İçeriğe atla
Mürselât 14Cüz 29 · Sayfa 580

Mürselât Sûresi 14. Âyet

المرسلات

Sohbete sor

Vemâ edrâke mâ yevmu-lfasl(i)

Hüküm ve ayırım gününü sen ne bileceksin.

Mürselât Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“ve mâ edrake” bakın “kef” dedi, o ise muhatap/hitab edilendir, işte böylece karşımıza muhatap geldi. Burada bu hitabı iki yönlü anlamamız gerekiyor, birisi mutlak sûrette Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimize olan hitap, biride onun ümmetine olan hitaptır. Burada bunu ayırmamız lâzımdır. Ayırmamız lâzımdır ki, sonra tekrar birleyebilelim. İki ayrı özelliğin hakîkatlerini idrâk edip, tekrar birleyebilelim. Şimdi, bu hitap evvelâ, (s.a.v.) Efendimize geldiği için, evvelâ onun yönüyle bakalım. “Ve ma” burada düşünüyoruz, öyle birşey ki bu, “Vemâ edrâke mâ yevmu-lfasl” “Ey habibim sen bu Ayırma gününün olduğunu idrâk ettin” Yâni benim sana bildirdiğim hakîkatlerle vermiş olduğumu idrâk ettin.

Neden? Çünkü yapılan eğitim ile zâten Efendimiz (s.a.v) kendinde olan Hakk’ı, Hakikati anlamak ile onu yaşadı, idrâk etti. “Yevmu-lfasl” nın olduğunu mutlak olarak, hiçbirimizin anlayamayacağı kadar, yüksek bir seviye ve derecede idrâk etti. İşte onun tasdiki budur. Yaşadın yâni “derk” ettin.

Derk/idrak= “Lügatta. Anlayış. Kavrayış. Akıl erdir-mek. Fehim. Yetiştirmek.” Ma’nâsında geçmektedir ki, “kişinin bünyesine işlemiş müşahedeli bilgi” demektir.

Ama bu husus bize döndüğü zaman, ümmete döndüğü zaman, bu âyetin muhatabı biz olduğumuz zaman, “vemâ edrâke” orada “mâ” soru hükmüne geldi, olumsuz hükmüne geldi. Sen bu “yevmu-lfasl’ı idrâk etmedin yâni edemedin. Yâni bu Hakk’ın ne olduğunu idrâk edemedin. “Vemâ edrâke mâ yevmu-lfasl” yevmu-lfasl’ın ne olduğunu sen idrâk edemedin veyahut edebildin mi? Veya etmeye çalış, gibi dikkatimiz çekilmektedir.

Efendimiz (s.a.v) hakkında sen mutlak olarak yevmu-lfasl idrâk ettin ve yaşadın, ama bu bize döndüğü zaman, Biz Hakk’ı yaşamadığımız için, yevmu-lfasl’tan haberimiz olmadığı için “ve mâ edrake” siz bunu idrâk etmediniz. Neyi “ve mâ” etmediniz “yevmu-lfasl” Ayrılmış olanı idrâk etmediniz, ama etmeye çalışın. Mâdem ki bu “yevmu-lfasl” diye bir özellik var, bir bilgi, ilim vardır. O zaman bu âyetle bizi oraya yöneltmekte ve bunun ne olduğunu yavaş yavaş şerh etmek için değerini bize anlatmak için “yevmu-lfasl” Diye devam etmektedir.

Bilindiği gibi Muhyiddin Arabi hazretleri, Hakikat-i Muhammedi-i resüllerinin özelliklerini her bir resüle ait olan hikmetle “fass”lara ayırmış ve hakikat ve marifet yönlerini bildirmiştir. (M.D)

“ve mâ edrâke” ifadesi, İbnü’l-Arabî sisteminde “yevmü’l-fasl”ın mahiyetinin beşerî idrakle kavranamayacağını, onun ancak vuku bulduğunda yaşanarak (hakka’l-yakîn) bilinebileceğini ifade eder. Bu, bir uyarı olduğu kadar, aynı zamanda insanın gayb karşısındaki acziyetinin bir itirafıdır.

