Ve ce'alnâ sirâcen vehhâcâ(n)
Alev alev yanan aydınlatıcı ve ısıtıcı bir kandil yarattık.
İçlerine ışık saçan bir kandil astık.
Nebe' Suresi'nin 13. ayeti, Allah'ın kudretini ve yaratıcılığını, özellikle de evrendeki düzeni ve insanlığa sağladığı faydaları vurgulamaktadır. Ayet, güneşin 'parlak ışık veren' bir varlık olarak yaratılmasını dilbilimsel ve semantik açıdan ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin Kur'an'da genellikle iki anlama geldiğini belirtir: Bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek (tahvil) veya bir şeyi yaratmak (ihdas). Bu ayette 'güneşi yaratmak' anlamında kullanılmıştır, yani Allah'ın kudretiyle onu var etmesidir. (el-Müfredât, s. 195)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ceale' fiilinin Kur'an'da 'halka' (yaratmak) anlamında kullanıldığına dikkat çeker. Burada 'güneşi yarattık' manasındadır ve mecazi bir anlatım değil, doğrudan bir yaratma eylemini ifade eder. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 250)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ceale' fiilinin Kur'an'daki kullanımının, Allah'ın evreni ve içindekileri belirli bir düzen ve amaçla var etme kudretini gösterdiğini vurgular. Bu ayette, güneşin yaratılışı, Allah'ın kozmik düzeni kurmadaki mutlak iradesini yansıtır. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 180)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sirâc' kelimesinin 'ışık veren' anlamına geldiğini ve Kur'an'da güneş için kullanıldığında onun aydınlatıcı ve ısıtıcı özelliğini vurguladığını belirtir. Bu ayette güneşin bir lamba gibi dünyayı aydınlattığına işaret eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 470)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sirâc' kelimesinin aslen 'kandil' veya 'lamba' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da mecazen güneş için kullanıldığında onun parlaklığını ve ışık saçma özelliğini ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'sirâc' kelimesi, güneşin dünyayı aydınlatma işlevini vurgular. (el-Müfredât, s. 401)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sirâc' kelimesinin semantik alanının, sadece yapay ışık kaynaklarını değil, aynı zamanda doğal ve güçlü ışık kaynaklarını da kapsadığını belirtir. Güneş için kullanılması, onun evrensel ve sürekli bir aydınlatıcı olduğunu vurgular. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 210)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'vehhâc' kelimesinin 'şiddetli parlayan' ve 'çok sıcak' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette güneşin sadece ışık vermekle kalmayıp aynı zamanda yakıcı bir ısıya sahip olduğunu da ifade eder. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 500)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'vehc' kökünden türeyen 'vehhâc' kelimesinin, 'parlaklık ve şiddetli ısı' anlamlarını bir arada taşıdığını açıklar. Ayetteki kullanımı, güneşin hem göz kamaştırıcı ışığını hem de yaşam için gerekli olan ısısını vurgular. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 5, s. 250)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'vehhâc' kelimesinin 'sirâc' kelimesini niteleyerek, güneşin sıradan bir ışık kaynağı olmadığını, aksine çok güçlü, parlak ve ısı yayan bir kaynak olduğunu pekiştirdiğini ifade eder. Bu, Allah'ın yaratma kudretinin büyüklüğünü gösterir. (Umdetü'l-Huffâz, c. 4, s. 300)
Nebe' Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur.
Güneş bakabillahı hakikat-i ilahi güneşi olarak aydınlatır. “ İz- -T-B- ”
Âyet numarası görüldüğü gibi “13” tür. “13” ise Hazret-i Muhammed (s.a.v.)in Şifre rakamıdır. Sayısal toplamı ise 78+13= 91 dir. (91) Şems sûresinin sayısal değeri ve gizli yazılışı ile “19” İnsan-ı kâmil’in şifre rakamıdır.
“Vehhâc” kelimesi, ışığın şiddetini, sürekliliğini ve yakıcılığını ifade eder.
