İçeriğe atla
Mürselât 23Cüz 29 · Sayfa 581

Mürselât Sûresi 23. Âyet

المرسلات

Sohbete sor

Fekadernâ feni'me-lkâdirûn(e)

Sonra da ona ölçülü bir biçim verdik. Biz ne güzel biçim verenleriz!

Mürselât Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Âyet-i kerime zât mertebesi âyetlerindendir.


İnsan ilmi ilahide Âyan-i sabitede bir program neticesinin

sonucunda en güzel bir biçimde Hakk olarak halk edilmiştir. (M.D.)

Tin sûresinde,

(Lekad halâknal insâne fi ahsen-i takviym)

(95/4) “Muhakkak ki: Biz insânı en güzel bir biçimde yarattık.” (halk ettik) hükmü ile zuhura getirdi bu güzelliği kelâmıyla Kûr’ân-ı Keriym’in muhtelif yerlerinde müjdeledi.

İnsân; zât-ı Hakk’ın, kendi zâtının, zât mertebesinden bu güzelliğinin zuhurunu müjdelediği, zât-i aynasıdır. Bir Hadîs’te belirtildiği gibi (Allah’u cemiylün yuhubbul cemâl) “Allah güzeldir, güzeli sever.” diye belirtilen güzel, genel anlamda, bütün varlık mertebeleri, özelde ise insân’dır.

Hicr sûresinde;

(Feiza sevveytühü venefahtü fihi min rûhi fekaulehu sacidiyn)

Meâlen: (15/29) “Artık ben ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.”

Bu Âyet-i Keriyme de zâti’dir; Cenâb-ı Hakk bu faaliyeti özel olarak zâtı itibariyle işlediğini ifade etmektedir. (Daha evvelce de belirttiğimiz gibi.)

Özetle; zât-ı Mutlak, bâtından zuhura çıkmak için, A’mâ’iyyet’ten ilk tecellisiyle Ahadiyyet’e, oradan Vahidiyyet’e, oradan Ulûhiyyet’e ve nihâyet Rahmâniyyet ile Nefes-i Rahmâniye’sini bütün âlemlere nefy etti (üfledi) ve bu Nefes-i Rahmâniye ile bütün âlemler ve tabiat meydana geldi.

İnsân için ne müthiş bir iltifattır ki; Âlemlere üflenen “rûh” Nefes-i Rahmânî, mertebe-i Rahmâniyyet’ten üflenmiş iken, İnsân için belirtilen “beşer” isimli tesviyeden sonra, içine bizzât, Cenâb-ı Hakk’ın (vene fahtü fihi min rûhi) “Ben ona rûhumdan üfledim.” ifadesi ne mithiş bir olgudur. Ve beşer ismiyle müjdelenen bu ne güzelliktir.

Hadîs-i Kudsi’de (halâkal Âdeme alâ sûretihi) “Allah Âdemi (böylece) kendi sûreti üzere halk etti.” Yani kendi isim ve sıfatlarının toplu zuhur mahalli olarak halk etti ve meleklere ona secde etmelerini emretti, onlar da hemen secde ettiler. Ve iblis secde etmedi.

Zât-ı Mutlak’ın Âdem’i iki eliyle halk etmesi çok özel bir oluşumdur. Hiçbir varlığa bu kadar yakın zâti bir tecelli olmamıştır. Diğer varlıkların hepsi tek elle var edildiklerin-den ya sadece zâhirde veya sadece bâtında zuhur etmektedirler.

Âdem’in şerefi odur ki; o, zât’ın iki eliyle balçıktan tesviye edilmiş, en güzel sûret ile halk edilmiş, ona güzellik ve müjde mânâsına gelen beşer denmiş, tesviye> düzenlenmesi yapıldıktan sonra, zâten sûret varlığında > tabiatında mevcud olan, nefes-i Rahmâniyye’sine ilâveten başka hiçbir varlıkta bulunmayan, zât-ı İlâhi bu sûrete İlâhi nefhasını > “venefahtü” Rûhundan ilka etmiş yani üflemiştir.

İşte böylece Âdem, zâhir ve bâtın âlemlerde ne varsa, hepsi kendisinde mevcud olduğundan, yeryüzünde beşer, âlemlerde hakikat-i insâniyye olarak Allah’ın halifesi olmuş, bu yakınlığından dolayı özel ismi insân olmuştur.

Bu hakikati ve tecelliyi > “venefahtü” ancak toprak alt yapılı Âdem kabul edebilmiştir; çünkü toprak > “türab” hikmet’tir, ana’dır ve sayısal değeri de (13)tür.

