İçeriğe atla
Mürselât 8Cüz 29 · Sayfa 580

Mürselât Sûresi 8. Âyet

المرسلات

Sohbete sor

Fe-iżâ-nnucûmu tumiset

Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman,

Mürselât Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Yani “yıldızların silindiğin hakikatini anladığın zaman,

Kûr’ân Âyetlerini mutlak sûrette iki yönlü, yani afa­ki ve enfüsî olarak biri, genel mânâda, diğeri de, kendi içimizdeki yaşam şekliyle anlamak zorundayız.

“Nucûm” yıldızılara afakî mânâda,

O yıldızlar silindiği zaman, diye ifade edilmişse de;

Biz burada enfüsî mânâsı itibariy­le, şahsımızda yaşanması gerektiği şekliyle baktığımızdan, bu yıl­dızların her birerlerimizde mevcud olan ve baş tacı etmeye çalıştığımız “nefs’in hayali yıldızları” olduğunu idrak etmemiz zor olmayacaktır. Gökyüzündeki yıldızları bir an bir kenara koyalım. Her varlığın kendi varlığında bir yıldızlığı vardır. Yani yöneldiği şey ki, ilk yöneldiği kendi nefsidir;

“Ben, ben, ben,” “ben böyle bilirim,” “ben yaparım,” “benden üstün yok,” gibi vs. benlik yıldızı ki, kendisini aydınlatan bireysel kaynağıdır.

Meseleye bu yönüyle baktığımızda meydana gelen ifade “Hani o yıldızlar silindiği zaman” şeklinde oluşmaktadır.

Yani beşeri mânâda aydınlandığımız (dikkat edin nûrlandığımız) değil...

Esasında bu nefsani mânâda olduğundan; nefsaniyet kesif olduğundan, kesafet de, zulmet olduğundan karanlıktır.

“Aydınlandığımız,” yerine beşeri bakımdan “karardığımız,” demek daha doğru olacaktır.

Yani Hakikat-i Muhammed-i nûruna ulaştırmayıp, kendi karanlığında bırakır.

Kişi nefsaniyetine ve yıldızların nefsaniyetine yöneldiğinden Hakikat-i Muhammed-i kamerine ayna, aydınlık ulaşamaz çünkü o yıldız kendisine mani olur ve o yıldızlardan aldığı benlik düşüncesi ile aydınlandığı zannı ile hareket eder.

En büyük yanılgı, bu beşeriyyet “nefsaniyyet hayali yıldızlarının” peşinden koşmaktır.

Bu yıldızlara yönelmede ışık bu yıldızlardan alınır ki buna yoğunlaşıp insânlara örnek oluyorum zannederler. Bilindiği günümüzde sinema, müzik, yeni moda youtuber yıldızlığı vardır. Ve son günlerde birçoğuna yapılan kişinin aklını başından alan madde kullanımıdır. Hayali olarak yıldızlaşmış gibi görülen bu nefsani haller aslında kendi beşeriyetini ön plâna çıkarıp, kendi yıldızından aldığı bilgilerle başkalarına “ziya” yerine “ziyan” verirler.

Gerçekten Hakikat-i Muhammed-i kamerinden (nûrundan) aydınlanmaya çalışılmış olsa, bunlara itibar edilmez.

Burada dışarıdaki yıldızları araştırmak yerine hemen yakınımızdaki kendi nefs yıldızımızı tanımaya çalışmak daha gerçekçi olacaktır.

Yani kendimizde varlığını var zannetiğimiz ama aslında “hayal” olan (hayalimizden kaynaklanan) benlik yıldızlarının silinmesidir.

Cenâb-ı Hak, ey kulum dikkat et sen de öyle bir heva

yıldızları var ki onları sildiğin an, ancak beni bulur, bana ulaşırsın. Aksi takdirde bu sende olduğu müddet-çe, kitapları yutsan, arapça alîmi olsan, hâfız olsan, ne yaparsan, ne olursan ol, hevandan kurtulamazsın denmektedir.

Yıldızların silindiği an, “insanların kaybettikleri ilimlerin farkına vardıkları” andır. Burada kastedilen, dünyada iken gafletle terk edilen ya da önemsenmeyen hakiki ilimlerin (ulûm-ı hakîkî), kıyamet anında apaçık ortaya çıkması ve insanın onları ne kadar kaybettiğini idrak etmesidir.

Bizlerin beşeriyetimizden kaynaklanan “hayali varlığımız” nedeni ile kendilerimizi bir yıldız gibi gördüğümüzden, bunun silinmesi de âyette “yıldızlar silindiği zaman” şeklinde ifade edilmiş bulunuyor.

Yani “bu yıldızlar yok, sen bu yıldızları üretiyorsun, bunlar sende olduğu müddetçe bana ulaşman mümkün değildir,” diyerek, Cenâb-ı Hakk “silinen yıldızlar” hitabı ile bizleri ikaz etmektedir.

Senin “kararan yıldızların (hakikat-i olmayan yıldızlar)” sende yandığı, parladığı, seni o hayalen aydınlattığı sürece “Hakikat-i İlâhiyye”ye ve Hakkani nûrlanmaya yolun yoktur.

O hal­de seni aydınlattıklarını zannettiğin küçücük yıldızları gönül penceresinden silip-söndürüp, terk edip, Hakikat-i Muhammed-i kameri ve ilâhiyat güneşi ile ay­dınlanmaya çalışmak lehine olacaktır.

Böylece نُّجُومُ “Nucum” yıldızının nefsi yönünü ifade etmeye çalıştıktan sonra, onun diğer yönünü de idrak etmeye çalışalım. Eğer ona Rahmâni yönden bakmağa çalışırsak, içinde bulunan öz mânâsını şöyle anlayabiliriz.

(nun) “nûr’u hakiki” ► “hakikat yıldızı”

(cim) “cemâl-i hakiki” ► “hakikat güneşi”

(vav) “vahdet-i hakiki” ► “vahdet-i vücut”

(mim) “Hakikat-i Muhammed” ► “hakikat

kameri” ni ifade eder diyebiliriz.

Eğer bilinçli ve gerçekçi bir seyr çalışması yapabilirsek, yıldızın “hayal”lik özelliğini “hakikat özelliğine çevirebiliriz ancak ondan sonra bizim yolumuz “hakikat (ilahiyat) kameri” ne, oradan da “hakikat (ilâhiyat) güneşi” ne doğru yol almağa başlar. (M.D.)

“Tumiset” (silinmek) fiilini “Allah’ın, o kişilerin gözlerinden yıldızların nûrunu alması” şeklindedir. Yani cehennem ehli, yıldızların fizikî varlığını görebilir, fakat onların “nûr” vasfını göremez. Bu, dünyada iken Allah’ın âyetlerindeki nûru göremeyen gözlerin, âhirette de aynı körlükle cezalandırılmasıdır.

“Nasıl ki dünyada, şeriatın getirdiği hakikatlerin nûrlarını görmekten kördüler, aynı şekilde ateş içinde de bu yıldızların ve diğer kâinat cisimlerinin nûrlarını görmekten kördürler.”

Bu te’vil, “küfür” kavramının aslında bir nevi “gözleri örtülü olma” hali olduğunu vurgular.

Âyet kıyamet sahnelerini tasvir eden yönünü derin bir sembolizme dönüştürür ve maddî âlemin çöküşü karşısında bile ilâhî hikmetin ve varlığın özünün devam ettiğini gösterir.[8]