Ve-iżâ kîle lehumu-rke'û lâ yerke'ûn(e)
Onlara, "Rüku edin (namaz kılın)" dendiği zaman rüku etmezler.
Onlara: "Rüku edin" denildiği zaman etmezler.
Mürselât Suresi'nin 48. ayeti, inkarcıların Allah'ın emirlerine karşı direnişini ve kibirlerini rüku etmeme eylemi üzerinden tasvir etmektedir. Ayet, 'rüku' kavramının hem ibadet hem de boyun eğme anlamlarını taşıdığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir düşünceyi veya anlamı ifade etmek için kullanılan bir lafızdır. Ayetteki 'kîle' (قِيلَ) formu, söyleyenin kimliğine odaklanmaktan ziyade, söylenen emrin kendisine dikkat çekmekte ve bu emrin ilahi bir kaynak tarafından geldiğini ima etmektedir. Bu, emrin ciddiyetini ve muhatapların buna uymamasının vehametini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kavl (قول), bir şeyin ifade edilmesi, beyan edilmesi demektir. Ayetteki 'kîle' (قِيلَ) meçhul sigası, emrin kaynağının açıkça belirtilmemesine rağmen, muhataplar için bunun bir emir olduğunu ve bu emre karşı gelmenin bir isyan olduğunu gösterir. Bu, onların ilahi çağrıya karşı direnişini pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Rüku (ركوع), belini bükmek ve başı eğmektir. Ayetteki 'irkau' (ٱرْكَعُوا۟) emri, hem namazdaki rüku gibi fiziksel bir ibadeti hem de Allah'a karşı tevazu ve boyun eğmeyi ifade eder. İnkarcıların bunu yapmaması, onların hem ibadetten kaçınmalarını hem de ilahi otoriteye karşı kibirlerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rüku (ركوع), eğilmek demektir. Şeriatta ise namazda bilinen eğilme halidir. Ayetteki 'irkau' (ٱرْكَعُوا۟) emri, sadece fiziksel bir eylem değil, aynı zamanda Allah'ın azameti karşısında acziyetini ve teslimiyetini ifade etme çağrısıdır. Onların bu emre uymaması, Allah'a karşı gösterdikleri direnişin ve büyüklük taslamalarının bir işaretidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rüku (rukūʿ), Kur'an'da genellikle secde ile birlikte anılan ve Allah'a karşı mutlak teslimiyetin ve ibadetin bir sembolü olan fiziksel bir eylemdir. Ayetteki 'irkau' (ٱرْكَعُوا۟) emri, sadece bir ibadet çağrısı değil, aynı zamanda Allah'ın iradesine boyun eğme ve O'nun hükmünü kabul etme çağrısıdır. Bu emre karşı gelmek, Allah'a karşı isyanın ve kibirin açık bir göstergesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Rüku (ركوع), eğilmek demektir. Ayetteki 'lâ yerkau'n' (لَا يَرْكَعُونَ) ifadesi, onların bu emre karşı gelerek ne fiziksel olarak eğildiklerini ne de manevi olarak boyun eğdiklerini gösterir. Bu, onların inatçılıklarını ve Allah'ın emirlerine karşı direnişlerini mecazi bir dille ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Rüku (ركوع), tevazu ve boyun eğme anlamı taşır. Ayetteki 'lâ yerkau'n' (لَا يَرْكَعُونَ) ifadesi, onların sadece namazdaki rükudan kaçınmadıklarını, aynı zamanda Allah'ın hükümlerine karşı genel bir itaatsizlik ve kibir içinde olduklarını vurgular. Bu, onların kalplerindeki katılığı ve imana karşı direnişlerini açıkça ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Rüku (rukūʿ) kelimesi, Kur'an'da hem namazdaki fiziksel eğilme hem de Allah'a karşı tevazu ve teslimiyet anlamlarında kullanılır. Ayetteki 'lâ yerkau'n' (لَا يَرْكَعُونَ) ifadesi, inkarcıların bu emre uymayarak hem ibadetten yüz çevirdiklerini hem de Allah'ın otoritesini tanımadıklarını gösterir. Bu, onların inkarlarının ve kibirlerinin somut bir tezahürüdür.
Mürselât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet-i kerime rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
“Rüku” namazın rububiyet-esmâ-museviyet mertebesini ifade etmektedir. (M.D.)
