İçeriğe atla
Müzzemmil 9Cüz 29 · Sayfa 574

Müzzemmil Sûresi 9. Âyet

المزمل

Sohbete sor

Rabbu-lmeşriki velmaġribi lâ ilâhe illâ huve fetteḣiżhu vekîlâ(n)

O, doğunun da batının da Rabbidir. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Öyle ise O'nu vekil edin.

Müzzemmil Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Âyeti kerime Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.


“RAB” rububiyet mertebesinin sayısal değeri 9 dur. Âyet numarası da 9 dur. Sayısal toplamı 7+3+9= 19 dur. 19 ise Kûr’ân ve İnsan-ı Kamil’in şifre rakamıdır.

“Batı” nın Rabbi olması, batı nefsi küldür. “Doğu” nın Rabbi olması, doğu aklı küldür. Nefsi küll ve Aklı küll ün birleşimi Hakikat-i Muhammedi ve Akli külldür. Zâhirde ismi azam Muhammed ve batında ismi azam “Hu” dur.

Aldulbaki Gölpınarlı bu âyeti, “Rabbidir doğunun ve batının, yoktur ondan başka tapacak, artık ona dayan, onu koruyucu say.” Diye meallendirmiştir.

Bu âyet üzerinde çalışmaya başlamadan birkaç gün önce Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy tarafından kâleme alınan bu eşsiz eser, her 12 Mart'ta olduğu gibi bugün de büyük bir gururla anılıyor. 12 Mart İstiklal Marşı'nın kabulünün 105. yılı kutlanıyor! Diye haber görmüştüm.

İstiklal marşının ikinci kıtasının son dizesinde “Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.” Mehmet Akif Ersoy yazmıştır.

Kişi varlığında olan beşeri hüviyet kimlik perdesini hayal ve vehim olduğunu idrak ederek kaldırabilirse, İlahi hüviyet idrakine ulaşır. Ve hatta Hakk’tan başka bir şey olmadığını anlar. (M.D.)

Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyiti ile devam edelim,

Biz Şemseddînin aşkından tırnaksızız; yoksa biz o gözü körü görücü ederdik!

Fakîrin anladığıma göre bu beyt-i şerîfte Şems-i Tebrîzî

vak’asına işâret buyurulur. Menâkıb-ı Sipehsâlâr’da beyân olunduğu üzere, cenâb-ı Pîr efendimiz halk arasından çekilip bir köşede Şems-i Tebrîzî hazretleriyle musâhabete meşgül oldukları vakit, cenâb-ı Şems’e hased edenler kıyl u kale başladılar ve o hazretin aleyhinde bulundular. Cenâb-ı Şems dahi cenâb-ı Pîr’in büyük mahdûm-i âlîleri Sultan Veled hazretlerine: “Bu defa dahi gaybûbet edeceğim ve benim nâm u nişânımı kimse bulamayacaktır” dediler ve o sırada ikinci defa olarak gaybûbet ettiler. Allâhu a’lem, bu mes’elenin bâdîsi olan kimsenin körlüğüne işâret buyurulur. Ya’ni “Biz Hz. Şems’in nûrunu göremeyen ve o gözü görücü eder idik; fakat biz cenâb-ı Şemseddîn’in galebe-i muhabbeti ile tasarruf ve irşâd tırnağını bıraktık.”

Bu beytin şerhinde, Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: “Ârif-i kâmilden tasarruf zuhûra gelmez. Gelirse de nâdiren, me’mûr olduğu vakit vâki’ olur. O zaman çâresizdir. Ve ârif-i kâmilden tasarrufun adem-i zuhûru birkaç şey sebebiyledir. Birisi, onun makâm-ı ubûdiyyette tahakkukudur ve onun nazan, acz ve za’f olan hilkat-i tabîiyyeyedir. Nitekim Hak Teâlâ, (Rûm, 30/54) ya’ni “O Allâh ki, sizi za’ftan halk etti" buyurur. Ve bu emir, tasarruf-ı mutlaka mâni’dir. İster kendinin nef’i ve ister gayrin nef ve zaran için olsun. İkincisi, mutasarrıf ile mutasarrafun-fîhin ahadiyyetidir. Zîrâ ârif bilir ki, mutasarrıf ile mutasarrafun-fîhin her ikisi, her ne kadar sûrette muhâlif iseler de, hakîkatte birdirler. Binâenaleyh, irsâl-i himmet ile onu helâk etmek için hiçbir kimseyi kendisinin gayri görmez, işte bu emr-i mahsûstur ki, zarar için tasarruftan ârifı men’ eder. Üçüncüsü, Hak Teâlâ’nın, (Müzzemmil, 73/9) ya’ni “O’nu vekîl ittihâz et!” emrine imtisâldir. Binâenaleyh, ârif-i kâmil kendi tasarrufundan geçer ve Hakk’ı kendisine vekîl ittihâz edip, kendi işini ona tefvîz eder. Dördüncüsü, ârifin fenâsı ve istihlâkidir. Ve bu emr dahi tasarrufa mâni’dir. Ve bu beyitde murâd olan ancak budur. Ve bunların gayri diğer birtakım umûr daha vardır ki, onlar da tasarrufa mâni’ olurlar. Bu husûsta hasr yoktur. Velâkin umûr-ı mezkûre, kemâl-i ma’rifet tarîkından pek dûndur, imdi sâhib-i tasarruf, Cenâb-ı Hak tarafından cezm ve yakîn ile tasarrufa me’mûr olursa, tasarruf eder; ve eğer men’ edilmiş olursa, tasarruftan ictinâb eder; ve eğer tasarruf ihtiyarına bırakılmış ise, terk-i tasarrufu ihtiyâr eder. İhtiyâr hâlinde tasarruf edenler, ma’rifette nâkıs olanlardır. Bu tasarruf bahsi, Fusûsu’l-Hikem’de Fass-ı Lûtî’dedir.[28]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)