Ve kulle şey-in ahsaynâhu kitâbâ(n)
Biz ise, her şeyi bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) tamamiyle sayıp tespit ettik.
Biz ise herşeyi sayıp bir kitaba geçirmişiz.
Bu ayet, Allah'ın her şeyi eksiksiz bir şekilde kaydettiğini ve kuşattığını ifade etmektedir. Ayet, ilahi bilginin ve kudretin sınırsızlığını, hiçbir şeyin O'nun ilminden ve kontrolünden kaçamayacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şey' kelimesinin varlığı sabit olan veya varlığı tasavvur edilebilen her şeyi kapsadığını belirtir. Ayetteki 'küllü şey' (her şey) ifadesi, Allah'ın ilminin ve kaydının evrendeki hiçbir varlığı veya olayı dışarıda bırakmadığını, her zerreyi kuşattığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'şey'in, 'mevcut' (var olan) veya 'ma'dûm' (yok olan) olabilen, hakkında bilgi edinilebilen her şey için kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın ilminin ve kaydının sadece mevcut olanları değil, aynı zamanda gelecekte olacakları ve hatta olası durumları da kapsadığını ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ihsâ' fiilinin 'saymak' ve 'kaydetmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ahsaynâhu' ifadesi, Allah'ın her şeyi eksiksiz bir şekilde saydığını, hiçbir ayrıntıyı atlamadan kaydettiğini ve bu kaydın tam bir bilgi ve kontrolü ifade ettiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ihsâ'nın mecazi olarak 'bilmek' ve 'kuşatmak' anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Bu ayetteki 'ahsaynâhu', sadece niceliksel bir sayımı değil, aynı zamanda Allah'ın her şeyin mahiyetini, özelliklerini ve akıbetini tam olarak bildiğini ve kontrol ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ihsâ' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın mutlak ilmini ve kudretini ifade etmek için kullanıldığını belirtir. 'Ahsaynâhu' ifadesi, Allah'ın her şeyi en ince ayrıntısına kadar bildiğini, kaydettiğini ve bu bilginin O'nun yargılama gücünün temeli olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kitâb' kelimesinin 'yazmak' kökünden geldiğini ve yazılı olan her şeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'kitâben' ifadesi, Allah'ın her şeyi somut, kalıcı ve eksiksiz bir kayıt halinde tuttuğunu, bu kaydın ilahi bir hüküm ve delil niteliği taşıdığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kitâb'ın sadece yazılı metin anlamına gelmediğini, aynı zamanda 'farz kılmak' ve 'hükmetmek' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Bu ayetteki 'kitâben', Allah'ın her şeyi bir düzen ve yasa dahilinde kaydettiğini, bu kaydın O'nun iradesinin ve hükmünün bir tezahürü olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kitâb'ın Kur'an'da genellikle ilahi bilgi, kader ve hükmün yazılı belgesi olarak kullanıldığını açıklar. 'Kitâben' ifadesi, Allah'ın her şeyi rastgele değil, belirli bir düzen ve hikmetle kaydettiğini, bu kaydın ahiretteki hesaplaşmanın temelini oluşturacağını ima eder.
Nebe' Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyet-i kerime zat mertesi âyetlerindendir.
Yazılanlar ilm-i ilahi programı olan “Ayan-ı Sabite” dir. Sabit ayn lar olan bu program neticesinde emr-i iradi olarak Rabb-i ne muti olarak hareket edilir, yalnız bu âlem emri teklifi âlemi olduğu için mudill üzere olmaktan, hadi üzere olmaya davet olunduğu için nefis ile yapılanlar her bir işin sorumluluğu cezası (karşılığı) vardır. (M.D.)
“Kitap” ve “yazma” eyleminin ezelî hakikati, “a‘yân‑ı sâbite” (ezelî sabit hakikatler) öğretisinde bulunur. Ona göre Allah, her şeyi yaratmadan önce kendi ilminde eşyanın hakikatlerini bilir. İşte bu ezelî bilgi, “yazılı kitap” (el‑kitâbü’l‑mubîn / el‑kitâbü’l‑imâm) olarak isimlendirilir. A‘yân‑ı sâbite, tüm mümkün varlıkların (insan, cin, eşya, olaylar) Allah’ın ilminde sabit olan özleridir. Bunlar, henüz dış dünyada var olmayan, fakat ilm-i ilâhîde “yazılı” bulunan hakikatlerdir. Âyetteki “her şeyi bir kitapta sayıp yazdık” , işte bu ezelî tespit ve takdir anlamına gelir.
“İhsâ” (sayıp yazma), a‘yân-ı sâbite’deki tüm varlıkların, onların sıfatlarının, istidatlarının, ömürlerinin, rızıklarının ve ecellerinin tek tek belirlenmesi ve kaydedilmesi demektir. Bu, ilâhî ilmin zamandan münezzeh, bütüncül ve kuşatıcı bir tecellisidir. Her şey bu “kitap”ta birer “harf” gibi yazılıdır ve var oluş âlemine çıkmaları (vücûd mertebesine) bu yazının bir “okunması”ndan ibarettir.