Hakk’ın huzurunda ayakta durduğumuz zaman, İlahi vahdet, yani birlik Âlemini ve yukarıda bahsedilen on iki (12) mertebeyi ifade eden gerçek elif i meydana çıkarmış oluyoruz.
Rükua vardığımız eğildiğimiz zaman dal mertebesini, secdeye vardığımız zaman ise mim mertebesinin meydana çıkarmış bulunuyoruz.
Bunların toplamı Âdem olmuş oluyor ve kişi, bu hareketleri yaptığı zaman Âdem mührünü, amel defterine her gün en az kırk (40) defa vurmuş oluyor ve ben Âdem’im diye sözleri ve hareketleriyle, Âdemliğini ispatlamış oluyor.
Ne zaman ki bunlar eksik kalıyor, işte amel defterinin o sayfaları da boş kalıyor, ibadetinde gevşeklik gösteren neler kaybettiğini bir bilebilseydi?..
Bir de kısaca tahiyyat yani oturma haline bakalım.
Diz üstü tahiyyatta oturan kişinin şekli, Muhammed SAV. harflerini göstermektedir, şöyleki;
baş mim,
gövde ha,
dizler mim,
dirsekler de dal şeklini vermektedir.
Böylece tahiyyatta oturan kişi şeklen Muhammed kelimesini oluşturmaktadır.
Eğer kişi bu manaları özü itibariyle de idrak edebilirse, işte o zaman ibadeti zahir ve batın kemal üzere oluşmuş olmaktadır
Bu kısmı özetlersek; elif mertebesinde Âdemliğe ulaşan kimse, secdeye vardığında; mimi Muhammediyyeye, S.A.V. tahiyyatta oturduğunda’da; mim hakikati Muhammediyyeye S.A.V. ulaşmış ve kamil insan mertebesinde oturmuş olur.
Namaz’a hareketlerinin
İkinci yönü itibariyle baktığımızda;
ayakta durma kıyam, nebatlara,
eğilme rüku, hayvanlara,
yere baş koyma secde, madenlere,
oturma tahiyyat ise, insanlara has bir durum ve görüntü vermektedir.
Bu haliyle düşündüğümüzde namaz’ın içinde; maden, nebat, hayvan ve insan mertebelerinin toplu halde bulunduğunu görmüş oluyoruz.
İşte namazda Hakk’ın huzurunda ayakta durduğumuz kıyam’ın hikmetlerinden biri de budur. Nebatlık mertebesini idrak edip bu oluşumları kendi bünyesinde oluşturup yaşamaktır.
Namaz kılarken rüku eğilme haline gelince, yukarıda kıyam bahsinde anlatılmaya çalışılan oluşumlar bu sefer hayvanlar mertebesi itibarile de aynı şekilde oluşmaktadır.
Kişi rükuya eğildiği zaman şekil olarak yere paralel halde yaşayan hayvanlar Âleminin canlılarına benzer, burada okuduğu tesbihleri, onlardan aldığı gıdalarla yapabilmektedir.
Yani namazın bu bölümünde et, yağ, yumurta gibi ürünlerin karşılığını ödemektedir.
Yine yukarıda bahsedildiği gibi hayvanı gıdalardan hem maddî, hem manevî olarak yararlanır ve o hayvanların ruh halleri de yiyen kimselere geçer. O ahlak onlarda zuhura çıkmaya başlar.
İşte bu sebeple bazı hayvanların yenmesi yasak edilmiştir. Namazın rüku bölümünün hikmetlerinden biri de budur.
Daha sonra secde bölümüne gelince yine yukarıda bahsedildiği hususlar itibariyle, burada da kişi yere kapanmış şekliyle madenlere benzemektedir, burası da madeni gıdalardan alınan besinlerin karşılığı ödenen yerdir. Yine orada yapılan zikirler onlardan alınan gıdalarla yapılabilinmektedir.
Namazın secde bölümünün hikmetlerinden biri de budur.
Yukarıda belirttiğimiz gibi namaz fiili’nin kıyam yani ayakta durma bölümü, nebatatın hukukunu, rüku yani eğilme bölümü, hayvanların hukukunu; secde yani yere kapanma, madeniyatın hukukunu koruma ve onlara olan şükran borcumuzu ödeme yolunda yapıldığından namaz ehline zât-î olarak sadece tahiyyat yani oturuş bölümü kalmaktadır. Burası ise namaz’ın en muhteşem yeridir.
