Ve-nnâzi'âti ġarkâ(n)
Andolsun (kafirlerin ruhlarını) şiddetle çekip çıkaranlara,
Andolsun şiddetle çekip çıkaranlara,
Nâziât Suresi'nin ilk ayeti, yemin formunda olup, ruhları şiddetle çeken varlıklara işaret eder. Bu ayet, kıyamet ve ölüm anının dehşetini tasvir etmek için güçlü bir dil kullanır ve 'çekip alanlar' ile 'şiddetle çekme' kavramları üzerinden derin bir anlam katmanı sunar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'en-Nâziât' kelimesini, ruhları bedenlerden çeken melekler olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, bu çekme eyleminin şiddetine ve kesinliğine vurgu yapar, ölüm anının kaçınılmazlığını ve dehşetini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nez' (نَزْع) kökünü, bir şeyi yerinden şiddetle söküp çıkarmak olarak tanımlar. Ayetteki 'en-Nâziât' ise, ruhları bedenlerden çeken melekleri veya ölümün kendisini ifade ederken, bu çekme işleminin zorluğunu ve acısını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nez' kökünün Kur'an'daki kullanımının, genellikle bir şeyin zorla, şiddetle ve kökünden sökülerek alınması anlamını taşıdığını belirtir. 'En-Nâziât' kavramı, ölüm meleğinin ruhu bedenden ayırma eyleminin acımasızlığını ve geri dönülmezliğini sembolize eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ğarkan' kelimesini, 'tamamen batırmak, boğmak' anlamında kullanır. Ayetteki 'en-Nâziât ğarkan' ifadesi, ruhların bedenlerden sanki boğulurcasına, tüm gücüyle ve şiddetle çekilmesini mecazi olarak anlatır, bu da çekme eyleminin yoğunluğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ğark' kelimesinin, bir şeyin içine tamamen dalmak veya bir şeyi tamamen kaplamak anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'ğarkan' ise, ruhun bedenden çekilme şiddetinin, sanki ruhu tamamen boğarcasına, derinlemesine ve sonuna kadar olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ğark' kelimesinin, bir şeyin içine tamamen gömülme veya bir şeyi tamamen kaplama anlamının, ayetteki 'en-Nâziât' ile birleştiğinde, ruhun bedenden çekilme eyleminin tam bir şiddet ve derinlikle gerçekleştiğini vurguladığını ifade eder. Bu, ölüm anının ne kadar zorlu ve kapsamlı olduğunu gösterir.
Nâziât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kişi yapmış olduğu yanlış hareket ve fiilerle hükmünü kendi vermiştir. Nasıl suçlu hakim karşısına çıktığı zaman işlediği suçun hükmü neticesinde bu suçu tescil ve infaz eder. Bu cezayı hakim (hüküm sahibi) değil suçlu vermiştir. Mesnevi-i şerif A.A. Konuk şerhinde inkar ehli, kafeste bekleyen kuşa ve onun canını almaya gelen azap melekleri ise kafesin dışında bekleyen kedilere benzetilir. Kuş nasıl kafesten çıkarsa göz açmadan kedi onun canını alır. Ve bu azap melekleri canı alırken sanki bir diken tırmalıyormuş gibi canlarını çıkarır ve alırlar. (M.D.)
“Ğarkan” kelimesi ise bu söküp çıkarma eyleminin “köküne kadar, ta derinliklere nüfuz ederek” ve “boğarcasına” gerçekleştiğini vurgular.
“Nefs-i emmâre” (kötülüğü emreden nefs) kavramı bulunur. Bu nefs mertebesi, kişiyi daima hevâ (nefsânî arzu) ve heveslerinin peşinden koşturur. “Nâziât” (söküp çıkaranlar), bu nefsânî varlığın kişinin özünden şiddetle “sökülüp atılması” gerektiğini sembolize eder. Bu sökme eylemi, tıpkı bir bitkinin köküyle birlikte topraktan sökülmesi gibi, kişinin en derin bağlarından, alışkanlıklarından ve benlik iddiasından (enâniyet) arındırılmasıdır.
Kişi dünyada nefsânî arzularına (hevâ) “boğuldukça”, âhirette bu arzularının somut sureti olan azap içinde boğulur. Bu yönüyle “nâziât”, kişinin kendi günah ve inkârının, kendisini bedeninden “söküp çıkaran” ve Hak’tan uzaklaştıran bir azap meleğine dönüşmesidir.[6]
وَإِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَأَنجَيْنَاكُمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ
(2/50) Ve iz feraknâ Bikümül bahre feenceynaküm ve
ağrakna le fir'âvne ve entüm tenzurun;
(2/50) Hani, sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış, gözlerinizin önünde Fir’âvn âilesini suda boğmuştuk.
