İnnemâ tû'adûne levâki'(un)
(1-7) Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.
Herhalde size vaad olunan kesinlikle olacaktır.
Mürselât Suresi'nin 7. ayeti, kıyametin kesinliğini vurgulamaktadır. Ayetteki temel kavramlar, vaat edilen olayın kaçınılmazlığını ve gerçekleşeceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd (وعد), hayır veya şer ile ilgili bir haber vermektir. Bu ayetteki 'tû'adûne' ifadesi, kıyamet ve ahiret halleri gibi, Allah tarafından insanlara vaat edilen, gerçekleşeceği kesin olan şeyleri ifade eder. Genellikle hayır için kullanılır, ancak burada kıyametin kaçınılmazlığını bildiren bir tehdit/uyarı anlamı taşır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Va'd, gelecekte bir şeyin olacağını bildirmektir. 'Tû'adûne' fiili, pasif formda kullanılarak, vaat edilen şeyin Allah tarafından belirlendiğini ve muhatapların bu vaadin nesnesi olduğunu gösterir. Ayetteki bağlamda, kıyametin gerçekleşeceği yönündeki ilahi vaadin kesinliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'va'd' kavramı, genellikle Allah'ın insanlara ahirette vereceği karşılıkları (cennet veya cehennem) ifade eder. Bu ayetteki 'tû'adûne', kıyametin kopacağı ve hesap gününün geleceği yönündeki ilahi sözü temsil eder ki bu, Kur'an'ın temel mesajlarından biridir ve kaçınılmaz bir gerçektir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): 'Vâki'' (واقع), vuku bulan, gerçekleşen demektir. Ayetteki 'levâkiun' ifadesi, 'lâm' harfiyle pekiştirilerek, vaat edilen şeyin (kıyametin) kesinlikle ve şüphesiz bir şekilde meydana geleceğini, kaçınılmaz olduğunu belirtir. Bu, olayın mutlakiyetini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Vâki'' kelimesi, 'gerçekleşen, olan' anlamındadır. 'Levâkiun' ifadesi, kıyametin gerçekleşmesinin bir mecaz değil, hakiki bir olay olduğunu ve bu olayın kesinliğini ifade eder. 'Lâm' harfi, bu kesinliği daha da güçlendirir ve şüpheye yer bırakmaz.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vuku' (وقوع), bir şeyin meydana gelmesi, düşmesi veya gerçekleşmesidir. 'Levâkiun' kelimesi, kıyametin kaçınılmaz bir şekilde vuku bulacağını, yani gerçekleşeceğini ve bunun Allah'ın takdiri olduğunu ifade eder. Bu kelime, vaat edilen olayın sadece bir ihtimal değil, mutlak bir gerçek olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): 'Vuku'' kökünden türeyen 'vâki'' kelimesi, Kur'an'da genellikle kaçınılmaz olaylar için kullanılır. 'Levâkiun' ifadesi, 'lâm' harfiyle birlikte, kıyametin gerçekleşmesinin kesinliğini ve bu konuda hiçbir tereddüt olmaması gerektiğini vurgular. Bu, Kur'an'ın ahiret inancının temel taşlarından biridir.
Mürselât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
5. Âyet-i kerime zikir âyetlerindendir.
Mürselât (77/1-7) “Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.”
1-7. âyetler, kıyametin gerçekleşeceğine dair bir yemin cümlesidir. Bu âyetlerde geçen beş sıfatın kimlere veya neye ait olduğu konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte, İbnü'l-Arabî’nin yorumu bunları doğrudan ilâhî tecelliler (enver) olarak anlamaktadır.
“Mürselat” Risalet ten fiil yapılarak fiil yapıldığı görülmektedir. Âyetlerin devamında Alllah (c.c.) göndermiş olduğu peygamberler, uyarı getiren melek ve kavimlerin başlarına gelen haberlerin azap ile gönderilmelerine işaretler görülmektedir. (M.D.)
"Mürselât" , “kalplere ve nefislere gönderilen kahır ve lütuf nûrlarıdır” . Ona göre Allah Teâlâ bu nûrları, kullarının kemâle ermesi ve kıyamet hallerini idrak etmesi için göndermektedir. “Urfen” ifadesi, bu gönderilişin “iyilikle, tanınan bir düzen içinde” gerçekleştiğini gösterir. Yani bu tecelliler, bir düzen ve intizam içinde, ardı ardına gelir.[4]
Nefsi emmarenin vehim rüzgarı ile razı olunmamış olan kavimlere gönderilen kasırga o kavimleri ve kişiyi hakikatten helake sürüklemektedir.