Tahiyyatta oturan kimse daha evvelce de bir miktar bahsettiğimiz gibi gerçek kimliğini bulmuş, hakikat-i Muhammediyyeye ulaşmış ve huzur ehli olmuş olur.
Bu oturuşuyla namaz kılan kişi vücud duruşu itibariyle Muhammed yazısını oluşturmaktadır.
Şekliyle ve de manasıyla, zahir - batın gerçek kimliğini ispatlamış olur. Böylece ve sadece, bu kimseler Hakk’a gerçek ayna olanlardır.
Ayak’ta elif,
Rüku’da dal,
Secde’de mim, yani Âdemliğe ulaşan kimse tahiyyatta da Muhammedliğe yükselmiş ve netice hasıl olmuş olur.
Ne muhteşem bir sistem !...
İnkar veya gaflet sebebiyle bu ibadeti terkenler neler kaybettiklerini bir bilebilseydiler ne olurdu?...
Namaz’a hareketleri’nin
Üçüncü yönü itibariyle baktığımızda ayakta durma, kamet elif, İbrahimiyet eğilme, rüku dal, Museviyet, yere baş koyma, secde mim İseviyet, oturuş, tahiyyat Muhammediyyet, mertebesidir.
Diğer ibadetleriyle Hak yolunda epey mesafe almış olan kimse, zâti bir ibadet olan namaz’ın kıyam ayakta durma bölümünde makam-ı İbrahimiyete ulaşıp bu mertebenin hakikatini idrak etmiş olur.
Bu mertebenin özelliği tevhid-i ef’al (fiillerin birliği) mertebesidir.
Lakabı Ebrahem (İbrahim) ibranice’de eb; baba, rahem; halk, demek olduğundan; umumî manası, halik’ın babası demek olur.
Birimsel manada, insanların babası ifadesinde olmakla birlikte genel manada, cümle halkın babası anlamındadır.
Bu da tevhid-i efal sırrıdır. Hullet yani dostluk Halil İbrahim İbrahim (a.s.)a giydirilmiş manevî bir elbisedir.
İlk defa İbrahim (a.s.) ile ortaya konan bu mertebenin tecelli mahalli olan kimsenin, halk-ı Âlemde yani tüm varlıktaki bütün hareketin, bütün gücün, bütün enerjinin, tek varlıktan kaynaklandığını bilmiş bunun da Zât-ı mutlak sadece Hak olduğunu idrak etmiş olmasıdır.
Böylece kendisinde yavaş yavaş (99) esma-i ilahinin idraken zuhura geldiğini müşahede etmeye başlayan kimse, bu yükün altında zorlanarak rükuya eğilir ve sübhane rabbiyel azıym Azametli Rabbim seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim demeye başlar.
Burası da Museviyet - tenzih - tevhid-i esma mertebesidir.
Semi allahu limen hamideh
Allah hamdedenin hamdını duyar yani, kendisini bu mertebeye ulaştıran Rabbına hamdeden kulunun hamdım duyar, diye yaşayarak ayağa kalkar ve Rabbena lekel hamd ey rabbimiz; hamd sadece sanadır yani hayali rab’lara değil! diyerek secdeye varır.
Burası ise, mahv-ı külli yani Tam yokluk
İseviyet - teşbih - tevhid-i sıfat mertebesidir.
Secde de sübhane rabbiyel ala yani ey yüce Rabbim! Seni her türlü noksan müşahededen tenzih ederim diyerek bu oluşumu iki defa tekrar eder, sonra tehiyyata oturup ettehiyyatü ve diğer okunacakları okur.
Burası da Muhammediyyet -tevhid-i zât mertebesidir.
Kıyamda yani ayakta duruyorken mertebe-i İbrahimiyetin ağırlığını duymaya başlayarak namaz kılmaya çalışan kişi, daha sonra bu ağırlığa dayanamayıp beli bükülmeye başlar, ellerini, dizine dayayıp göstermeğe çalışarak tekrar doğrulmak ister.
Bu safhada sırrı-ı Museviyetin ağırlığını duymaya başlar.
Bu defa ayakta duramayan kişi, secde-i Rahmana kapanır. Orada da seviyet sırrının ağırlığı altında kalır, fakat iki hamle ile tahiyyata oturur.
Burası gerçek müşahede, huzur, sükun, kelam, habiblik yani Muhammediyyet mertebesidir.