Fusûs’ül‑Hikem’de insan‑ı kâmil anlayışına göre, insan-ı kâmil, tıpkı bu âyetteki “vehhâc” kandil gibi, ilâhî nûru en yoğun şekilde yansıtan ve bu nûru çevresine yayan bir varlıktır. O, karanlıkta kalan diğer nefsânî varlıklara (nefs-i emmâre) ışık tutar, onlara doğru yolu gösterir. Bu yönüyle âyet, insan-ı kâmilin âlemdeki konumunu ve misyonunu da sembolize eder.
Gönül göğünde Nefis yıldızı söndürülüp, hayali kamer den Nûr-u Muhammedi kamerininden aydınlanılırsa, Hakikat-i İlahi güneşi gönülde parıl parı kandil gibi kılınır. (M.D.)
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.
Şu'leler, cevherler ile dönücü olur; şu'le o taraf gider de cevher menba'ı olur.
Ya'ni örneğin pırlanta karanlıkta parıldamaz; fakat bir şu'leye ma'ruz kalınca, her tarafı pırıl pırıl yanar. Bundan dolayı şu'leler bu cevher ile döner; ya'ni tâliplerin niyâz şu'leleri, insan-ı kâmil cevheriyle döner ve tâliplerin bu niyâz şu’leleri, kendi külleri ya’ni tümleri ve imamları olan insân-ı kâmiller vâsıtasıyla küllün küllü ya’ni bütünün bütünü olanlar, "hakîkat-ı muhammediyye"ye gider ki bu hakîkat o küll ve imam olan her bir insân-ı kâmilin menşe'i ve menbaıdır.
Pencerenin aydınlığı odanın etrâfına koşar; çünkü güneş bir burçtan bir burca gider.
Bu beyt-i şerîfte "taayyünler âlemi" pencereye, "aydınlık" nebevî nûra, "odanın etrâfı" insân-ı kâmillerin kalbine ve bu şekilde "nebevî nûr" güneşe ve "ilâhî isimler ve sıfatlar" burçlara benzetilmiştir.
Ya'ni taayyünler âlemi, hükümleri ve eserleri açığa çıkması gereken ilâhî isimlerin ve sıfatların îcâblarına göre, nebevî nûr olan insân-ı kâmillerin kalbine akseder.
Her kimin yıldızlar ile yakınlığı varsa, o kimsenin muhakkak kendi yıldızı ile koşması vardır.
Yıldızlar ilmine göre her kişinin yedi gezegenden birisinin rûhâniyyetine yakınlığı vardır. Bundan dolayı o kimsede o yıldızın rûhâniyyetinin özelliği ve te'siri de vardır; ve o kimse mutlaka dünyevî hayatında o yıldızın özellikleri ve te'sirleri altında yaşar. Bu konudaki detaylar yıldızlar ilmi kitaplarındadır. Ve Cenâb-ı Pîr gelecek beyitlerde biraz îzâh buyururlar. İşte bunun gibi bir kimse hakîkat-i muhammediyye güneşinden nûrunu alan insân-ı kâmil yıldızlarından birisine mensûp olursa, onun meşreb ve özelliği altında terbiye görür.
Onun talihi Venüs olursa, mutluluğa ve aşka ve talebe tam meyli vardır.
Venüz yıldızının rûhâni özelliği mutluluk ve aşk ve taleptir. Bu yıldızlara mensûp olan kimsede bu eserler gözükür. Bunun gibi, bir kimsenin mensûp olduğu insân-ı kâmil cemâlî ise, onda da cemâlî tecellîlerin eserleri gözükür ve ma’rifet sohbetlerinde ve insanlara muâmelelerinde mülâyim olur.
Ve eğer Mars’a mensûp kan dökücü huylu olursa, o çekişme ve iftirâ ve düşmanlık ister.
Ya'ni Mars yıldızının rûhâni özelliği sertliktir; buna mensûp olanlar da kavgacı ve i’tirâz edici ve düşman olucu olurlar. Bunun gibi bir kimsenin mensûp olduğu insân-ı kâmil celâlî ise, onda da celâlî tecellîlerin eserleri gözükür ve hakîkat sohbetlerinde ve insanlara muâmelelerinde haşîn olur ve muhâtabının kalbinin kırılmasını dikkâte almaz.
Yıldızların arkasında yıldızlar vardır ki, onlarda yanma ve uğursuzluk olmaz.