Bu şiddetli rüzgarlar hakkani yöne dönerse gönlünde muhabbet rüzgârları esip, seni sarsmaya başladığı zaman. “İzâ zülziletil ardu zilzâleha” (99/1) âyetinde bahsedildiği gibi o vuruntular, sana gelmeye başladığı zaman, senin hayâl gücün çatlamaya başlar. (M.D.)
“Nefsânî sıfatları ve perdeleri yok eden kahır tecellileri” dir. Bu tecelliler, tıpkı bir kasırganın önüne kattıklarını savurduğu gibi, insanın Hak’tan uzaklaşmasına sebep olan nefsânî bağları, benlik ve enâniyet perdelerini ortadan kaldırır. Bu yönüyle “âsıfât”, celâl tecellilerinin (kahır, gazap, kahr) bir yansımasıdır.
“Yaydıkça yayanlara andolsun.” “Âsıfât’ın yok ettiği ve helak ettiği şeyleri yeniden dirilten, yayan ve ihya eden nûrlar”dır. “Nâşirât”, “muhabbet ve rahmet tecellilerinin (rahmet ve lütuf nûrları)” yayılmasıdır. Kahır tecellileri (âsıfât) nefsânî perdeleri yok ettikten sonra, bu rahmet nûrları kalbi kuşatır, ilâhî ahlâkı yayar ve kişiyi Hak’tan alıkoyan engelleri tamamen kaldırır.
“Celâl” ve “Cemâl” tecellileri arasındaki dengeyi göstermesi açısından önemlidir. Önce kahır (âsıfât), sonra lütuf (nâşirât) gelir. [5]
Hakkıyla yayanlar ve hakk’ı ayıranlar; Vehim ve ilhamı vahiy, ilham ve firaset ile Hakk’tan batılı ayıranlardır. (M.D.)
“Fârikât”, Hak’tan gelen ile nefsânî arzuları, doğru ile yanlışı, hakikat ile vehmi birbirinden ayırır. “Her birini kendi makamında ikame ederek birbirinden ayırt eder”. "Mülkıyât" ifadesi“ilim ve hikmeti (zikri) ilkâ eden tecelliler”dir. “Zikr”, Allah’ı anmak ve hatırlamak demektir; fakat bu âyette kastedilen, ilâhî bilginin (marifet) ve hikmetin kalbe atılmasıdır. Bu tecelli, “fenâ” halinde değil, fenâdan sonra “bekâ” mertebesinde gerçekleşir. Şöyle ki:
Fenâ hali henüz tamamlanmamışsa, bu ilim ve hikmetin akledilmesi vehmin karışmasına sebep olabilir.
Ancak fenâdan sonra, tecelli “ilim ve hikmeti bir ilkâ (kalbe atma) olarak” zuhur eder; bu ilim artık vehimden arınmış, saf bir marifettir.[6]
Özür ve uyarı için öğüt bırakanlar resüller ve onların resülleri olan irfan ehlidir. Hakk’tan alınan vahiy ve ilham ile nefsi emmarenin vehim ve hayali ile yaşayanları uyarır. Ve Hakikat-i Muhammediye karşı yapmış oldukları haksızlıklarından özür dileyebilmeleri için öğüt verirler. (M.D.)
Uzren (özür): Bağlı olanlar, tevbe edip Allah’a yönelenler için bir “özür” (günahlarının silinmesi, sıfatlarının ve nefsânî hallerinin bağışlanması) anlamına gelir.
Nüzrâ (uyarı): Tabiatın ve bedenin örtülerine gömülmüş, gaflet perdeleri ve şehvetler sebebiyle Hak’tan perdelenmiş olanlar için bir “uyarı” (tehdit ve ikaz) anlamına gelir.
Kıyamet mutlaka gerçekleşecektir. Kişi kendi hakikatini idrak eder daha bu dünya hayatında idraken kıyametini koparacaktır. Ya da hayali yaşantısı ile zahiri yaşantısı son bulacak ve mecburi kıyamet üzerine kopacaktır. (M.D.)
Bu beş tecelli üzerine yapılan yeminin cevabı, kıyametin mutlaka gerçekleşeceğidir. Kıyamet, sadece fizikî dünyanın sonu olarak değil, aynı zamanda “her an yeniden halk ediliş” (tecdîd-i halk) anlayışıyla da ilişkilidir. Kıyamet, aynı zamanda nefsânî perdelerin tamamen kalktığı, hakikatin (el-Hâkka) zuhur ettiği andır. O gün, “mürselât” ile “mülkıyât” arasında anlatılan tüm tecellilerin nihai sonucu ortaya çıkacaktır.[7]