İçeriğe atla
Nâziât 15Cüz 30 · Sayfa 583

Nâziât Sûresi 15. Âyet

النازعات

Sohbete sor

Hel etâke hadîśu mûsâ

(Ey Muhammed!) Musa'nın haberi sana geldi mi?

Nâziât Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(Arapça: Hel etâke hadîsu...), Kur'an-ı Kerim'de özellikle dehşetli olayları, nebi, resül kıssalarını veya ibretlik durumları vurgulamak için kullanılan pekiştirici bir soru tarzıdır.

Bakın “kef” dedi, o ise muhatap/hitab edilendir, işte böylece karşımıza muhatap geldi. Burada bu hitabı iki yönlü anlamamız gerekiyor, birisi mutlak sûrette Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimize olan hitap, biride onun ümmetine olan hitaptır. Burada bunu ayırmamız lâzımdır. Ayırmamız lâzımdır ki, sonra tekrar birleyebilelim. İki ayrı özelliğin hakîkatlerini idrâk edip, tekrar birleyebilelim. Şimdi, bu hitap evvelâ, (s.a.v.) Efendimize geldiği için, evvelâ onun yönüyle bakalım.

Efendimiz (s.a.v) her ne kadar o dönemde Mûsâ (a.s.) hayat hikâyesini başkalarından dinlediği kadar biliyor ise de en sağlam olanı şüphesiz Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın vahyi olduğundan Efendimiz (s.a.v) burasını büyük bir dikkâtle ve arzûyla dinliyor.

Efendimiz (s.a.v) şahsında bu Âyeti kerîme acaba bize ne diyor?

Mûsâ (a.s.) hayatı gerçek tarikat ilmini yani Hakk’a giden yolu anlatmaktadır. Kul ile Hakk arasında ayrı ve gayrı olmamasına rağmen idrâkimizde oluşmuş olan epey uzun bir ayrılık ve gayrılık vardır. Bu ayrılık ve gayrılığın ortadan kalkması için bu mesâfenin tekrar geriye gitmesi gereklidir ve bu uzun yolun önemli bir kısmı da Mûsâ (a.s.)’ın hayat hikâyesinin bir bölümü ile bizlere anlatılmaktadır. Bu durumda bu Âyeti kerîmeyi okuyana olan hitâp “Ey anlayışı kendi indinde olan Allah’ın kulu hayatının yaşaman gereken safhalarından bir tanesi Museviyet bölümüdür. Âdemiyyet, Nûhiyyet, Îbrâhimiyet’i, okudun ve idrâk ettin ise sıra şimdi Musêviyet bu bölümündedir.” (M.D.)

Mûseviyyet mertebesi, Hazret-i Ahadiyyet’in “yeryüzü” Hazret-i Şehadet’te nokta zuhuru “Hz. Mûsâ kelimullah” ismiyle Mûseviyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır, diyebiliriz.

Genel olarak İnsânlık tarihinin geçirdiği hayat evrelerini bir “sâlik-yol ehli” nin de kendi bünyesinde geçirmesi gerekmektedir. (Ne var âlemde o var Âdem de) hükmü ile her birerlerimizde de bu Mûseviyyet mertebesi bünyemizde mevcuttur, ancak onu ortaya çıkarmak için bir çaba ve çalışmaya ihtiyaç vardır.

Eğer bu hayat hikâyesini geçmişte yaşayan bir kimsenin hayat hikâyesidir, diyerek tarihe havale edersek buradan bizim payımıza düşen şey sadece onun bir hatırası olmuş olur. Eğer bu hadiseyi kendi bünyemize kısmen de olsa aktarabilir isek o zaman bu hikâye bizim o devremizdeki bize ait malımız olan bir hikâye olur ve biz nakledicisi değil sahibi oluruz. Bir şeye sahip olmak başkadır emanetçilik başkadır. Cenâb-ı Hakk elimizde olan değerlerin sahipleri olmamızı nasip etsin emanetçisi değil.[29] “ İz- -T-B- ”


(Ve hel etâke hadîsu mûsâ.)

(Tâ-Hâ, 20/9) “Sana Mûsâ’nın haberi geldi mi?”


Ey Muhammed (s.a.v) veyâ ümmeti Muhammed sizlere Mûsâ’nın haberi gelmedi mi?

Kûr’ân-ı Kerîm Efendimiz (s.a.v)’in şahsına nâzil olmuş ve onun şahsını bir istikamete yönlendirmiş ve kendi hayatını nasıl yaşaması gerektiğini bildirmiştir. Efendimiz (s.a.v) daha sonra bunu bizlere aktararak bizlerin de hayatlarının böyle olması gerektiğini bildirmiştir. Fakat bu bildirim dahi genel mânâdadır, her kim ki Kûr’ân-ı Kerîmi eline alıp okumaya başlarsa Kûr’ân-ı Kerîm o anda ona nâzil olmaya başlamaktadır ve o okuduğu yerde kendini bulabilmesi gerekmektedir.

Bizler Kûr’ân-ı Kerîm okuduğumuz anda ne okuyoruz yani Cenâb-ı Hakk (c.c) bize ne bildiriyor ve biz ne alıyoruz, işte bizim bunu anlamaya çalışmamız gerekmektedir. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nüzûl yâni tenzil olması budur yani yavaş yavaş idrâk ederek ve anlayarak Kûr’ân-ı Kerîm’i okumamızdır. Eğer anlamadan okursak yine de bir şeyler rûhumuza iner, ancak önemli olan rûhumuz ile berâber beynimize de inmesidir, bu şekilde şuurlu ve rûhaniyetli olarak tam kalıcılık sağlanmaktadır.