Bu meşhûr olan yedi göğün ayrı olarak, başka göklerde seyrederler.
Bu beyt-i şerîfler Cenâb-ı Pîr-i destgîrin yıldız sistemlerindeki çok büyük keşfleridir ki, hâli hâzırda çağımızdaki astronomi bilginlerinin elde edebildikleri bilgiler de budur. Buyururlar ki: Yıldızlar ilminin bahsettigi yıldızlar, meşhûr olan Merkür, Venüs, Mars ve diğerleri… İsimlerindeki yıldızlardır ki, bunların uğurlu ve uğursuz olan rûhânî özellikleri belirlenmiştir; fakat bu sonsuz uzayda, bu yıldızların arkasında çok uzak mesâfelerde nice yıldızlar vardır ki, özellikleri belirlenebilmiş değildir; onlar başka göklerde, başka güneş sistemlerinde dönerler. Onların hareketleri, bu bildiğimiz yedi göğün hâricindedir. Bu ma’nâ "Allah Teâlâ, milyonlarca kandil halk edip, onları vücûd arşına astı; ve gökler ve yer ve onlarda olan şeyler, hattâ cennet ve cehennem hepsi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Allah Teâlâ'dan başka bir kimse bilmez" hadîs-i şerîfine uygundur. Âyet-i kerîmede de güneşe “sirâcen vehhâcâ” ya’ni "Parlak kandil..." (Nebe', 78/13) buyrulmuş oldugundan, hadîs-i şerîfteki milyonlarca kandiller sonsuz güneş sistemlerinden ibâret olmuş olur.
Bunun gibi, halkın gözünde meşhûr olan ve tanınan insân-ı kâmillerden başka, birtakım kâmiller daha vardır; onlarin yüksek meşrebleri ve görünme yeri oldukları ilâhî isimler herkesce bilinir değildir.
Hudâ nûrlarının harâreti içinde sâbittirler; birbirlerine birleşik değildirler; ayrı da değildirler.
Hz. Pîr'in bu beyt-i şerîfteki yüksek keşifleri hayret vericidir. Tamamiyle uzaydaki güneş sistemlerini tasvîr buyuruyorlar. "Hudâ nûrları" sözüyle güneşlere; ve "hararet" sözüyle onların da bizim güneşimiz gibi ısı kaynağı olduğuna işâret ve bu yıldızların bu güneşin etrafında hem seyirde ve hem de çekim kanunu ile sâbit oldugunu; ve birbirlerine birleşik olmayıp yörüngelerinin ayrı olduğunu ve birdiğerinden ayrı olmakla berâber, ilâhî çekim kānûnu ile kendi sistemlerinden ayrı olmadıklarını açık bir şekilde beyân buyururlar.
İşte bunlar gibi, o insân-ı kâmiller de, Hakk’ın tecellî nûrlarının harâretinde sâbittirler; görünme yeri oldukları gālib isimlerin ve meşreblerinin farklılığı dolayısıyla birdiğerine birleşik değildirler; fakat hakîkatlerinin bir oluşu yönüyle, birdiğerinden ayrı da değildirler.
Her kimin talihi o yıldızlardan olursa, onun nefesi kâfirleri recmde yakar.
Ya'ni yıldızlar ilmi erbâbınca bilinen ancak yedi yıldızın rûhânî özellikleridir. Bunların arkasında seyreden ve kendi sistemlerinde sâbit olan yıldızların rûhânî özellikleri onlar tarafından bilinmektedir. Bunu da bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr beyân buyururlar. O yıldızların rûhâniyyetine mensûp olanların nefesi, kâfirleri recm ve tard emrinde yakar; ya'ni gâyet te’sirlidir. Hz. Pîr'in bu yüksek beyânı yıldızlar ilmi erbâbına yeni bir bilgi sahası açıyor.
Onun gazabı Mars’a mensûp olan gazab değildir. Değişkenlik gidici ve gālip ve mağlûp huyludur.