Fütûhât-ı Mekkiyye’de “ilm-i ilâhî” kavramı, bu âyetin anlaşılmasında anahtardır. Ona göre Allah’ın ilmi, yaratılmışların bilgisinden tamamen farklıdır; O, her şeyi ezelden bilir. “İhsâ” (sayıp yazma), işte bu ezelî ilmin bir tecellisidir. “Her şey” (küllü şey’in) ifadesi, bu ilmin kapsamını gösterir. İbnü’l‑Arabî’nin ifadesiyle, “Allah’ın ilmi, bir şeyin a‘yân‑ı sâbitesinin, istidadının, ömrünün, rızkının ve ecelinin belirlenmesidir.” Yani “sayma” ve “yazma” eylemleri, aslında bu ezelî tespit ve takdirin dünyevî bir ifadesidir.
Kitap” (el‑kitâb), klasik tefsirlerdeki “Levh‑i Mahfûz” (korunmuş levha) ve “İmâm‑ı Mübîn” (apaçık ana kitap) kavramlarıyla örtüşür. Bu, üzerinde her şeyin yazılı olduğu, silinmez ve değişmez bir hakikattir. Âyetteki “sayıp yazmışızdır” (ahsaynâhu kitâben) ifadesi, bu ezelî yazının, ilm-i ilâhîdeki kesinliğini vurgular. Bu “kitap”, aynı zamanda insan-ı kâmilin hakikatidir. İnsan-ı kâmil, bu “kitap”ın en mükemmel tecellisidir. Onun kalbi, âdeta “Levh‑i Mahfûz”un bir nüshası gibidir.
“Allah’ın ezelî ilmi (ilm‑i ilâhî), her şeyi (a‘yân‑ı sâbite’yi, amelleri, kaderi) kuşatmış ve belirlemiştir. Bu belirleme, ‘kitap’ (el‑kitâbü’l‑mubîn, Levh‑i Mahfûz) olarak isimlendirilir. Âyetteki ‘sayıp yazmak’ (ihsâ), işte bu ezelî tespit ve takdir anlamına gelir. Her şey bu ‘kitap’ta birer ‘harf’ gibi yazılıdır ve varlık âlemine çıkışları, bu yazının ‘okunması’ndan başka bir şey değildir. İnsan-ı kâmil ise, bu ‘kitap’ın en mükemmel tecellisidir.”
(İnnâ nahnu nuhyil mevtâ ve nektubu mâ kaddemû ve âsârehum ve kulle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn.)
(36/12) “Muhakkak ki Biz, ölüleri diriltiriz. Ve takdim ettiklerini ve onların eserlerini yazarız. Ve herşeyi İmam-ı Mübin'de saydık.”
İmâm-ı Mubîn Kûr’ân-ı Kerîm’in tafsilât üzere bu dünyâdaki halidir yâni önde olan açık kitâp mânâsınadır. Bu mânâ da üç türlü kitâp vardır:
Birincisi, Elif, Lâm, Mîm kitâbı. Bu üç harfin mânâsı bütün bu âlemleri özet olarak kaplamış vaziyettedir. Elif, ahadîyyetin bütün mertebelerde zuhuru, Lâm Ulûhîyyetin bütün mertebelerde zuhuru, Mîm ise Hakîkati Muhammedîyye’nin bütün mertebelerdeki zuhurudur.
İkincisi, İmâm-ı Mubîn yâni, önde olan, açık kitâp.
Üçüncüsü, İnsân-ı Kâmil yâni konuşan kitâptır.
Kûr’ân-ı Kerîm’i ancak bu şekilde tanıyabiliriz başka şekillerde derinliklerinden haberdâr olmadığımız için sadece kağıdını ve yazı şekillerini görürüz, mânâlarını anlaya-mayız.
Kûr’ân-ı Kerîm kağıda basılı “Mushaf” olarak bir yerde kapalı durduğu haliyle bir şey ifâde etmiyor, insânda tek başına olarak bir şey ifâde etmiyor, işte insânın bu kağıda basılı Kûr’ân-ı Kerîm’deki ibareleri alması lâzım ki okusun, anlasın ve anlatsın. Samit-susan, Kûr’an dediğimiz kağıda basılı “Mushaf” olan haliyle konuşan Kûr’an dediğimiz insânın birlikte faaliyet göstermesi gerekiyor ki işte o zaman açılım olsun ve “innâ nahnu nuhyil mevtâ” meydana gelsin. Ve bu dünyada iken İlâh-î hayata geçmiş olabilsin. Aksi halde ölü gelip ölü gitmiş, bütün bu oluşanlar ise sadece hayali bir yaşam olmuş olur.[31] “ İz- -T-B- ”