Kûr’ân-ı Kerîm eskimez, bir tarihte nâzil olduktan sonra hükmü geçti şeklinde bir şey söz konusu değildir. Bir çiçek dahi her mevsim yeni yeni çiçekler açabiliyorken Kûr’ân-ı Kerîm de, her an yeni yeni bir şeyler ortaya getirmez mi? Tâbî ki getirir ve zâten getiriyor da. İşte bizlerinde insan olabilmesi için en gerekli olan şey bu ağıza kulak vermemiz dir.

Kulak ilk gerekli olandır, kulağın duyduğunu daha sonra göz ile sonra beyinde müşâhede sahasına geçirerek oradan kalbe götürmeli ve orada mutmainlik hâsıl etmeliyiz.

Huzur dahi ancak bu aşamalardan sonra oluşabilmektedir. Bu huzurun sonrasında ise “Kûl-yâni Söyle!” hükmü gelmektedir.

İşte göz ile kalbin böyle bir uyumu içerisinde ancak “gözün gördüğünü kalp yalanlamaz” (53/11) çünkü o ayar öyle güzel yapılmıştır. Bizlerin gözleri maddeye göre ayarlı olduğundan dolayı ilk bakış açısından ne gördük ise o gördüğümüz şey hakkında yargıya varırız ve bu evdir, bu arabadır, bu bilgisayardır, şu kuştur vb. deriz.

Efendimiz (s.a.v) her ne kadar o dönemde Mûsâ (a.s.) hayat hikâyesini başkalarından dinlediği kadar biliyor ise de en sağlam olanı şüphesiz Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın vahyi olduğundan Efendimiz (s.a.v) burasını büyük bir dikkâtle ve arzûyla dinliyor.

Efendimiz (s.a.v) şahsında bu Âyeti kerîme acaba bize ne diyor?

Mûsâ (a.s.) hayatı gerçek tarikât ilmini yani Hakk’a giden yolu anlatmaktadır. Kul ile Hakk arasında ayrı ve gayrı olmamasına rağmen idrâkimizde oluşmuş olan epey uzun bir ayrılık ve gayrılık vardır, bu ayrılık ve gayrılığın ortadan kalkması için bu mesâfenin tekrar geriye gitmesi gereklidir ve bu uzun yolun önemli bir kısmı da Mûsâ (a.s.)’ın hayat hikâyesi ile bizlere anlatılmaktadır. Bu durumda bu Âyeti kerîmeyi okuyana olan hitâp “Ey anlayışı kendi indinde olan Allah’ın kulu hayatının yaşaman gereken safhalarından bir tanesi Mûsevîyyet bölümüdür. Âdemiyyet, Nûhiyyet, İbrâhîmiyyeti okudun ve idrâk ettin ise sıra şimdi Mûsevîyyet bölümündedir.”

Her ne kadar kişi ilmi yoldan Mûsâ (a.s.) hayat hikâyesini biliyor ise de bizzat kendi yaşantısında Mûsâ (a.s.) hayatını tatbik etmesi gereklidir ki, bu Âyeti kerîme ile bildirilen hüküm kendisinde açığa çıksın.

Mûsâ (a.s.)’ın hayatını, yaklaşık dört bin yıl önce yaşanmış bir hayat hikâyesi şeklinde mi görüyorsun yoksa bizzat kendi yaşamının belirli bir kısmını ihtivâ eden hükümler manzûmesi olarak mı görüyorsun?

Mûsâ ( مُوسَى) kelimesini incelediğimizde: (Mîm) harfi, hakîkâti Muhammedîyyenin Mûsevîyyet bölümü, Uzatan (Vâv) harfi bizim dikkâtimizi çekerek, Muhammedî hakîkâtlere dikkât et! Demektir. (Sîn) harfi ise (Yâ Sîn) ifâdesinde belirtildiği şekilde “Ey insan” yine Efendimiz (s.a.v)’e işârettir.

Yâni “Ey Muhammedî hakîkâtleri anlamaya çalışan insan” mânâsı çıkmaktadır.

Bizlerde kendimizde bu harflerin hakîkâtlerini idrâk edebilirsek nasıl bir olguya muhâtab olduğumuzu idrâk edebiliriz.

“Sana Mûsâ’nın haberi geldi mi?” denmesinin hikmeti, Mûseviyyet hakikatinin eğitimi daha başlamadımı? Demektir. Ve bu Kelâmullah Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebsine olmaktadır. Yukarıda ki Âyette Ahadiyyet Ulûhiyet-i, burada ise Ulûhiyyet, Risâlet-i eğitmektedir. Ve aşağıdaki bilgileri Risâlet-e aktarmaktadır. Ve bu sahneler bir ateş ile başlamaktadır. Daha sonra da Risâlet bu hakikatleri Ümmetine aktarmaktadır.[30] “ İz- -T-B- ”

Tâ-Hâ ve Nâzi’ât sûrelerinde geçen aynı âyetlerin geçmesi Nâzi’ât sûresinde zâhir ve bâtın anlaşılması murad edilmiş olabilir.

20+9= 29 ve 2+9=11 dir.

(11) Hazret-i Muhammed mertebesidir. Mûsâ a.s ın (Museviyet mertebesi) gelen haberi Hz. Muhammed mertebesinden gelmesidir.

79+15= 94 tür. 9+4= 13 tür. 13 ise Hazreti Muhammed (s.a.v.) şifre rakamı Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye mertebesidir. Ve bu hu haberin Tek olan Ahmed’in hakikatinden gelmiş olmasıdır.