Ya'ni bu yıldızlara mensûp olanlarda da gazab vardır; fakat Mars gezegenine mensûp olan gazab gibi değildir. Çünkü Mars gezegeninin rûhâniyyetinin eseri olan gazab sâbit değildir; ara sıra değişir ve gâh gālip ve gâh mağlûp olur. Örneğin Venüs gezegeninin rûhâniyyeti mutluluk gerektirir. Biri Mars ve diğeri Venüs özellikleri taşıyan iki kimse karşılaşınca, ba’zen Venüs özellikleri olan, Mars özellikleri olana gālip olur; fakat bu özellikleri bilinmeyen yıldızlara mensûp olanların gazabı, Mars özellikleri olanların gazabı gibi nefsânî değil, Hakkānî gazab olduğundan, mağlûbiyet ve değişkenlik onların şânından değildir. Çünkü bunlar yedi gezegenin özelliklerinden ve rûhânî te’sirlerinden kurtulmuş olan Hakk’ın evliyâlarıdır.
Gālip olan nûr, noksanlıktan ve karanlıktan selâmettedir; Hakk'ın nûru iki parmak arasındadır.
Nebîlerin ve evliyânın rûhânî nûrları, diğer rûhâniyyetlere gāliptir; o nûra noksanlık gelmez ve karanlık bulaşmaz. Çünkü o nûr Hakk’ın Zât’ının nûru olup, O'nun Cemâl ve Celâl sıfatları arasındadır. Diğer eşyâda olan Hakk’ın nûru ise isim perdeleri arkasından ve kesâfet âleminden gelir; bundan dolayı onların nûru, diğer nûrlar üzerine gāliptir. Çünkü o nur, perde arkasından ve kesâfet âleminden gelmez.
O nûru canlara Hak saçar; ikbâl sahîpleri de etek açar.
Ve o saçılan nûru bulan, Hakk'ın gayrısından yüz çevirdi.
Ya'ni gālip ve noksanlıktan ve karanlıktan selâmette olan hidâyet nûrunu ezelde Hak saçtı ve Hâdî ismine mazhar olan ikballiler de isti'dâd eteklerini açtılar. İsti'dâdlarının eteğinde bu nûru bulan ikballiler, bu kesâfet âleminde maddesel beden ile açığa çıktıkları zaman, yüzlerini Hakk’ın gayrısından çevirdiler. Ya'ni eşyâdan herhangi bir şeye yönelirlerse, Hak
için yöneldiler; o şeyin aynı ve zâtı için yönelmediler.[19]
Ey kimse, senin sıfatların marifet güneşidir; ve feleğin güneşi bir sıfatın bendidir.
Ey insân-ı kâmil, sen bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeyi câmi’ olan “Allâh” ism-i zâtının mazharısın ve bu sıfat ve esmânın ahkâm ve âsârı senin vücûdundan fiilen zâhir olduğu için, sen bunları ma’rifet-i zevkiyye ile ârifsin ve sen yeryüzünde Hakk’ın halîfesisin. Binâenaleyh senin sıfatlarından her birisi bir ma’rifet güneşidir ki, sen bu maârif-i rabbâniyye ile muzlim ve bulanık olan kalbleri nurlandırırsın. Feleğin o sûrî güneşi ise ancak Hakk’ın bir sıfatının mazharıdır ki, o sıfat ile cihândan sûrî zulmeti kaldırır ve geceyi gündüz yapar. Cenâb-ı Pîr efendimizin sûrî güneşin bir sıfat ile mukayyed olduğunu beyân buyurması, gâlib olan sıfat nokta-i nazanndandır. Yoksa her bir sıfat-ı galibin zımnında birçok sıfât mündemicdir.
Nitekim güneş sıfat-ı “hayât”ın dahi mazhandır ve ondan hayât-ı nebâtiyye ve hayvâniyye neşv ü nemâ bulur. Ve kezâ sıfat-ı “kahr’’ın dahi mazharıdır; “te- şemmüs" dedikleri illet ile hayât-ı hayvâniyyeyi kahreder. Fakat gâlib ve azhar ve mahsüs olan sıfat nûriyyettir. Nitekim âyet-i kerîmede bu sıfat-ı gâlibeye işareten, [“Güneşi ziyâ kılan”] (Yûnus, 10/5) ve [“Ve (oraya) parlak kandiller astık”] (Nebe’, 78/13) buyurulur. Fakat halîfe-i Hak olan ârif-i billâh böyle değildir. Bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin ahkâm ve âsârı âlem-i kevne onun yedi ile tevzî’ buyurulur. Bunun için onun hakkında, “Sen olmasa idin, eflâki yaratmaz idim” buyurulur.[20]
Nûr ayın lâyıkıdır ve ziyâ güneşin lâyıkıdır. Bunu Kur’ân'da oku!