Firavun’u ve çevresini, orada gark ettik, boğduk, sizde bakıp duruyordunuz;
Beni İsrâîl Mısır’dan çıktıktan sonra fir’âvn onları gönderdiğine pişman oldu ve arkasından ordusuyla birlikte geldi, önlerinde deniz arkalarında fir’âvn ve ordusunun olduğunu gören Yahudiler şaşırdılar. Panik yapmaya başladılar, Mûsâ (a.s.) bu durumda Rab’binden niyaz etti. Cenâb-ı Hakk’ta ona elindeki âsâyı suya vur dedi, Mûsâ (a.s.) On iki defa muhtelif yerlerde asasını suya vurunca On iki yol açıldı. (Not: burada açılan denizin dibindeki kumlar dünyada güneşi bir defa gördü ve sonra deniz tekrar kapandı)
Cenâb-ı Hakk o suyu öyle bir hâle getirmişki, o su açıldıktan sonra buzdolabında donan su gibi donup kalmış, şeffaf bir şekilde ve açılan On iki yoldan giden beni İsrâîl’in hepsi birbirini görmüşler. Kalpleri mutmain olsun, huzurlu olsun diye bu şekilde olmuş, beni İsrâîl’in son ferdi bu yoldan karşıya geçtikten sonra fir’âvn ve ordusu oraya ulaşmış, fakat girme cesaretini gösterememişler. Su kapanır diye, fakat o anda Cenâb-ı Hakk Cebrâîl (a.s.) ı bir kısrağın üzerinde suya göndermiş, fir’âvn’un altındaki at kısrağı görür görmez o da onun arkasına takılmış yoksa fir’âvn kendi isteğiyle oraya girmiş değil, at üstünde fir’âvn’u götürüyor. Arkasındaki orduda fir’âvn gidiyor diye onun arkasından yola giriyorlar. Ne zaman ki bütün ordu denize giriyor, o anda su üstlerine çöküyor, fir’âvn suya batıp boğulmak üzereyken “ben Mûsâ’nın Rabbine imân ettim” diyor. “Lâ ilâhe illâllah” diye fakat o kabul edilmiyor. Tabi müşahedeli olduğu için, bir müddet sonra bütün ordu suyun dibinde kaldığı halde fir’âvn’un cesedi suyun üstüne çıkıyor, buradaki hikmet şu, zâhir olarak bile olsa Kelime-i Tevhid’i söyleyen bir kişi mutlaka fayda sağlar. Nefsimizde aynı şekilde, ne zaman ki biz kendimize ait yolu bulup hayal ve vehmin dışına çıkacağız. Mûsâ gelecek yani bizi götüren kimse olan irfan ehli, arifibillâh bize yol açacak biz o yola girdiğimiz zaman yani hayal ve vehmin dışına çıkmaya başladığımız zaman, nefsi emmâre’nin aslı hayale dayandığından o kendi anasına ulaşıp kendi anasında boğulmuş olacak. Fakat Kelime-i Tevhidi telâffuz ettiği için bizde hayatını sürdürecek ama gerçeği olarak, işte ondan sonra karşıya geçtiğimizde o bize yardımcı olacak, bizi arkamızdan kovalamayacak, elimizden tutup yanımızda yardımcı olacak inşeallah, işte o mertebe itibarıyla gerçek tarikat ve yaşantısı budur.
Ve sizde buna bakıp duruyordunuz; sanki bu oyunlar başka bir yerde oynanıyormuş gibi, bizler de cesedimiz üzerinde oynanan, duygularımız üzerinde oynanan bu oyuna aklımız itibarıyla bakıp duruyoruz, seyrediyoruz, işte nefsini bilen demek bu fiilleri itibarıyla, duyguları itibarıyla, aklı itibarıyla kendini tanıyabilmiş olan kendi nefsini bilen kimse demektir. Bu da bizim aklı külden gelen o mertebedeki zuhurumuz veya temsilci tarafımız. Çünkü müşahede ehli işte o bakıp duruyor seyrediyor.[7] “ İz- -T-B- ”
(7/136) (Fentekamnâ minhum fe agraknâhum fîl yemmi biennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn.)
(7/136) “Biz de, Âyetlerimizi inkâr ettikleri ve onlara kulak vermedikleri için kendilerinden intikam aldık da hepsini denizde boğduk.”
İşte îmân ehli ahdinde sadık olursa bir gün muhakkak nefsi emmâresinden intikam alınır ve o denizde boğulur, deniz de ilâhî ilim denizidir. Ve dikkât edersek her îmân ehlinin karşısında muhakkak bir küfür ehli vardır.[8] “İz- -T-B- ”
Hani, “Gerçeklerin su yüzüne çıkması” deyimi vardır. Nefsi emmare fir’avunu boğarcasına çekip çıkarılınca gizli, aşikar neyi varsa ortaya çıkacaktır. (M.D.)