Śumme nutbi'uhumu-l-âḣirîn(e)
Sonra arkadan gelenleri de onların peşine takacağız.
Sonra geridekileri de onlara katarız.
Mürselât Suresi'nin 17. ayeti, Allah'ın geçmiş ümmetleri helak etme ve ardından gelecek nesilleri de benzer bir akıbete uğratma kudretini ve sünnetini vurgular. Ayet, ilahi cezanın sürekliliğini ve tarihsel tekerrürünü dilbilimsel olarak 'takip etme' ve 'sonrakiler' kavramları üzerinden ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'tebea' (تَبِعَ) fiilinin bir şeyin peşinden gitmek, onu izlemek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'nütbi'uhum' (نُتْبِعُهُمُ) ifadesi, Allah'ın önceki helak ettiği kavimlerin ardından, sonraki kavimleri de benzer bir sonla takip ettirmesi, yani onları da helak etmesi anlamını taşır. Bu, ilahi cezanın birbiri ardına gelmesini ve bir sünnetullah olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'itbâ'' (إتباع) fiilinin Kur'an'da bazen bir şeyi bir şeye katmak, onu ona ilhak etmek anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette 'nütbi'uhum' ifadesi, Allah'ın önceki helak ettiği kavimlere, sonraki kavimleri de katması, yani onları da aynı şekilde helak etmesi mecazını taşır. Bu, ilahi takdirin ve cezanın sürekliliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'takip etme' (ت ب ع) kavramının sadece fiziksel bir izleme değil, aynı zamanda bir akıbeti veya kaderi paylaşma anlamı da taşıdığını belirtir. Ayetteki 'nütbi'uhum' ifadesi, önceki kavimlerin başına gelen helakın, sonraki kavimler için de bir 'takip eden' akıbet olacağını, yani onların da benzer bir sona uğrayacağını semantik olarak ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âhir' (آخر) kelimesinin 'evvel' (أول) kelimesinin zıddı olarak, bir şeyin sonu veya sonradan gelen anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'el-âhirîn' (الآخرين) ifadesi, Allah'ın helak ettiği 'öncekilerden' (الأولين) sonra gelen, yani onların ardından yaşayan ve benzer günahları işleyen kavimleri ifade eder. Bu, ilahi cezanın sadece geçmişle sınırlı olmadığını, gelecek nesilleri de kapsadığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'âhir' kelimesinin bir şeyin sonu, nihayeti veya bir şeyden sonra gelen anlamlarına geldiğini belirtir. 'el-âhirîn' ifadesi, önceki helak edilen kavimlerin ardından gelen, onların akıbetine uğrayacak olan sonraki nesilleri işaret eder. Bu, Allah'ın adaletinin ve sünnetinin zaman ve nesiller üstü olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'âhir' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'sonraki', 'gelecek' veya 'son' anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette 'el-âhirîn' ifadesi, helak edilen önceki kavimlerin ardından gelen, onların hatalarını tekrarlayan ve bu nedenle benzer bir cezaya müstahak olan sonraki nesilleri semantik olarak temsil eder. Bu, ilahi uyarının ve cezanın evrenselliğini gösterir.
Mürselât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Klasik tefsirlerde bu âyetler, Allah’ın geçmişteki inkârcı kavimleri (Âd, Semûd, Nûh kavmi gibi) helak etmesi ve kıyamet gününde de sonraki inkârcı toplulukları aynı azaba uğratacağı şeklinde anlaşılır. “Önce gelenler”, Nûh, Âd, Semûd, Lut, Medyen kavimleri ve Firavun gibi helak edilmiş topluluklardır. “Sonrakiler”, bu azgın kavimlerin yolunu takip eden ve onlara benzeyen daha sonraki inkârcılardır. Yani âyet, Allah’ın sünnetinin (değişmez yasasının) bir ifadesidir: Tarih boyunca azgınlık ve isyanda bulunan toplumlar, helak edilmiş; kıyamet gününde de tüm inkârcılar, bu helak olanların akıbetine dâhil edileceklerdir.