“Nûr”, ayın lâyıkıdır; çünkü ay güneşten aldığı ziyâdan münevver olur ve arza o nûru neşr eder, onun nûru kendinden değildir. “Ziyâ” ise güneşin lâyıkıdır; zîrâ güneşin ziyası zâtından zuhûr eder. Ve ziyânın menşei hararettir ve o harâret güneşte vardır, ayda yoktur. Cenâb-ı Hak güneş hakkında (Nebe’, 78/13) ya’ni “Çok yanıcı bir kandil” vasfıyla tavsîf buyurdu. Ve Kur'ân-ı Kerîm’de (Yûnus, 10/5) ya’ni “O öyle Allah’dır ki güneşi ziyâ ve ayı nûr yaptı” buyurulur. Bu güneşin ve ayın vasfını Kur’ân’dan oku!
“Nebâ”, nûn’un fethiyle, haber ma’nâsınadır; “haber”den murâd Kur’ân-ı Kerîm olur. Ve nûn’un zammıyla “nübî”, Kur’ân demek olup, kâfiyeye riâyeten “yâ”, elife kalb olunmuştur.
Ey baba, Osur an güneşe ziyâ tabir etti; ve o kamere de nûr ta'bîr etti, buna bak!
Vaktâki güneş muhakkak aydan daha âlî geldi, binaenaleyh câh sebebiyle ziyâyı da nûrdan efdal bil!
Güneş açık bir sûrette kadir ve menzilet i’tibâriyle aydan daha yüksek olunca, ziyâyı da nûrdan efdal bil. Bunun gibi insân-ı kâmilin ve ulemâ-yı billâhın aydınlığı kendi zâtından ve hakîkatindendir; ve ulemâ-yı zâhirin ve insân-ı nâkısın aydınlığı ârızîdir, kendinden değildir.
Çok kimse ayın nûrandan açık yolu görmedi; vaklâki güneş zahir oldu, o aşikâr oldu.
Ay aydınlığı güneşin ziyâsı mertebesinde olmadığı için çok kimseler, esnâ-yı seferde açık ve doğru yolu göremedi; ancak güneş doğduğu vakit, o yol zâhir oldu. Bunun gibi ulemâ-yı zâhirin ilminden doğru yol olan hakıkat-ı tevhîdi ibâdullahın çoğu göremediler; ancak güneş mesâbesinde olan insân-ı kâmillerin telkîn ettikleri ulûm-ı ledünniyye ziyâsıyla o doğru yolu gördüler. Meselâ ulemâ-yı zâhir “Hak, bu vücûd-ı kesîf sâhibi olan âlem-i şehâdeti ilmi ile ihâta etmiştir ve Zât’ı ile ihâta etmemiştir ve sereyân-ı Zâtı yoktur; zîrâ Zât-ı Hak bu âlemden münezzehdir,” derler. Eğer kendilerine hitâben: “Bu âlemin fezâda kapladığı bir mahal vardır, bu mahal Zât-ı Hakk’ın vücûdundan hâriç midir? Eğer hâriç ise, Hakk’ın hudûdu ayn ve bu eşyânın hudûdu ayn olur. Bu ise Zât-ı Hakk’ı tahdîd olduğundan bâtıldır!” diye sorulsa, aslâ mukni’ bir cevâb veremezler. Fakat ulûm-i ledünniyye sâhibi olan insân-ı kâmil, Hakk’ı hem tenzih ve hem de teşbih sûretiyle gâyet mukni’ cevaplar verir. Nitekim Mesnevî-i Şerirde ve Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'inde ve şâir âsârı aliyyesinde bu cevâblar gâyet açık ve mukni’ bir sûrette mündericdir.