Yeri gelmişken küçük bir hususa daha dikkat çekmeye çalışalım. Bilindiği gibi:

Melekler nûrdan,

Cinler ateşten,

Hayvanlar topraktan,

Beşer ise, toprak salsal kara balçıktan halk edilip içine İlâhi rûh üflenmiştir.

Melekler; nûr kaynaklı olduklarından lâtiftirler, lâtif ise yansıtıcı olmadığından geçirgendir. Geçirgen bir yerde de seyr olmaz, yani aynalık yapamaz.

Cinler; ateş kaynaklıdır, onları tarif ederlerken, (bacadan çıkan duman gibidir) benzetmesini yaparlar. Duman ve alev dalgalı, hareketli ve geçirgendir. Bu haliyle o da aynalık yapamaz, heva ve hevestir.

Hayvanlar; topraktır. Ön yüzeylerinde cilâ, içlerinde “venefahtü” olmadığından onlar da yansıtıcı değillerdir.

İnsânlara gelince; “sâlsâl” kara balçıktan halk edilmiş,

içine İlâhi rûh üflenmiş, cilâlanmış ayna gibi olmuş, arkası sır kara balçık olmuş, kara ise en koyu renk olduğundan en çok yansıtıcı olmuştur. İşte bu yüzden insân, İlâhi hakikatleri en güzel ve en geniş mânâda yansıtıcı bir zuhur mahalli olmuştur.

İşte bu sırra binâen âlemlerin efendisi (Arap) neslinden yani (kara) nesilden gelmiştir. İnsânlar içinde İlâhi hakikatleri en çok yansıtan olmuştur.

Kâ’be-i Muazzama’nın da örtüsü kara’dır: (Hacer-ul Esved) de kara’dır.

A’mâ’iyyet > sevad-ı a’zam da kara’dır.

Böylece İlâhi tecelli “kara” renkte kemâl zuhurunu, yani aynını bulmuştur, diyebiliriz.

Bu kadar güzellik ve kemalât ancak Allah (c.c.) elinden (yedullah) meydana gelebilir. Biz de Âdem neslinden olduğumuzdan şükründen aciziz, her birerlerimiz bu hakikatleri idrâk ederek yaşarsak bu şereflere nail oluruz. Aksi halde ya bir “melek” (kuvvet) olarak kalırız veya insân şeytanlarına dönüşürüz onlarla beraber yerimiz cehennem olur. Son saatler gelmeden bunları düşünmeli ve hayatımızı ona göre yönlendirmeliyiz.[20] “ İz- -T-B- ”

Kader (Takdir) A‘yân-ı sâbite’de (ezelî sabit hakikatler) her varlığın istidadının, ömrünün ve rızkının belirlenmesi.

Fe kaddernâ: İnsanın yaratılış sürecinin her aşamasının

(meni → rahim → kemik → et) bir ölçü ve düzen içinde takdir edilmesi.

Kudret (Kādir) Allah’ın, bu ezelî takdiri varlık âlemine çıkarma ve yoktan var etme gücü. “Kādir” ismi, ilâhî kudretin mutlaklığını ve sınırsızlığını ifade eder. Fe ni’mel kâdirûn: Bu kudretin sadece mutlak değil, aynı zamanda “güzel” ve “mükemmel” olduğunu vurgular.

“cemâl” (güzellik, lütuf) ve “kemâl” (olgunluk, mükemmellik) anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. “Güzel kudret” (ni’mel kādirûn), Allah’ın kudretinin sadece bir “güç” olmadığını, aynı zamanda bu gücün hikmet, rahmet ve adaletle işlediğini gösterir. Yani Allah, bir şeyi yaratmaya “kadirdir”, ancak bu kudretini daima “güzel” (cemâlî) bir şekilde, yani yarattığı varlığın istidadına ve ezelî takdire uygun olarak kullanır. Bu yönüyle âyet, “el-Kādir” isminin “el-Cemîl” (güzel) ismiyle olan irtibatını da ima eder.

Allah, insanın halk edilişini en aşağı mertebeden başlatmış, her aşamasını ezelî bir ölçü ve düzen (takdir) ile gerçekleştirmiştir. Bu yaratılış süreci, O’nun “el-Kādir” isminin sadece bir “güç” olmadığını, aynı zamanda “güzel” ve “mükemmel” bir şekilde (ni’mel kādirûn) işlediğini gösterir. Bu yönüyle âyet, insanın hem bedensel hem de ruhsal tekâmülünün (nefs-i emmâre’den nefs-i mutmainne’ye) Allah’ın kudret ve hikmetinin bir tecellisi olduğunu vurgular.[21]

İnsan bu âleme 18 bin âlem, Arş-Kürsi,