Kâlû tilke iżen kerratun ḣâsira(tun)
"Öyle ise bu hüsran dolu bir dönüştür" dediler.
"Öyleyse bu çok zararlı bir dönüştür." dediler.
Nâziât Suresi 12. ayet, kıyamet sonrası dirilişi inkâr edenlerin, bu dirilişin kendileri için zararlı bir dönüş olacağını ifade ettikleri bir diyalogu aktarır. Ayet, 'dönüş' ve 'zarar' kavramları üzerinden inkarcıların ahiret tasavvurunu ve akıbetlerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kerr' (كرّ) kelimesinin bir şeyin geri dönmesi, tekrar etmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kerretun' (كَرَّةٌ) ise, ölümden sonraki dirilişin, yani hayata yeniden dönüşün bir defalığına gerçekleşeceğini ifade eder. İnkar edenler için bu, istenmeyen bir geri dönüşü simgeler.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kerretun' kelimesini 'avdet' (dönüş) olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, inkarcıların alaycı bir şekilde, bu dönüşün kendileri için bir felaket olacağını ima ettiklerini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dönüş' (return) kavramının Kur'an'da hem dünyevi hem de uhrevi bağlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'kerretun' ise, ölümden sonraki dirilişin, yani Allah'a geri dönüşün bir ifadesidir ve inkarcılar için bu dönüşün olumsuz bir nitelik taşıdığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'husran' (خسران) kelimesinin sermayeyi kaybetmek, zarara uğramak anlamına geldiğini ifade eder. 'Hâsiretun' (خَاسِرَةٌ) ise, bu zararın gerçekleştiği bir durumu veya kişiyi niteler. Ayetteki 'kerretun hâsiretun' ifadesi, dirilişin inkarcılar için sadece bir geri dönüş değil, aynı zamanda büyük bir kayıp ve hüsranla sonuçlanacak bir dönüş olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hasr' (خسر) kelimesinin 'noksanlık' ve 'kayıp' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hâsiretun' kelimesi, bu dönüşün kendileri için hiçbir fayda sağlamayacağını, aksine azap ve pişmanlıkla sonuçlanacağını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hasr' kökünün Kur'an'da genellikle ahiret bağlamında, iman etmeyenlerin veya günah işleyenlerin karşılaşacakları nihai kayıp ve hüsranı ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'hâsiretun' kelimesi de, dirilişin inkarcılar için kurtuluş değil, aksine ebedi bir zarara yol açacağını vurgular.
Nâziât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
أَيَحْسَبُ الْإِنسَانُ أَلَّن نَجْمَعَ عِظَامَهُ {القيامة/3}
(75/3) “E yahsebul insânu ellen necmea ızâ meh”
(75/3) “İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor?”
(79) Naziat sûresinde muhatabı tarafından bu hâlin şöyle anlatıldığı dile getirilmiştir.
10 - Diyorlar ki: "Biz tekrar eski halimize mi döndürülecekmişiz? 11 - "Biz, çürümüş kemikler olduktan sonra ha?" 12 - "Öyleyse bu çok zararlı bir dönüştür." dediler.
5016 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:
"İki sûr arasında kırk vardır!" buyurmuştur. Bunun üzerine oradakiler:
"Ey Ebu Hureyre! Kırk gün mü?" diye sordular. Fakat o: "Birşey diyemem!" cevabını verdi. Tekrar: "Kırk ay mı?" dediler. O yine: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi. "Kırk yıl mı?" dediler. O yine: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi ve (Resûlullah'ın hadisine devam etti:)
"Sonra allah semâdan su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hâriç hepsi çürür. Bu çürümeyen, acbu'z-zeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden yaratılış bundan terkîb
edilecektir."[22]
عِظَام (Izâ me) “Kemikler” sayısal değeri; “Ayın-70”, “Zı-900” “Elif-1”, “Mim-40” dır. (70+900+1+40)= 1111 dir.
(1+1+1+1=4) İslam’ın Şifre sayısıdır.[23]
Kemik Nedir?
Kemik, vücudu oluşturan dokular arasında en sert olanıdır. Organizmada gerçek anlamda destek görevi yapan dokudur. Ayrıca organizmanın kalsiyum depolarıdır. Kalsiyum bakımından doymuş olduklarından serttir. Sert olmalarına rağmen kıkırdak dokusundan farkları damar içermeleridir. Bu doku yapısında çeşitli tipte hücreler (osteosit, osteoblast, osteoklast) ve hücrelerarası madde (matrix) bulunmaktadır. Kemiğin enine kesiti incelendiğinde dış ve iç yüzeyleri bir zarla örtülüdür. Bunlardan dıştakine; periosteum, iç yüzeydekine; endosteum denir. Bu zarlar düzensiz sıkı bağ dokusundan yapılmışlardır. Periosteumun hemen altında dış halkasal sistem yer alır. Endosteumun hemen üstünde ise iç halkasal sistem bulunur.