“Önce gelenler”, nefs-i emmâre mertebesinde takılıp kalan ve tuğyan eden eski kavimler değil, aynı zamanda her insanın nefsinde en baştan beri var olan azgınlık potansiyelidir. “Sonrakiler” ise, aynı azgınlık yolunu takip eden daha sonraki nefsânî arzular, kötü alışkanlıklar ve isyan halleridir. İnsan, iç âleminde bu “önce gelen” azgınlıklara uydukça, aynı akıbete (manevî helake) uğrar.
- Her varlığın Allah’ın ilminde ezelî bir hakikati (ayn) vardır.
- Bu ayn, o varlığın istidadını (hayır veya şer yönünü) belirler.
- “Önce gelenler”: A‘yân-ı sâbitelerinde şer istidadı ağır basan, ezelde küfür ve isyan üzere takdir edilmiş olan varlıklar.
- “Sonrakiler”: Aynı şekilde şer istidadına sahip olan ve bu istidadı daha sonra açığa çıkaran diğer varlıklar.
- “Onlara katmak”: Allah’ın adaleti gereği, aynı istidadı (şer) taşıyan tüm varlıkların aynı azaba müstahak olmaları.[14]
Önce ve sonra gelenlerin bir yönünüde daha önce ve sonra gelen Âdem nesilleridir. Bizim dünya üzerinde yaşadığımız Âdem nesli ne ilk ne son Âdem neslidir.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin ibni Arabi’, Mekke’de kaldığı iki yıl boyunca sık sık Kâbe’yi tavaf edermiş. Bir seferinde Kâbe’yi tavaf ederken, herkezin gölgesi olduğu halde, çok uzun boylu bir adamın gölgesinin olmadığını farketmiş. Uzun boylu adam tavaf ederken;
-“Bizler de sizler gibi bu beyti tavaf ediyoruz” dermiş.
Yanına yaklaşıp, kim olduğunu sorduğunda:
– Ben senin büyük atalarındanım, demiş.
– Sordum:
– Hangi asırda yaşadınız?
– Kırkbin sene evvel vefat etmiştim.
– İnsanın atası olan Âdem’in (A.S) altıbin sene evvel halkolunduğunu söylerler.
– Sen hangi Âdem’den bahsediyorsun? Bil ki; insanın ilk atası olan Âdem’den evvel yüzbin Âdem gelip geçmiştir.” dedi.
Hangi Âdem?
“Bir kimsenin rüyasında gördüğü gibi, Allah bana yüzlerini tanımadığım bir gurup insanla birlikte kendimi Kâbe’yi tavaf ederken gösterdi. İlk mısraını hatırlamadığım bir şiiri ezberden okuyorlardı.
“Yıllarca seni tavaf ettik biz tavaf ettik bu evin etrafını hep birlikte her birimiz”
Bu insanlardan birisi tanımadığım bi isimle kendini tanıtıp bana: “Ben senin soyundan atalarından biriyim” dedi. “Öleli kaçyıl oldu” diye sordum. “40 bin yıldan çok daha uzun bir süre” dedi. “Ama” dedim, “Âdem (a.s) bu kadar yıl önce yaşamıyordu.” Şöyle dedi: “Hangi Âdem’den bahsediyorsun? Sana yakın olandan mı yoksa diğerlerinden mi” O zaman Peygamber(s.a.v.)’ in şu hadisini hatırladım: “Allah yüzbin Âdem yaratmıştır”…[15]
“Allah’ın geçmişteki azgın kavimleri helak etmesi ve onlara sonrakileri de katması, yalnızca tarihî bir olay değil, aynı zamanda insanın iç âleminde sürekli tekerrür eden ilâhî bir sünnettir. ‘Önce gelenler’, nefs-i emmâre’nin tuğyan eden ilk arzuları ve isyanlarıdır. ‘Sonrakiler’ ise, bu ilk isyanın peşi sıra gelen ve onu takip eden diğer günah ve azgınlıklardır. İnsan, nefsinin bu ‘önce gelen’ azgınlıklarına uydukça, ‘sonrakiler’ de ona katılır ve sonunda manevî olarak helak olur. Bu, Allah’ın değişmez yasasının (sünnetullah) bir tecellisidir.”