Rabbu-lmeşriki velmaġribi lâ ilâhe illâ huve fetteḣiżhu vekîlâ(n)
O, doğunun da batının da Rabbidir. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Öyle ise O'nu vekil edin.
O, doğunun ve batının Rabbidir. Ondan başka tanrı yoktur. O halde yalnız O'nu vekil tut.
Müzzemmil Suresi'nin 9. ayeti, Allah'ın evren üzerindeki mutlak egemenliğini ve tevhid ilkesini vurgularken, müminlere O'na güvenip dayanma çağrısı yapmaktadır. Ayet, 'Rab', 'Maşrık', 'Mağrib', 'İlah' ve 'Vekil' gibi temel kavramlar üzerinden bu mesajı iletmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rab' kelimesinin aslen 'terbiye etmek, büyütmek, ıslah etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Allah için kullanıldığında ise 'yaratıcı, malik, yönetici, terbiye edici' gibi tüm bu anlamları kapsar. Ayetteki 'Rabbu'l-meşriki ve'l-mağrib' ifadesi, Allah'ın tüm varlık âleminin mutlak sahibi ve yöneticisi olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Rab' kelimesinin lügatte 'malik, seyyid, müdebbir, mürebbi' (sahip, efendi, idare eden, terbiye eden) anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın doğu ve batı üzerindeki tam mülkiyetini, idaresini ve terbiye ediciliğini ifade ederek, O'nun eşsiz kudretini ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'meşrık' kelimesinin 'şurûk' kökünden geldiğini ve güneşin doğuş yeri anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın sadece bir bölgenin değil, güneşin doğduğu tüm yerlerin Rabbi olduğunu, dolayısıyla evrensel bir egemenliğe sahip olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'meşrık' kelimesinin mecazi olarak 'güneşin doğduğu her yer' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayette 'Rabbu'l-meşriki ve'l-mağrib' ifadesiyle, Allah'ın tüm yönlerin ve dolayısıyla tüm âlemlerin Rabbi olduğu, kudretinin her yeri kuşattığı anlatılır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mağrib' kelimesinin 'ğurûb' kökünden türediğini ve güneşin battığı yer anlamına geldiğini belirtir. Ayette 'meşrık' ile birlikte zikredilmesi, Allah'ın hükümranlığının ve kudretinin doğudan batıya, yani tüm evreni kapsadığını, hiçbir yerin O'nun tasarrufunun dışında kalmadığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'meşrık' ve 'mağrib' kavramlarının genellikle Allah'ın mutlak kudretini ve evrensel egemenliğini ifade etmek için bir ikili olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayette de, Allah'ın tüm yönlerin ve dolayısıyla tüm varlık âleminin Rabbi olduğu, O'nun hükümranlığının sınırsızlığı bu ikili kavramla pekiştirilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'İlah' kelimesinin 'ibadet edilen, tapınılan' anlamına geldiğini ve 'el-İlah'ın ise 'Allah' ism-i celilinin aslı olduğunu belirtir. Ayetteki 'Lâ ilâhe illâ Hû' ifadesi, Allah'tan başka hiçbir varlığın ibadete layık olmadığını, O'nun tek ve eşsiz mabud olduğunu kesin bir dille ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'İlah' kelimesinin Kur'an'da 'tapınılan, yüceltilen, kendisine sığınılan' anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'Lâ ilâhe illâ Hû' ifadesi, Allah'ın birliğini ve O'ndan başka hiçbir varlığın ilahlık vasfına sahip olmadığını, dolayısıyla tüm ibadetlerin yalnızca O'na yöneltilmesi gerektiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ittehaze' fiilinin 'ahaze' kökünden türediğini ve 'bir şeyi kendine almak, edinmek, kabul etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fettehızhu' emri, Allah'ı vekil olarak kabul etmeyi, O'na güvenip dayanmayı ve işleri O'na havale etmeyi ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ittehaze' fiilinin 'bir şeyi kendine dost, yardımcı veya vekil edinmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'fettehızhu vekîlâ' ifadesi, müminlere Allah'ı kendilerine güvenilir bir vekil edinmelerini, tüm işlerinde O'na dayanmalarını emrederek, tevekkülün önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Vekil' kelimesinin 'işi kendisine havale edilen, güvenilen kimse' anlamına geldiğini belirtir. Allah için kullanıldığında ise, O'nun her şeye kadir olduğunu, kullarının işlerini en iyi şekilde idare ettiğini ve onlara yeterli olduğunu ifade eder. Ayetteki 'vekîlâ' ifadesi, Allah'ın müminler için en güvenilir dayanak ve koruyucu olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Vekil' kavramının Kur'an'da 'güvenilir temsilci, koruyucu, işleri üzerine alan' anlamlarında kullanıldığını ve Allah'ın bu sıfatının, müminlerin O'na tam bir güvenle teslim olmalarını gerektirdiğini belirtir. Ayetteki 'vekîlâ' ifadesi, Allah'ın her şeyi idare eden, kullarına yeten ve onlara yardım eden mutlak güç olduğunu anlatır.
Müzzemmil Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyeti kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
“RAB” rububiyet mertebesinin sayısal değeri 9 dur. Âyet numarası da 9 dur. Sayısal toplamı 7+3+9= 19 dur. 19 ise Kûr’ân ve İnsan-ı Kamil’in şifre rakamıdır.