Havers sistemleri ise (osteon) iç ve dış halkasal sistemlerin arasını doldurur. Volkmann kanalları ise komşu Havers kanallarını birleştirir.
Yetişkin bir insan iskeleti 207 kemikten oluşmaktadır. Fakat yeni doğan bir bebeğin ise 300'e yakın kemiği bulunmaktadır. Bu farklılığın sebebi ise insanın yetişkin haline gelirken kemiklerin zamanla birleşmesiyle yeni kemiklerin ortaya çıkmasıdır.[24]
İnternetten “Kemik” hakkında alınan kısa bilgiden sonra yolumuza devam edelim…
Burada faydalı olur düşüncesi ile Muhyiddin Arabi Hazretlerinin Âdem ve Havvânın hakikati bölümünün giriş kısmını alalım.
Dokuzuncu Kısım Üçüncü Vasl:
ÂDEM VE HAVVÂ’NIN HAKÎKATİ
Ma’lûm olsun ki, “vücûd” insâniyye hakîkati olan vâhidiyyet mertebesinden, rûh mertebesine tenezzül ettiği vakit, üç ma’rifet oluştu ki, birisi nefs ma’rifeti, ya’ni kendi zâtını ve hakîkatini bilmek, diğeri Mübdî’ine ma’rifet, ya’nî kendisini var edeni bilmek; üçüncüsü Îcâd edicisine karşı fakr ve ihtiyâcını bilmektir.
Bu ma’rifet, gayrı oluşu içine almaktadır. Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedî (s.a.v.)’dir. Nitekim buyururlar: “Allah Teâlâ evvela kâlemi ve benim rûhumu hálk etti”. Ve bir rivâyette: “Allah Teâlâ evvela benim aklımı ve nefsimi hálk etti”. Diğer rûhlar, onun şerefli rûhunun parçalarıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz’e “Ebu’l-ervâh (Rûhların babası)” dahi derler. Bu rûh akl-ı kül sûretidir ki “hakîki Âdem”dir.
“Vücût” akl-ı küllün sağ tarafı ve “imkân” sol tarafıdır. Ve Havvâ nefs-i küllün sûretidir ki, akl-ı evvelin sol kaburga kemiğinden var oldu. Ve bu muhtelif taayyünlerin meydana gelmesi ve çeşit çeşit sûretlerin doğumları akl-ı kül ile nefs-i küllün izdivâcından oluştu. Nitekim, Hak Teâlâ Hazretleri buyurur:
(“Ya eyyühen nasutteku rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen”) (Nisâ, 4/1)
“Ey insânlar! Sakının o Rabbinizden ki, sizleri bir tek nefsten hálk etti, ondan eşini hálk etti ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yaydı.”
Ve bu taayyünler içinde pek çok etken ve edilgen sûretler meydana geldi. Ve etken sûretler erkekler ve edilgen sûretler de kadınlardır. Ve insâni fertlerin etken sûreti olan erkekler ve edilgen sûreti olan kadınlar en kâmil sûret ve en güzel kıvam ile açığa çıktı.
Şimdi, insâni fertlerin anne ve babası hakiki Âdem olan “akl-ı küll” ile hakiki Havvâ olan “nefs-i küll”dür. Bunlar zât cennetinde, ya’ni ulûhiyyet mertebesinde örtülü idiler. Kur’ân ki bütün isimleri ve sıfâtları toplamış olan zât’tır; ve bu taayyünât ki, ulûhiyyet zâtının varlığında hayâller ve rü’yâdan ibârettir ve bu çokluklar ve hayâle âit taayyünler ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfîlîne (en aşağılara) doğru uzamıştır ve zât mertebesinden uzaktır; işte bu ağaç, Kur’ân’da bahsedilen lânetlenmiş ve uzaklaştırılmış ağaçtır. Ve onun meyvesi ve tânesi tabîat karanlığıdır.[25]
Bu dünya nizamı için için halk ediliş, ahiret hayatı içinde oranın şartlarına göre bir beden elbisesi tayini ile mümün olacaktır. İnkar ehli için bu dönüş ne kadar zararlı ise de iman-ikân ehli Allah için olduklarından dönüşte Hakk’a olacağından faydalı bir dönüştür(M.D.)