Bu halde yeterli süre kalıp gerekeni söyledikten ve okuduktan sonra, iki tarafına başını çevirip selam vererek ve selamet dileyerek bu ilahi halden çıkar ve tekrar beşeriyete yani dünya hayatına döner.
Böylece namaz içinde mi’racını da yapmış olur.
Buradaki selam ve selamet sağlı sollu bütün varlığı kaplamıştır.
Namazdaki hareketlere
Dördüncü yönü itibariyle baktığımızda
Ef-al mertebesinde kıyamda duran gerçek namaz ehlinin buradaki müşahedesi şu âyette ifadesini bulmaktadır.
(Kasas Suresi 28/88) küllü şey’n halikün illa vechehü lehül hukmü ve ileyhi turce’une
(O’nun vechinden başka her şey helak olacaktır, hüküm onundur, ona döndürüleceksiniz.)
Bu mertebede, bedeni ve idraki ile epey aşama yaparak ayağa kalkmış olan kişinin yaşantısı; varlıkta, O’nun vechinden başka bir ŞEY yani eşya göremez oluşudur.
Buradaki hüküm yani anlayış ve idrak; beşeri değil, Hakkanidir, kendine değil, Hakk’a döndürülmüştür.
Daha evvelce kendine, başka bir ifadeyle nefsine dönük yaşayan kimse, Ona döndürüleceksiniz ihtar ve ikazıyla gerçek yönünü bulmuş olur.
Esma mertebesinde rüku’ya eğilen kişinin müşahedesi;
(Er-Rahman Suresi 55/26-27)
küllü men aleyha fanin (26) ve yebka vechü rabbike zül celali vel ikrami (27)
(varlık Âleminde bulunan her KİM’lik fanidir, ancak yüce ve ikram sahibi Rabbının varlığı bakidir,) şeklindedir.
Daha evvelce kimliklerinin kendilerine ait bir varlıkları olduğu ZAN ile yaşayan kimseler bu mertebede onları gerçek yönleriyle müşahede ederler.
Ancak yüce ve ikram sahibi Rabbının varlığının baki olduğunu yakıyn bir bilgi ile anlamış olurlar.
Sıfat mertebesinde secdeye varan kişinin müşahedesi;
(Ali İmran Suresi 3/185)
küllü nefsin zaikatü’l mevti
(Her nefis ölümü tadacaktır,) hükmüyle, külli mahva ulaşma halidir. Böylece ortada da ne Âlem, ne de kendi kalmıştır.
Zât mertebesinde tahiyyata oturan kişinin müşahedesi:
(Ali İmran Suresi 3/18)
şehidallahü ennehü la ilahe illa hüve
(ALLAH kendi kendine şahittir ki ondan başka ilah yoktur,) gerçeğiyle yaşantısını sürdürmek olmalıdır.
Bu mertebenin kemalinin dışa yansıması, hadis-i kudside ifade edilen
Men reani fekad reel Hak
(beni gören ancak Hakk’ı görmüş olur,) sırrı ve gerçeğidir*[37] “ İz- -T-B- ”
Mi’rac gecesinde oluşan tahiyyat mertebesinin batını ifadesini idrak etmiş olan kişi gerçekten çok büyük bir lütfa nail olmuştur.
Daha evvelce de bir miktar anlatmaya çalıştığımız ettehiyyatünün geniş manasını, herkes kendi bulunduğu mertebesi düzeyinden anlamaya çalışmalıdır.
Oldukça sıkı bir çalışma gerektiren bu hakikate ulaşmayı Rabbımız bize kolaylaştırsın.
(Taha Suresi 20/114) rabbi zidniy ilmen
(Rabb’ım ilmimi arttırır,) duasına devam edelim.[38]
“ İz- -T-B- ”
“İnkârcılar (mücrimler), dünya hayatında nefs‑i emmâre’nin kibrine kapılarak Allah’ın ‘rükû et!’ (teslim ol, itaat et) emrine karşı gelirler. Bu karşı geliş, onların ezelî istidatlarında (a‘yân‑ı sâbite) şerri tercih etmelerinin bir sonucudur. Âhirette, bu isyanlarının somutlaşmış bir cezası olarak, Allah’ın huzurunda rükû etmeye çağrıldıklarında rükû edemeyeceklerdir. İşte bu, ilâhî adaletin ve sünnetullah’ın değişmez bir tecellisidir.”