“Batı” nın Rabbi olması, batı nefsi küldür. “Doğu” nın Rabbi olması, doğu aklı küldür. Nefsi küll ve Aklı küll ün birleşimi Hakikat-i Muhammedi ve Akli külldür. Zâhirde ismi azam Muhammed ve batında ismi azam “Hu” dur.
Aldulbaki Gölpınarlı bu âyeti, “Rabbidir doğunun ve batının, yoktur ondan başka tapacak, artık ona dayan, onu koruyucu say.” Diye meallendirmiştir.
Bu âyet üzerinde çalışmaya başlamadan birkaç gün önce Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy tarafından kâleme alınan bu eşsiz eser, her 12 Mart'ta olduğu gibi bugün de büyük bir gururla anılıyor. 12 Mart İstiklal Marşı'nın kabulünün 105. yılı kutlanıyor! Diye haber görmüştüm.
İstiklal marşının ikinci kıtasının son dizesinde “Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.” Mehmet Akif Ersoy yazmıştır.
Kişi varlığında olan beşeri hüviyet kimlik perdesini hayal ve vehim olduğunu idrak ederek kaldırabilirse, İlahi hüviyet idrakine ulaşır. Ve hatta Hakk’tan başka bir şey olmadığını anlar. (M.D.)
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyiti ile devam edelim,
Biz Şemseddînin aşkından tırnaksızız; yoksa biz o gözü körü görücü ederdik!
Fakîrin anladığıma göre bu beyt-i şerîfte Şems-i Tebrîzî
vak’asına işâret buyurulur. Menâkıb-ı Sipehsâlâr’da beyân olunduğu üzere, cenâb-ı Pîr efendimiz halk arasından çekilip bir köşede Şems-i Tebrîzî hazretleriyle musâhabete meşgül oldukları vakit, cenâb-ı Şems’e hased edenler kıyl u kale başladılar ve o hazretin aleyhinde bulundular. Cenâb-ı Şems dahi cenâb-ı Pîr’in büyük mahdûm-i âlîleri Sultan Veled hazretlerine: “Bu defa dahi gaybûbet edeceğim ve benim nâm u nişânımı kimse bulamayacaktır” dediler ve o sırada ikinci defa olarak gaybûbet ettiler. Allâhu a’lem, bu mes’elenin bâdîsi olan kimsenin körlüğüne işâret buyurulur. Ya’ni “Biz Hz. Şems’in nûrunu göremeyen ve o gözü görücü eder idik; fakat biz cenâb-ı Şemseddîn’in galebe-i muhabbeti ile tasarruf ve irşâd tırnağını bıraktık.”
Bu beytin şerhinde, Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: “Ârif-i kâmilden tasarruf zuhûra gelmez. Gelirse de nâdiren, me’mûr olduğu vakit vâki’ olur. O zaman çâresizdir. Ve ârif-i kâmilden tasarrufun adem-i zuhûru birkaç şey sebebiyledir. Birisi, onun makâm-ı ubûdiyyette tahakkukudur ve onun nazan, acz ve za’f olan hilkat-i tabîiyyeyedir. Nitekim Hak Teâlâ, (Rûm, 30/54) ya’ni “O Allâh ki, sizi za’ftan halk etti" buyurur. Ve bu emir, tasarruf-ı mutlaka mâni’dir. İster kendinin nef’i ve ister gayrin nef ve zaran için olsun. İkincisi, mutasarrıf ile mutasarrafun-fîhin ahadiyyetidir. Zîrâ ârif bilir ki, mutasarrıf ile mutasarrafun-fîhin her ikisi, her ne kadar sûrette muhâlif iseler de, hakîkatte birdirler. Binâenaleyh, irsâl-i himmet ile onu helâk etmek için hiçbir kimseyi kendisinin gayri görmez, işte bu emr-i mahsûstur ki, zarar için tasarruftan ârifı men’ eder. Üçüncüsü, Hak Teâlâ’nın, (Müzzemmil, 73/9) ya’ni “O’nu vekîl ittihâz et!” emrine imtisâldir. Binâenaleyh, ârif-i kâmil kendi tasarrufundan geçer ve Hakk’ı kendisine vekîl ittihâz edip, kendi işini ona tefvîz eder. Dördüncüsü, ârifin fenâsı ve istihlâkidir. Ve bu emr dahi tasarrufa mâni’dir. Ve bu beyitde murâd olan ancak budur. Ve bunların gayri diğer birtakım umûr daha vardır ki, onlar da tasarrufa mâni’ olurlar. Bu husûsta hasr yoktur. Velâkin umûr-ı mezkûre, kemâl-i ma’rifet tarîkından pek dûndur, imdi sâhib-i tasarruf, Cenâb-ı Hak tarafından cezm ve yakîn ile tasarrufa me’mûr olursa, tasarruf eder; ve eğer men’ edilmiş olursa, tasarruftan ictinâb eder; ve eğer tasarruf ihtiyarına bırakılmış ise, terk-i tasarrufu ihtiyâr eder. İhtiyâr hâlinde tasarruf edenler, ma’rifette nâkıs olanlardır. Bu tasarruf bahsi, Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Lûtî’dedir.[28]