Fütûhât-ı Mekkiyye’sinde işlediği “ilim mertebeleri”ne göre, insanın idraki üç mertebeden oluşur:

Yakîn Mertebesi/ Açıklama/“Yevmü’l-fasl” ile İlişkisi

İlme’l-yakîn/ Haber yoluyla bilmek./ Yevmü’l-fasl’ı sadece duymuş olmak.

Ayne’l-yakîn/ Müşahede ederek bilmek./ Yevmü’l-fasl’ın bazı tecellilerini keşf yoluyla görmek.

Hakka’l-yakîn/ Bizzât yaşayarak bilmek./ Yevmü’l-fasl’ın hakikatini ancak o gün bizzât yaşayarak kavramak.

“Ey insan! Sana soruyorum: ‘Ayırt etme günü’nün ne olduğunu sen nereden bileceksin? Onun mahiyeti, senin dünyevî aklınla, duyularınla veya hayal gücünle kavrayabileceğin bir şey değildir. O, ancak vuku bulduğunda, bizzât yaşanarak (hakka’l-yakîn) bilinebilecek olan en büyük hakikattir.”

“Yevmü’l-fasl”, aynı zamanda insanın iç dünyasında her an yaşanan bir olgudur: Kişi, nefsinin arzuları (hevâ) ile Hak’tan gelen emirler (vahiy, vicdan, akıl) arasında sürekli bir “fasl” (ayrışma) yaşar. Bu içsel tercihler, kişinin âhiretteki ebedî “fasl”ının (mümin-kâfir ayrışmasının) temelini oluşturur.


Dünya yaşantısında cennet ve cehennem ehli, nefs ve Allah ehli karışık halde birlikte yaşamaktadır, ahirette ise onlar kesin olarak ayrılacaklardır. Cehennem ehli bu cennete gidenler ile biz bir ömür boyu birlikte yaşadık ama şimdi cehennem ehliyiz, onların yaptıklarını bizler neden yapmadık, imkânımız da vardı, gibi düşüncelerle kendilerini levm edeceklerdir.

Bu Âyet-i Kerîme ile açık olarak anlaşılyor ki, cennet ve cehennem ehilleri ahrette ayrılacaklardır. Celâli isimler cehenneme, Cemâli isimler ise cennete gideceklerdir. Zâten başka mahalde yoktur. Böylece, esmâ-i ilâhiyyenin dünyadaki bütünlüğü kalmayacaktır. İşte bu yüzden dünya çok büyük bir esmâ-i ilâhiye tecrübe sahasıdır. Cennette celâli isimler olmadığından, eğer bir kimse dünya da yaşamadan doğrudan cennete girmiş olsa idi celâli, esmâ-i ilâhiyyenin câhili olurdu. Ayrıca bir kimse gene dünya da yaşamadan cehenneme girseydi oda cemâli isimlerin câhili olurdu. Ve o zaman esmâ-i ilâhiyye de kemâl üzere olamazdı bu da gerçek bir Âdem olmasına mâni olurdu.

İşte bu yüzden dünyada ki yaşam bütün âlemlerdeki yaşamın, en değerlisi dir. Belki biraz zorlukları vardır ama bütün bulara değecek kadar değerlidir. İşte bu tecrübeyi kazandırmak için, Cenâb-ı Hakk, “Âdem” (a.s.) yeryüzüne indirmiştir. Ve ona bütün zıt isimleri öğretmiştir. İnsân-ı Kâmil ve bütün Peygamber evliyaullah makamlarını burada kazanmışlar.

İşte bu yüzden cennette, celâli isimler hükümsüz kalmakta, cehennemde ise cemâli isimler hükümsüz kalmaktadır. Böylece tecelli ilâhiyye ikiye ayrılmış olacaktır.

“ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)