Güneş a’razı kâmil gösterdi; şübhesiz pazarlar gündüzde oldu.
Güneş renk ve vasıf gibi birtakım arazları kemâliyle gösterdi; onun bu gösterişinden dolayı pazarlar ve alış verişler gündüzde yapıldı; zîrâ gece ay aydınlığında ve sun’î ışıklar altında yapılan alış verişlerde, hem alıcı ve hem de satıcı aldanır. Alıcı, aldığı kumaşın rengini lâyıkıyla fark edemez. Meselâ sarı rengin muhtelif derecâtı vardır, onlar bu ışıklar altında fark olunamaz ve satıcı da ba’zan kalp parayı lâyıkıyla temyîz edemez. İşte ilm-i zâhirînin aydınlığı da, ay aydınlığı kadardır. Fakat ulûm-ı ledünniyye, güneşin ziyâsı gibidir. Nitekim bu Mesnevîy'i okuyanlar, aradaki farkı derhal görürler. “A’râz”, “araz”ın cem’idir. Araz, renkler gibi, kendi zâtıyla kâim olmayıp bir cevherin ve maddenin vücûduyla beraber zâhir olan şeye derler; cevherin zıddıdır; ve metâ’ ma’nâsına da gelir.
Tâ ki kalp ve nakd iyi zuhûra gele, tâ ki gabinden ve hîleden uzak ola!
“Kalp”, geçmez para; “nakd”, geçer para ma’nâsınadır. “Gabn", alış verişte aldanmak demektir. Ya’ni “Herkes geçer para ile geçmez parayı tefrik etmek ve alış verişte aldanmaktan ve hileden uzak olmak için gündüzü bekler ve gece alış verişinden tevakki eder.”
'Tâ ki onun nûru, yeryüzünde tâcirlere, âlemlere rahmet olarak kâmil geldi.
Ya’ni “Güneşin nûru ve aydınlığı yeryüzünde zâhirî ticâret edicilere ve işlerini lâyıkıyla görmek için âlem halkına rahmet-i ilâhiyye olarak kâmil bir hâlde zâhir olduğu gibi, güneş gibi olan insân-ı kâmilin nûru da âhiret tacirlerine ve hidâyet ve selâmet-bahş olmak husûsunda umûma rahmet olmak üzere kâmil olarak geldi." Zîrâ ehl-i şerîatı, şeriat dâiresinde ve ehl-i tarîkati, tarikat dâiresinde ve ehl-i hakikat ve ma’rifeti de, hakîkat ve ma’rifet dâiresinde irşâd eder. Ve ehl-i felsefeyi ve münkirleri akıl ve mantık dâiresinde ilzâm ve iskât eder. Nitekim Mesnevî-i Şerif in münderecâtı bu sözlerimizin açık delilidir.
Fakat kalb-zene [=kalpazan] pek mebgûzdur; zîrâ ondan dolayı onun için nakid ve ve raht kâsid oldu.
“Kallâb”, kalb-zen [=kalpazan] ve sahtekâr ma’nâsınadır. Ya’ni “Zâhir bir güneş, kalp para sürmek ve kötü eşyâ satmak isteyenlerin indinde pek meb-güzdur. Onlar gece alış verişinden pek memnûn olurlar; ve çünkü onların işleri temiz değildir ve onların süreceği kalp nakid ve çürük eşyâ, güneşin nûrundan kâsid olur.” Îşte güneş mesabesinde olan insân-ı kâmilin önünde kalp para ve çürük mal mesâbesinde olan ulûm-ı istidlâlî de böyledir. Bu ilmin sâhiblerini, ilimleri ancak zulmet-i tabîat içinde sürebilirler. Nitekim ulûm-ı zâhiriyyede allâme-i cihân olan Fahreddîn-i Râzî (rahmetullahi aleyh)i, Necmeddîn-i Kübrâ (k.s.) hazretlerinin önünde "Vücûd-ı Hakk’ı bin bir delil ile isbât etmiştir!" diye medh ettikleri vakit, hazret: “Demek ki, bin bir şübhesi varmış!” cevâbını vermiş ve medh edenleri hayrette bırakmıştır. Zîrâ delîl, şübheyi izâle için ikame olunur.[21]