi."
Daima gizlilik üzere yürüdü. Zamanında pek kıymeti bilinmedi. Bir gece rû’yasında Muhyiddini Arabî Selâhaddin Uşşâki'ye dört satırlık bir yazı okuttu. Bu yazılar; Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Mârifete dairdi. Uyandığında kendisinin bütün ilâhi sırlara kavuştuğunu idrak etti. Selâhaddin Uşşâki'nin 200'e yakın eseri mevcut olup bunlar Arapça, Farsça ve Türkçe dilleriyle yazılmıştır. Kabri ise uzun yıllar görev yaptığı Tahir Ağa dergâhının bahçesindedir.[27] T.B.