Kulû ve temette'û kalîlen innekum mucrimûn(e)
Ey inkar edenler! (Dünyada) yiyin ve birazcık yararlanın! Şüphesiz sizler suçlularsınız.
Yiyin, zevklenin biraz, çünkü siz suçlularsınız.
Mürselât Suresi 46. ayet, inkarcılara yönelik bir tehdit ve kınama içermektedir. Ayet, geçici dünya nimetlerinden faydalanmalarına izin verilse de, nihayetinde suçlu oldukları ve bunun karşılığını görecekleri mesajını vermektedir. Dilbilimsel olarak emir kipleri ve vurgulu ifadelerle bu tehdit pekiştirilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أكل' kelimesinin temel anlamının 'bir şeyi yutmak, tüketmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'كُلُوا۟' emri, dünyevi nimetlerden faydalanma izni gibi görünse de, bağlam itibarıyla bir tehdit ve alay ifadesidir; sanki 'şimdilik yiyin, sonra hesabını vereceksiniz' der gibidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu tür emir kiplerinin bazen 'ibâha' (mübah kılma, izin verme) anlamında kullanıldığını, ancak burada olduğu gibi tehdit ve kınama bağlamında 'tehdîd' (tehdit etme) veya 'tevbîh' (azarlama) anlamı taşıdığını ifade eder. Yani, 'yiyin bakalım' derken aslında bir uyarı ve kınama söz konusudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'متع' kökünün 'bir şeyden kısa bir süre faydalanmak, geçici haz almak' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'تَمَتَّعُوا۟' ifadesi, dünya hayatının geçiciliğine ve ahiretteki azabın kalıcılığına vurgu yaparak, inkarcıların bu geçici zevklerinin bir aldanış olduğunu ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'metâ'' (متَاع) kelimesinin Kur'an'da genellikle 'geçici dünya malı, faydası kısa süreli olan şey' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu bağlamda 'تَمَتَّعُوا۟' emri, inkarcıların dünya hayatındaki zevklerinin sınırlı ve nihayetinde anlamsız olduğunu vurgular, ahiret azabının aksine geçici bir 'faydalanma'dır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'متع' kelimesinin 'bir şeyden faydalanmak ve onunla yetinmek' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, inkarcıların dünya nimetlerinden faydalanmalarının, ahiretteki cezaları karşısında hiçbir değer taşımadığını, sadece kısa bir 'zevklenme' olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'قَلِيلًا' kelimesinin burada 'az bir zaman' veya 'önemsiz bir miktar' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'قَلِيلًا' ifadesi, inkarcıların dünya hayatındaki zevklerinin süresinin kısalığını ve ahiret azabının sonsuzluğu karşısındaki değersizliğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'قَلِيلًا' kelimesinin burada 'zaman zarfı' olarak kullanıldığını ve 'kısa bir süre' anlamını taşıdığını açıklar. Bu, inkarcıların dünya hayatındaki rahatlıklarının geçici olduğunu ve asıl cezanın ahirette onları beklediğini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'جرم' kökünün temel anlamının 'bir şeyi kesmek, ayırmak' olduğunu ve buradan 'suç işlemek, günah kazanmak' anlamının türediğini belirtir. 'مُّجْرِمُونَ' ise, Allah'ın emirlerinden ayrılan, günah işleyen ve bu nedenle cezayı hak eden kimselerdir. Ayette, inkarcıların bu geçici zevklerinin ardından gelecek cezanın nedeni olarak onların 'suçlu' olmaları gösterilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'جرم' kelimesinin 'suç, günah' anlamına geldiğini ve 'مُجْرِم'in de 'suç işleyen kişi' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'إِنَّكُم مُّجْرِمُونَ' ifadesi, 'şüphesiz sizler suçlularsınız' şeklinde kesin bir hüküm bildirerek, inkarcıların durumunu net bir şekilde ortaya koyar ve tehdidin temelini oluşturur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'جرم' kökünün Kur'an'da genellikle 'Allah'a karşı gelmek, günah işlemek, haddi aşmak' anlamlarında kullanıldığını belirtir. 'مُّجْرِمُونَ' kelimesi, inkarcıların sadece hata yapan değil, bilinçli olarak Allah'ın sınırlarını aşan ve bu nedenle cezayı hak eden kişiler olduğunu vurgular.
Mürselât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Mücrim” Hakk’tan gafil ve inkar edenlere nefsi emmarenin hayal ve vehimi içinde ancak dünya hayatında verilmiş belirli bir süreye kadar nimetlerden istifade etmelerine izin verilmiş. Ve zarururi ölüm ile nefsin dünya nimetlerini tadışı son bulacaktır. (M.D.)
“Mücrim” (suçlu), sadece belirli bir günahı işleyen kimse değil, ezelî hakikatinde (a‘yân-ı sâbite) şer istidadı bulunan ve bu istidadını dünyada açığa çıkaran kimsedir. “Mücrim”in suçu, sadece fiilî günahlar değil; öncelikle Hakikati örtmesi (küfür), bu örtme eylemini alışkanlık haline getirmesi ve bu haliyle yaşamasıdır. Âyetteki hitap, bu ezelî tercihin bir sonucu olarak kâfirlerin içinde bulunduğu durumu özetler.
Âyetteki “yiyin, geçinin” ifadesi, İbnü’l-Arabî’nin nefs mertebeleri anlayışıyla doğrudan ilişkilidir. Bu hitap, nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden nefsin) geçici zevklere olan düşkünlüğünü ve bu zevklerin aldatıcılığını sembolize eder. Nefs-i emmâre, tıpkı hayvanî nefs gibi, sürekli olarak yeme, içme, şehvet gibi geçici hazların peşinde koşar. İşte âyetteki “yiyin, geçinin” emri, aslında nefs-i emmâre’nin bu haline bir tür “meydan okuma” niteliğindedir: “İstediğiniz kadar bu geçici zevklerin peşinde koşun; ama bilin ki sonunuz pişmanlık ve azaptır!”
Az bir müddet” (kalîlen) ifadesi, İbnü’l-Arabî’nin zaman
anlayışıyla doğrudan ilgilidir. Ona göre dünya hayatı, sonsuz âhiret hayatının yanında bir “rüya” veya bir “an” gibidir. Bu “az bir müddet” içinde nefsânî arzuların peşinde koşanlar, asıl sermayelerini (iman ve salih amel) tüketmiş olurlar. Bu yönüyle âyet, insanın dünyadaki fırsatları nasıl değerlendirdiğinin ve bu fırsatların ne kadar kısa olduğunun bir hatırlatmasıdır.
Hakikat Örtüldüğünde: Kişi, kendi a‘yân-ı sâbitesindeki şer istidadını tercih etmiş, hakikati (iman, İslam) örtmüştür. Bu, onun “mücrim” (suçlu) olarak nitelenmesinin temel sebebidir.
Cezanın Kaçınılmazlığı: Bu tercihin sonucu olarak, âhirette azap kaçınılmazdır. Âyet, bu azabın bir ön uyarısı ve aynı zamanda bir hatırlatmasıdır: “Dünyada tercihinizi yaptınız ve bunun sonucu olarak suçlu duruma düştünüz.”[36]